Nuhan Nebi Çam, haziran 1974’te Kahramanmaraş’ta Hacı budak Köyü’nde doğdu. Ondokuz Mayıs Üniversitesi Amasya Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. 2002 yılında Yedi İklim dergisinde yazma ya başladı. İlk öyküsü Deniz Şehri ismiyle yayınlandı. Yedi İklim, Türk Edebiyatı, Türk Dili, Kül Öykü, Dil ve Edebiyat, Değirmen gibi dergi ve gazetelerde öyküleri yayımlandı. İlk kitabı Yangın Sonrası Ölmek 2005 yılında Ötüken Neşriyet tarafından oukuyucu ile buluşturuldu. Mayıs 2011’de ikinci öykü ki tabı Kaçış, Şubat 2014’te de Yolcu ve Eşkıya yine aynı yayınevi tarafından yayımlandı.
Röportaj: Ercan Ata
-Öncelikle öyküyü seçme nedeninizi öğrenebilir miyiz? Niçin örneğin roman ya da şiir değil de öykü. Bu arada hikâyeci mi, öykücü müsünüz?
Kalem oynatabileceğim alan geniş değil. Ya deneme yazacaktım ya öykü. Şiir olamazdı; çünkü kadim edebiyatımızın ulu şairleri şurada dururken ve devasa mısralar, beyitler ve dizeler söylemişken bana had bilmek kalmıştır, demeliyim. Öykü, şiire en yakın tür ve benim gönlüm bir şairin ruhu gibi çalkalanmakta. Aslında o cümlelerle birer şiir dizesi söylemeyi emel edindim. Şair olduğumu fısıldasam sana ve bu aramızda kalsa… Ve yıldızlarla dolu çöl gecesinde sevgili şiirleri okusam.
Nihayetinde öyküde karar kıldım. Rahattım, istediğimi belirlediğim doğrultuda yazabiliyordum. Bu tür, beni hiç de sınırlamadı. Belirli kalıpları yoktu ve bu özneyi, o kuralların içine hapsetmedi.
Roman yazılabilir mi? Mutlaka… Yazılmalıdır da. Ama öykü, roman için bir basamak olarak kullanılmamalı. Ben öykücüyüm.
-Öykü yazarlığına nasıl başladınız. Bu günkü noktaya gelinceye kadar ne gibi süreçlerden geçtiniz?
Dedemin toprak, saman karışımı balçıkla sıvalı evinin doğu yanında bir elma bahçesi vardı. Oranın bir kenarında, yöre halkının “Gelin elması.” dediği ağacın altında ilk cümlelerimi yazdım. Dağlarımda eşkıyalar vardı o vakit. İnsanlar; anneler ve çocuklar korkuyordu. Zifiri karanlıkta gezinen o korkunç insanları yazarak başladım. Lise yıllarım Maraş’ta geçti. Şehrin kuzeyinde uzanan Ahır Dağı’na bakıp defterin bir köşesine cümleler karalamayan bir Maraşlı tanımadım.
Sonra üniversite. Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü. O bölümün her haliyle bize örnek, rehber, idol olan bölüm başkanı Mehmet Yiğit. Anlattığı nükteli hikâyelerle ders saatlerini şölenle geçiren İsa Çolaker Hocam. Ben onların tezgâhından geçtim. Edebiyat bölümünün bir duvar gazetesi vardı. Adı “Üçüncügöz” idi. İlk öyküm orada yayımlandı. “Krizantem Çiçeği” adını taşıyordu. Sonra İstanbul. Memuriyet. Yedi İklim Dergisi’nin Kadıköy’de Halitağa’daki üst kat yeri. Sağlı sollu kitap raflarının yükseldiği upuzun bir koridor. Ali Haydar Bey’in tebessüm dolu karşılaması. Süreç böyle ilerliyor. “Deniz Şehri” adını taşıyan ve matbu dergide ilk defa yayınlanan bir öykümün çıkması. Bunlar beni kanatlandırıyordu.
-Öykülerinizde çocukluğa, Anadolu’ya, köye göndermeler çok fazla. Anlatıcı şehrin ortasında birden oralara gidiyor. Bu durumun sizdeki karşılığı nedir? Bir kaçış isteği mi, yoksa yarım kalmış bir sevdaya dönüş arzusu mudur?
Bir kaçış isteğinin ilanıdır bu. Tabii İstanbul şehrini bırakabilirsen. Taşradan bu metropole gelip yerleşmek. Sonra ikinci bir aşk devresini yaşıyor olmak. Şehirlerin şehri İstanbul, bana adeta bir şok tesiri yapmıştır. Hala buranın yollarında, sokaklarında Boğaz kenarlarında yürürken o şok halini hissederim. Ellerim, bacaklarım titrer…
-Yine çocukluğa göndermeler de mevcut. Çocukluğun yazarlar için altın değerinde bir hazine olduğunu söylerler. Nasıl bir çocukluk yaşadınız? Olumlu ve olumsuz yönleriyle bahsedecek olursanız bu konuda ne diyebilirsiniz?
Çocukluk insanın en saf, günahsız dönemi. Yazdıklarımda devamlı beslendiğim ve onlarla cümleler kurduğum dönemlerdir. Bütün çocuklar gibi… Mahalle aralarında futbol müsabakaları. Saklambaçlar. Biraz da içine kapalı ruh halinden kaynaklı kendi kendine kalma durumları da vardır. Kütüphanelere ve kitaplara kaçmak durumu. Karacaoğlan Halk Kütüphanesi devamlı uğradığım bir yeridir.
-Sessiz, duygusal, biraz da kapalı sayılabilecek bir iç dünyanız olduğu gözlemleniyor uzaktan. Nuhan Nebi Çam nasıl bir kişiliğe sahip. Kişiliğiniz öykünüzü nasıl etkiliyor?
Sessiz ve kendi halinde. Ben bir derviş olmak istiyorum Sevgili Ercan, kendi ruhunu ve nefsini devamlı tarassut altında tutan bir derviş… İçimin kabına bu ruhsal halleri sığdıramıyorum. Sürekli depremler yaşıyorum. Ama bunu kimseye söyleyemiyorum. Öyküde bir kahramanın ellerinden tutuyorum ve sonsuzluğa doğru yürüyoruz. Hikâye kahramanları benim tek sırdaşım oluyor. Sonra kitaplarla ve başka yazarların karakterleriyle ahbablık kurmak. Bu en son ve en güzel liman gibi geldi bana... Sessizlik ve kendi kendinin ruhunu dinlemek iyidir. Dünyanın kavgaları sizin olsun yazarlar ve çizerler… Gürültünün ufku kapladığı dönemlerden geçiyoruz. Susan insan çok az. Ben susuyorum ve içime kapanıyorum.
Bu durum da haliyle öykü kişilerine yansıyor. Kendi halinde, çekingen, sadece İstanbul şehriyle konuşan ve sırlarını o şehre açan tipler. Dünyalık kavgaların uzağında duran, hiçbir şeye el sürmeyen ama kendi içinde sürekli çalışan ve kurgulayan tipler…
Dünya bir gölgeliktir, diyor İslam Peygamberi. Sessizce yaşamak ve sessizce göçmek önemli benim için. Ebuzer, bana göre en büyük ideallerden biridir. Sükût içinde yaşamış ve sessizce ölmüştür.
-Kahramanlarınız genelde yalnız, yoksul, hayatın yükünü taşımakta zorlanan, kenarda kalmış, büyük şehirde tutunamamış kişiler? Kahramanlarınızın bu şekilde olmasının özel bir nedeni var mı sizce? Vermek istediğiniz mesajı daha iyi anlattığınızı söyleyebilir miyiz bu insanlarla?
Biz toplumun küçük insanlarıyız; bu bir realitedir. Bu küçüklük maddi anlamdadır. Yoksa bu bir devdir. Ruhu ve kavgası büyüktür. Az gelir, az seyahat, dar bir çerçeve içinde bulunan insanlarla hasbihal etme durumu. Bu da haliyle öykü kahramanlarına yansıyor. Ve bence menzile varmadan, yolun sonuna varıp oraya yerleşmekten yol halinde olmak, sürekli yolcu kalmak önemli. Bu durum kahramanlarımın tutunamamasına, bir yerlere kök atamamasına sebep oldu.
Şunu da söylemez isem bir şeyler yarım kalır Sevgili Ercan, öykü mesaj için yazılmaz. Öykü güzelliği taksim etmek için yazılmalıdır. Eğer mesaj için, bir şeyler öğretmek için kalem oynatsaydık gider sağda solda makale yazar ve onu yayınlardık. Cami kürsüsüne çıkar bolca vaazlar ederdik… Bir öykücü asla didaktik olmamalı. Bu düşüncelerle, bir şeyler öğretme kaygısıyla öykü yazan varsa burası yolun başı, hemen gerisin geri dönsün…
-Dünyadaki adaletsizliğe, yoksulluğa, sömürüye, insanların boğaz tokluğuna karşı çıktığınız söylenebilir mi öyküleriniz vasıtasıyla? Nuhan Nebi’nin ütopyasında insanlığın huzuru ve mutluğu adına nasıl bir dünya görünüyor?
Tok gözlü olabilmek önemli. Aylan Kurdi’nin hikayesine şahit olmak ve onu özümseyebilmek, hissetmek, empati kurmak sıkıntılarımızı giderir sanıyorum. Büyük medeniyet idealinin ve teorisinin insanlığın kurtuluşuna vesile olacağına inanıyorum. Büyük medeniyet. Bir Kur’an medeniyeti ideali… Acılar o zaman dinecektir. Necip Fazıl’ın bahsettiği marka Müslümanlarını İstanbul’un çöpüne atıyorum…
Acılar, yalnızlıklar, tecavüzler, yokluklar ve tüm bunları ruhunda hisseden kahramanlar kurgulayarak bir nebze olsun insanlığın acısını ve gözyaşını gündeme getirebilir miyiz düşüncesi, tek kaygım…
Biz toplum olarak odak noktadan uzaklaştığımız için, eksenimizi kaydırdığımız için bu haller arkamız sıra gelmektedir. Hazine ordadır. Bahçemizde, toprağın altında gömülü. Ama biz hala adalet, insanlık, diyoruz ve birtakım türedi ideolojiler ve felsefelerde cevap arıyoruz. Bu insanlara yazık…
-Nuhan Nebi, İstanbul öykücüsü olarak bilinir. Öykülerinizde İstanbul sadece somut bir fon olarak değil adeta kanlı canlı bir kahraman olarak karşımıza çıkıyor. Bu İstanbul aşkı nereden geliyor? İstanbul’da kahramanlarımız şehrin ruhunu arıyorlar? Ayrıca İstanbul’un sevdiğiniz ve beğenmediğiniz yönleri nelerdir. İstanbul’un fiziksel ve ruhsal değişimini, dönüşümünü ya da dönüşememesini nasıl yorumluyorsunuz?
Beni bu şehir hep etkilemiştir. Maraş’ta, Gündeşli Ovası’na bakan o tepelerdeki evimizde hep gün batımlarında otururken devamlı İstanbul’u düşünmüşümdür. Şimdi, 2000 yılı itibariyle ellerimi tutan, sırtımı sıvazlayan ve bana daima şefkatli bir ağabey gibi davranan İstanbul şehrindeyim.
Bu şehri çok çok uzun süre yaşamalıyız ki fiziksel ve ruhsal değişimi hakkında bir şeyler söyleyebilelim. Ama burası bir metropoldür, değişim kaçınılmazdır. Bu kentin en sevmediğim yönü orada yaşayan insan sayısının çok olmasıdır. Kemmiyet artınca keyfiyet çekilmiştir. İnsanlar birbirine Allah’ın selamını vermekten çekiniyor dostum…
-Sizin için en önemli kentler, Maraş, Amasya ve İstanbul’dur diyebilir miyiz? Bu yargı doğruysa birkaç kente odaklanmak sanat ve çağın ruhunu yansıtabilmek adına bir eksiklik doğurur mu?
Hem evet, hem hayır. Maraş ve Amasya’ya takılıp kalmak sanat ve edebiyatta bir kısırlık ve eksiklik oluşturabilir ama kardeşim söz konusu olan yer İstanbul… Yirmi milyon insandan söz ediyoruz. Kentlerin, kültürlerin, karakterlerin, medeniyetlerin hayatı ayrı ayrı yorumlayış biçimlerinin toplandığı yerdir burası. İstanbul’da yaşayın ve bu şehirde yazın. Sizin sanatınıza hiçbir halel gelmeyecektir.
-Daha önceki üç kitabınız “Yangın Sonrası Ölmek, Kaçış, Yolcu ve Eşkıya” benim de kitaplarımı yayınlayan “Ötüken Neşriyat” tan çıkmıştı. Bu kitaplarınızın yazılış, yayınlanış süreci ve içeriği hakkında okuyucularla neler paylaşmak istersiniz?
Kitapları yazmak çok zamanımı aldı. Yazmak kendi kendine bir hamledir ve bu süreç zamanın tamamını emmektedir… Tabii, oturup şu kitabı yazayım, demedim. Öyküler, oluştukça dergilerde yayınlandı, bu bir sürenin içine sığdırılan ve nihayetinin bilinmediği bir bekleme ve olgunlaşma halidir. Olgunlaştıkça meyve, dalında durmadı ve her defasında bir derginin kapısını tıklattı. Öyküler dağlarca birikti ve nihayetinde kitaplaştı.
İlk kitabın yayınlanma macerası beni çok yordu. Bütün yayın evlerinin kapısındaki halkayı çaldım. Merdiven basamaklarını neşeli şarkılarla çıktım, oralardan matem havalarıyla geri dönmek zorunda kaldım. 2005 yılında Ötüken ilk kitabımı, Yangın Sonrası Ölmek’i yayınladı… Bu mutluluk verici bir durum.
Ben devamlı bir durumu yazdım. Olay yoktu o kitapların içeriğinde. Okuyucuları da pek olmadı zaten. Türk okuru zoru sevmiyor. Cedelleşmekten, metinle savaşmaktan, zihin yormaktan kaçıyor. Bu tarz öyküler ağırdır, okuyandan çaba ve emek ister, bundan dolayı genel okuyucu kitlesi yazdıklarıma yaklaşmadı. Olsun. Zamanın ölçüsünden geçiyoruz… Modanın peşinde sürüklenen genel okuyucu, o ardı sıra koştuğu şeylerin bir anda demode olduğunu görecek…
-En son “Uyanma Bildirisi” ile selamladınız okurları. Konuları İstanbul’da geçen, bireyin yalnızlığını, ayakta kalma ve varoluş mücadelesini yansıtan güçlü ve etkileyici öyküler bunlar çoğunlukla. Bu kitabınız için ne söyleyeceksiniz?
Uyanma Bildirisi son göz ağrım. İnsanlığın uyunması için son çağrıdır bu kitap belki de. Bireysel izlenimler ve hassasiyetler anlatılmıştır. Ama yine de bu kitap “Titre ve kendine gel.” çağrısıdır.
Mistik bir yaklaşımdır bazı öyküler. Göl Martısı’nı ayrı bir yere koymak gerekiyor. İnsanın iç beniyle kıyasıya mücadelesi anlatılır orada. Şeriat, tarikat ve hakikat anlatılır orada… Hakikate ulaşmak için bir toplulukla hareket edilmesi beklenir. Ama bu öyküdeki kahraman -martı- (insan) o kalabalığa küfürler, hakaretler etmiştir. Yalnız sürdürdüğü bir yolculuk sonunda gerçek sevgiliye ulaşmayı kararlaştırmıştır.
Bunun yanında Dünyanın Çocukları ve Halep Oratoryosu adlı öyküler evrensel bir trajediyi anlatmaktadır. Irak ve Suriye çöllerinden başlayıp Ege Denizi’nde trajik bir şekilde son bulan öyküler anlatılmaktadır. Mülteci insanların acısı onun rakik kalbini parçalamaktadır.
-Bildiğim kadarıyla “İstanbul Öyküleri” antolojisi hazırlıyorsunuz. Nasıl gidiyor antoloji çalışmaları? Bu fikir sizde nasıl oluştu? Bu çalışmanın amacı nedir?
“İstanbul Öyküleri” bir vefa çalışmasıdır. Şehir, öykü kişilerine kapısını açmış, onlara mekânlık yapmıştır. Çoğu zaman da bu devasa kent öykülerin kahramanı olmuş yalnızlıklar içinde kıvranan kişilere dostluk yapmış, onları dinlemiştir… Bu projeyi bir borç ödeme hareketi olarak görüyorum… İstanbul sevdalısı birçok dosttan olumlu yanıt aldım ve gönderdikleri eserleriyle çalışmamıza güç kattılar. 2019 yılının Dünya Öykü Günü’nde bu eseri öykü atlasımıza hediye etmeyi düşünüyoruz.
-Başka yeni çalışmalarınız var mıdır? Şu günlerde ne üzerine çalışıyorsunuz? Mutfakta, tezgâhta veya ufukta neler var?
Bir deneme topluluğu oluşturdum. Dosya şu an yayıncıda. En kısa zamanda iki kapak arasında okuyucusunu selamlayacağını umuyorum. Eser “Kendilik-Çerağ ve Kandil” adını taşıyor. Bunun yanında İstanbul ile olan kavgamızı-çekişmemizi-aşkımızı anlattığım bir taslak roman üzerine çalışıyorum. Görelim Mevla’m neyler, neylerse güzel eyler.
-Nasıl yazarsınız? Belirli bir çalışma tekniğiniz, alışkanlıklarınız var mıdır?
Zaman ve mekân benim için hiç önemli değil. Sağanak başladığı anda yolları sel kaplar. Sonunda ortaya güzel metinler çıkar. Okuyucu ya bir saçak altına sığınır bu öykü yağmurundan nasiplenemez ya da kaldırım yolları boyu adım adım bu yağıştan heybesi kadarını alır.
-Okuma anlamında beslendiğiniz kaynaklar nelerdir?
Selefin çokluğu ve niteliği önemlidir. Ve onların haleflerini kendi elleriyle yaratırlar. Ben Mevlana Hüdaverdiğar’ın varisi olduğumu düşünüyorum. Bu abidevi şahsiyetin yanında yüzlerce, binlerce isim sıralayabilirim, bu sizin okuma kültürünüzle ilgili bir şeydir. Bütün kadimden uluların mekânları uğrak yerlerimdir. Batıyı da okurum, ihmal etmem ama onlara teslim de olmam…
-Her ikimizin de yolu bir şekilde “Yedi İklim” den geçti. Yedi İklim, geleneği, çizgisi ve tabanı olan kendini ispatlamış bir dergi. Yedi İklim’in sendeki karşılığı nedir? Diğer dergilerle de kıyaslarsan bu konuda neler söylemek istersiniz.
Yedi İklim bir ocaktır… Kendimizi orada bulduk ve ifade ettik… Şu sıralar ufak tefek kalp burkuntuları olabilir ama yuvaya dönüşümüz bir mehter eşliğinde olacaktır. Şu an dergi otuzuncu yaş yılını kutluyor. Nice yaşlar ve sağlıklar dilerim.
-Günümüz yazarlarından hangilerini başarılı buluyorsunuz. Örnek aldığınız, üstad diyebileceğiniz yazarlarınız kimlerdir?
Borges “Şair-yazar halefini yaratır.” diyor. Ben öncekilerin hepsini okur ve onlardan yararlanmaya çalışırım… Yazdıklarımdan, toprağımda kimin izi olduğu anlaşılacaktır. Yine yazdıklarımda ölmüş öncekilerin tekrar konuşmaya başladığını düşünürüm. Çeliğe sağlam su vermek önemli ve bunu ulular çok iyi yapmış.
-Günümüz öyküsü hakkında bir şeyler söylemek isterseniz. Nereye gidiyor sizce günümüz öyküsü?
Öykümüzün istikameti bence iyidir… İyi metinleri ve yazarları düşünerek bunu söylüyorum. Diğerlerini konuşmaya değmez. Şunu da söylemeden geçmek istemem: Sosyal medya denilen deliler kuyusu hakiki yazarların gün yüzüne çıkmasını biraz engellese de asıl olan yazıdır, hayattır…
-Öyküde ve sanatta kalıcı olmak neye bağlıdır? Kalıcı olmak isteyen yazarlar nasıl bir yol izlemelidir?
Bu kalıcılık bir anda olacak bir şey değil. Zaman ister, sabır ister, samimiyet ister. Çok çok okuma ve iyi metinler ortaya koyma ister…
-Genç öykücülere neleri tavsiye edersiniz?
Bizim edebiyatımızı çok iyi okusunlar. Okumaya buradan başlasınlar… Medeniyet bunalımı sorunlarıyla karşılaşmak istemeyen akıllı adam Doğu’yu, yani bizim eserlerimizi okur… Yüzünü Batı’ya dönen çalım kültürü yazarları görüyorum. Ne kadar Batılı yazar-şair adı kullanırlarsa kendilerini o derece entelektüel zanneden tipler. Bu bir modadır ve gelip geçicidir.
-Son olarak İslami duyarlılıklara sahip bir yazarsınız. Öykülerinizden yola çıkarak çağımız insanına, vermek istediğiniz mesaj nedir?
Benim kahramanlarım çok kutupludur. Soru işaretleri kuşanmışlardır. Yazar ben, imanlıyım ve hayata hep tevekkül içinde bakarım. Ama kahramanlarım; onlar için bir şey demek istemiyorum. Ve öyküyü mesaj vermek için de yazmamalıyız. O metinler okunmak ve hissedilmek için ortaya konmalı…


