İşler Güçler
TEMMUZ Sayı: 30 - Mart 2019

Ağustos ağustosluğunu yaptı yine. Sıcak bozkırı kavurup börtü böceği telef ettikten sonra, çoktan yeşilini soyup sarıya boyadığı çimenlerin, otların, ekinlerin, ağaçların üzerinden geçerek şehrin sokaklarını doldurdu. Ankara; içinde siyasetin, bürokrasinin, tayinlerin, terfilerin yer almadığı hemen hemen hiçbir cümlenin kurulmadığı şehir.

İnsan bazen iyi niyetle aklından geçirmiyor değil. Bu insanlar; ricacılar, dilekçe sahipleri, ikbal arayıcılar, bu koltuk kapmaca oyuncuları aslında iyi insanlar. Ama iklim, şu kışın ayaz, yazın insana nefes aldırmayan sıcak, şu denize açılmayan sokaklar bu dedikodu, bu köşe kapmaca, bu siyaset denen kısır çatışma ile bir nebze olsun nefes alınabilir oluyor. Hayata bağlıyor insanları sanki…

Mehmet Bey, içinde özenle yazılmış CV bulunan bir mavi plastik dosya ile özel kalemin alçaldıkça alçaltılmış koltuklarına oturmuş randevu saatini bekliyordu. Arada sırada saçlarını savurarak geçen özel kalem müdürü ile göz göze gelebilmek için kafasını olabildiğince kaldırıyor, bu anlarda da Müdür Bey nazikçe gülümsüyor, sıra bekleyenlerin sabırsız ısrarlı bakışlarını savmak için "Birazdan sizi alacağım beyefendi" diyor, bu "birazdan"lar hiç bitmiyordu.

Sanırsınız bütün Ankara'yı hatta bütün Türkiye'yi Müdür Bey yönetiyor. Telefonların biri susmadan öbürü çalıyor, çoğu kez iki telefonla birden konuşuyor. Diyaloglarda "sayın bakan"lar "sayın müsteşar"lar, "bakanlık"lar, "şu an gündem yoğun"lar uçuşuyordu. "Vay anasını diyor insan, ulan kapıda bunlar konuşuluyorsa kim bilir içerde neler konuşuluyor, ne büyük, ne mühim memleket meseleleri hallediliyor."

Hâlbuki Mehmet Bey, bu görüşme için talepkar olmamıştı. Bir dost meclisinde açılmıştı konu. Gençlerin kitaba kültüre uzak yetişmelerinden, sosyal medya denen sanal dünyanın ifsat ediciliğinden yakınmış, Kültür Bakanlığının İl müdürlükleri vasıtasıyla faideli çalışmalar yapılabileceğinden, okullara, öğrenci yurtlarına ulaşıp güzel projeler gerçekleştirilebileceği hakkında fikirlerini söylemişti. Bu konudaki eleştirilerini muhalefet olsun kabilinden değil de, adeta bilimsel, çalışılmış, ciddi, tutarlı cümlelerle anlatınca eskilerden bir arkadaş "Dur yahu Müsteşar Bey benim eski arkadaşım, bir görüşeyim bu değerli fikirler boşa gitmesin." demişti.

Hakikatende arkadaş sözünde durmuş, bir kaç görüşme yaptıktan sonra Bakanlığın İl Müdürlüğü için ehil bir şahıs arandığı, Mehmet Bey’in değerlendirilebileceği dalga dalga yayılmıştı "kulislerde".

Bir lisenin edebiyat öğretmeni olan Mehmet Bey, arkadaşlarının yarı şaka yarı ciddi iltifatlarına konu olmaya başlamış, çay ocaklarında, dernekte "oo müdürüm!" diye karşılanır olmuştu. Hatta ileri gidenler, işi makaraya saranlar, ayağa kalkıp önünü ilikleyenler, ceketi olmadığı halde gömleğini iki yandan tutup ceket ilikliyormuş gibi yaparak yer gösterenler...

Dahası bir açılışta ayaküstü tanıştırıldığı Bakan Yardımcısı "Hocam hassasiyetin farkındayız, yeni bir kadro kuruyoruz inşallah siz bir başlayın, bakanlığı biraz tanıyın merkezde de size ihtiyacımız olacak." demişti. Yıllardır kapalı duran ikbal kapıları birden bire açılır gibi olmuştu.

Muhabbeti güzel de, iş ciddileştikçe Mehmet Bey ikiye bölünüyordu. Yıllardır rutine bağlanmış hayatını değiştirme korkusu bir yanda, dışarıdan atıp tuttuğu yapı ile gereğince hizmet üretebilme kaygısı bir yanda, kendi içinde kavga edip duruyordu. Korkuyordu açıkçası.

Arkadaşlar… Allahtan arkadaşlar var "yaparsın", "edersin" hatta "en iyisini sen yaparsın" şeklinde gaz vermeler biraz olsun heyecanını yatıştırıyor, akşam basını yastığa koyunca, kendi ile baş başa kalınca güveni tekrar kayboluyordu.

Ankara… Bütün randevularına erken gelinen şehir. O da erken gelmişti, oldukça erken hem de. İki poğaça ile kahvaltı yaptığı yakındaki bir çay ocağının önündeki taburelere oturarak bir sigara tellendirmiş, dumanını beynini kemiren karıncaların üzerine üflemiş, kalkıp aşağı yukarı biraz dolaşmıştı. Fakat ne mümkün akrep denen çıyanı bir adım yerinden kıpırdatmak. Sonunda "Biraz erken de olsa gidip kapıda bekleyeyim, nasıl olsa bir bardak çay veren bulunur." diyerek müsteşarın kapısına dayanmış, özel kalemde bekleyen kalabalığın arasında bir yer bularak oturmuştu.

Karşı koltuklarda oturan gençten üç kişi kendi aralarında konuşuyordu. Arada da kendilerine ikram edilen çay bardaklarına dokunuyor, gâh içmek için ağızlarına götürüyor bir yudum almadan geri bırakıyor gâh bardakların sehpadaki yerini değiştiriyor, durmadan kıpır kıpır bir hal. Birisi daima telefonda… Mehmet Bey ister istemez kulak misafiri oluyor. "Doğrudan alım yapılacak abi..." "Yok abi kapıdayız, işte şimdi görüşeceğiz" " Önceden bilgi verildi mi?" "Yok abi, ihale mihale yok doğrudan alım yapılacak…" "Tamam abi" "Ne demek abi... Köpeğin olsun abi"

Mehmet Bey, bu anlamsız diyalogdan sıkılıp telefonunu karıştırmaya, mesajlara göz gezdirmeye başladı. Bir arkadaşın vasıtasıyla kendi gibi şiire meraklı olanlardan müteşekkil bir guruba üye olmuş, zaman zaman katkı da bulunduğu bu guruptan gelen şiirlere göz atmaktan kendini alamaz olmuştu.

Özel kalemin işaretiyle karşı koltuklardaki üç genç aypetleri, şık evrak dosyaları ve kenef adabına uygun dar pantolonları ile daldılar odaya.

Onların yerini biri kel, kalan saçları beyazlamış, hafif kilolu, gözlüklü, beyefendi tipli, öbürü aksine kabzımal görünümlü, kıvırcık tarak girmez saçları olan iki ziyaretçi aldı. İkisinin de üzerinde marka olduğu belli takım elbiseler vardı. Gözlüklü olanın fıldır fıldır gözlerinden bürokrasinin, siyasetin kitabını yazmış olduğu belliydi. Bir eli telefonda, bir eli kelinin etrafındaki saçları sağa sola yaymaya çalışarak durmadan bir şeyler anlatıyor, odadakileri hiç takmadığını, buraların kurdu olduğunu her halinden belli ediyordu.

Gözlüklü beyefendi kızmış belli. "Biz yapacağız efendim, başka kim yapabilir." "Girebilir mi efendim?" "21 b’ye girecek efendim." "Evet efendim... 21 b tabi ki mümkün efendim." "Koskoca bina, deprem olursa kim verecek hesabını." "Tabi efendim… Seni kim getirdi oraya… Değil mi efendim? Baş üstüne efendim" "Rapor mu? On tane rapor alırız efendim, gerekirse üniversiteden de alırız." Birden yüzü gevşiyor, yılışıyor "Harika abi, tam mevsimi şimdi, hazır hazır…" Telefonu kapatıyor. Sinirlenmiş belli ki hızını alamıyor yanındaki kabzımala "Naz yapıyor… Sen kimsin ulan!" diyor. Kabzımal ortama yabancı ben anlamam işimi yaparım modunda. Yine de işlerin ters gittiğinin o da farkında. "İl müdürüymüş... Sen kimsin lan, şerefsiz!" diyor. Sonra birden ortamı hatırlayıp kaçamak bakışlarla etrafı süzüyor. Mehmet Bey gayri ihtiyari irkiliyor, ayaklarını topluyor. Söz sanki kendine söylenmiş gibi kızarıyor. Hafiften terlemeye başlıyor "Ne işim var burada?" sorusu karabasan gibi çöküyor üzerine. "Ah şimdi caminin önündeki çay ocağındaki masada çayımı yudumluyor olsaydım." diye iç geçiriyor. Arkadaşları geliyor aklına, muhabbetler...

Randevu saatleri geliyor da kurtuluyor bu münasebetsiz heriflerden. Allahtan eğitim-kültür işlerinde bu tür adamlarla muhatap olmayacak, olmaz yani.

Müdür Bey yanından geçiyor, elinde telefon "Müsteşar Bey çok kızdı... Evet evet... Bütün hak edişler ödensin diyor... Hemen ödensin... İyi günler... Eğitim mi?.. Çocukları alabiliyor muyuz?.. Sen bana tarihleri at… Eğitim şart… Hahaha, inşallah…"

Mesaj uyarı sesi ile telefonu açıyor Mehmet Bey, yeni bir şiir gelmiş, sıkıntı ile okumaya başlıyor…

Şehir, her manaya tebelleş olur

Uzaklaşır evinden eve koşan kim varsa

Zulasında biriken şahı-merdan gönüllerin

Bir kitap ayracı mutluluğudur

Hazzı hüzne bağlanmayan kim varsa

Hin-i dünyada nasibi budur

Devamını okuyacakken kapıdan tanıdık birini görür gibi oldu. Birden yüzü aydınlanıyor, sıkıntıları dağılıyor. Yazar K.A. bu. Yıllarca kitaplarını okuduğu, bir kaç sohbette de şahsen tanışma fırsatı bulduğu bütün camianın abisi. Yerinden fırlıyor "Hocam hoş geldiniz." diyor, yerini gösteriyor. Yazar K.A. bu karşılaşmadan memnun, kapılardaki cahil gençler ne bilsin camiayı, abileri, teşrifatta eksik kalmışlar besbelli, kimliğini bile almışlar. Kimse tanımayınca alınmış yazarımız, odaya girer girmez ayakta karşılanınca morali yerine geldi.

"Hoş bulduk" dedi, tevazu ile gösterilen yere oturdu. Elinde, kapağını yukarıda tutarak özenle taşıdığı bir kitap vardı. Başparmağı gayri ihtiyari ok işareti gibi yazarın ismini gösteriyordu.

Hoş beşten sonra "Hocam hayırlı olsun yeni kitabınız mı?" diye sordu Mehmet Bey. Kalın kitabın sayfalarını kalın bir banknotu sayar gibi çeviriyor yazar. "İki yıldır üzerinde çalışıyordum… İki yıl" diyor. "Bu alandaki en iyi çalışma." "Hatta tek çalışma diyebilirim."

"Elinize, kaleminize sağlık Hocam, Allah razı olsun." diyor Mehmet Bey, bir mucizeye bakar gibi hayranlıkla bakıyor kitaba.

"Bunu herkes okumalı, herkese ulaştırmalıyız, affedersiniz adınız neydi?" "Mehmet, Hocam…" "Evet, ne diyordum; bütün kütüphanelerde olmalı bu kitap, hatta bütün okullarda… Hatta değil muhakkak."

Kitap büyüyor büyüyor, yazar K.A.’nın sesi kitabın arkasından geliyor sanki donuklaşıyor, buğulanıyor. "Bu kitap belediyelerde de olmalı, halka bedava dağıtılmalı… Anlatabiliyor muyum Mehmet Bey?" "Kuşkusuz Hocam kültür çok önemli." sıkıntıyla cevap veriyor. Kitap üflene üflene büyüyen bir balon gibi genişlemiş, artık iyice odayı doldurmuştu. Mehmet Bey nefes alamaz olmuştu. Çaresizlikle pencereye baktı. Camın hemen arkasındaki servinin dalına bir kuş kondu, dal kuşun ağırlığı ile eğildi,ağaçtan dik bir açıyla uzaklaştı. Kuş pencereden içeri baktı, sanki bir ara göz göze geldiler,hızlıca başını iki yana çevirip pencereye son kez bakarak uçup gitti. Boşta kalan dal hızla kalkıp yeniden servinin gövdesine yapıştı.Hayranlıkla baktı kuşun arkasından, iç geçirdi, keşke şu an kuş olup pencereden uçup gidebilseydi.

"Kültür Bakanlığının işi bu... Nerelere para harcanmıyor ki… Milyonlar milyonlar…" Mehmet Bey milyonların desteler halinde bir birine katar olmuş sehpanın etrafında dolaştığını, dizleri önünden geçerek yazara doğru gittiğini görür gibi oluyor. Silkinip kendine geliyor. Bu baş ağrısı da nereden çıktı. "Bakalım" diyor yazar K.A. "Alacaklar herhalde, üç beş binle olacak iş değil ama… “Sonra elini boş ver der gibi sallıyor. Özel kalemin açtığı kapıda kayboluyor.”

"Buyurun Mehmet Bey" denildiğinde uykudan uyanır gibi kalkıyor. İsmini bile yadırgıyor bir an. Açılan kapıdan girdiğinde Müsteşar Bey telefonla görüşüyordu. Göz ucuyla selamını alıp belli belirsiz koltukları işaret ediyor. Bezgin bir şekilde harman büyüklüğünde masanın köşesine ilişti. Müsteşar Bey telefonu kapatıp elini sıcak bir gülüşle uzattı. “Hocam hoş geldiniz.” Hoş bulduk cevabını beklemeden yine aynı nezaketle “Hocam bir dakikanızı rica edeceğim, şu arkadaşları göndereyim.” diyerek ellerinde dosyalarla içeri dalan ekiple birlikte yandaki kapıdan girdi. Bir toplantı odasına açıldığı anlaşılan kapı açık kalınca haliyle buradaki konuşmalara da tanık olmak zorunda kaldı.

“Ne yapıyoruz, dışarıdan kimse girip başımıza bela olmasın.”

“Yok efendim, sepetli vinç istiyoruz kendi malı olacak.”

“Kitap alımıyla sepetli vincin ne alakası var oğlum?”

“İki tane de okuma etkinliği var efendim, afişler asılacak elimizle mi asacağız afişleri.”

Müsteşar iyi bir espri duymuş gibi neşeli bir sesle;

“Çok şerefsizsiniz, hakkaten.”

“Estağfirullah efendim.” İçeriden müsteşarın büyük diğer elemanların rütbelerine göre küçük kahkahaları geliyor.

Müsteşar ve yanındakiler başarılı bir beyin ameliyatından çıkan doktor ekibi gibi mutlu bir yüzle gülerek odaya girdiler, müsteşar elini çok şerefsiz dediği elemanın omzuna koymuştu. Diğerleri o kadar çok şerefsiz olmadığı için biraz geride kalmışlar ve daha az sevinçliydiler. Büyük bir işi başardıkları belli olan ekibi gönderme merasimi uzayınca gayrı ihtiyari telefonun üzerinde gezinen parmakları şiirin devamını açıverdi.

Nasibi budur bi-mekan gurebanın

Ummayan el elinden ibrişim göynek

Bir çınar altında rüzgâr bir mısra-i berceste

Tasında ab-ı olan çeker mi tasasını dünyanın

Değil mi ki bir moladır biter üç nefeste

Yolcu yolunda gerek

Eğni boynunda gerek

“Buyrun Hocam" dedi Müsteşar; "Evraklar hazır mı?"

Mehmet Bey yutkundu, kızardı, sesi titreyerek konuşmaya başladı. "Efendim bir yanlış anlaşılma olmuş... Ben bakanlığın gençler üzerinde yapabileceği çalışmalar üzerinde bir rapor hazırlamıştım... Bunu zatı âlinize de sunabilirim." Müsteşar şaşkın gözlerle bakıyor lafın nereye gideceğini tahmin etmeye çalışıyordu. "Ben kamuda daha fazla çalışmayı düşünmüyorum, sayın bakanlıktan bir görev talebim de yok.”

Müsteşar sanki şoka uğramışçasına bakıyor "Aman hocam nasıl olur… Sayın Bakan Yardımcımız tamam dedi, sizinle konuşulmadı mı?"

"Efendim, arz ettiğim gibi bir yanlış anlaşılma olmuş, sizden de özür dilerim." Kararlı bir şekilde ayağa kalkıyor Mehmet Bey elini uzatıyor. "Ne zaman bir emriniz olursa hizmete hazırım efendim." Müsteşar kekeleyerek "İyi o zaman, siz Bakan Yardımcısına da durumu bildirirsiniz, bizden şey yapmasın"

"Ne oldu senin iş?" diyenlere yüzünde gülümseme eksik olmadan bakıyor Mehmet Bey. Şekersiz çayından bir yudum alıp, "Verdik evrakı... Olmayacak sanki... Bunların her işi böyle." diyor elini boş ver kabilinden sallayarak. Sonra çayından bir yudum daha alıyor. "Ulan biz şekeri bıraktık, bu işler ne ki?" diye içinden geçiriyor.

Hikmet Dündar Arşivi