Rüzgarın Önünde Savrulan Bir Fikir Don Juanı: Hilmi Ziya Ülken
TEMMUZ Sayı: 21 - Nisan 2018

Kimyager Dr. Mehmet Ziya Ülken ile Kazanlı Müderris Kerim Hazret'in torunu Müşfike Ülken'in oğlu olan Hilmi Ziya Ülken, Ekim 1901’de İstanbul’da doğduğunda, Osmanlı ülkesinde Jön Türkler ve devamı İttihad ve Terakki, ‘Devlet-i Aliye’nin kurtuluşu için fedâ-i can eylemek dâhil çözüm reçeteleri arıyordu. Haziran 1974’te öldüğünde ise Türkiye Cumhuriyeti devleti Kıbrıs adasına müdahale hazırlıkları yapıyordu.

İstanbul Sultanisi’nden 1918’de mezun oldu. Mekteb-i Mülkiye’yi 1921 yılında tamamladığında ise Türkiye Cumhuriyeti yeni doğuyordu. Aynı yıl, bugün İstanbul Üniversitesi olan zamanın Darülfünûn-ı Osmanî’sinde, Edebiyat Fakültesi Beşeri Coğrafya Kürsüsü’ne asistan oldu.

Türk Tarih Tezi'nin etkisiyle Türk kültürünün tarihi temellerinin araştırılması, bulunması, hatta yaratılması görüş ve hedeflerinin egemen olduğu 1930'lu yıllarda Hilmi Ziya, 1933 Üniversite Reformu'ndan hemen önce iki ciltlik bir eser yayınladı. ‘Türk Tefekkür Tarihi’ adlı bu kitapları gören Mustafa Kemal, Galatasaray Lisesi Felsefe ve İçtimaiyat muallimi Hilmi Ziya'yı Ankara'ya çağırarak görüşmüş; kendisinin yeni kurulacak üniversiteye bu konuda ders vermek için öğretim elamanı olarak atanacağını ve ayrıca aynı konuda araştırma yapmak üzere yurtdışına gönderileceğini bildirmişti.

‘Umumi İçtimaiyat’, ‘Türk Tefekkürü Tarihi’ adlı kitapları yayımlandıktan sonra uzmanlık eğitimi için Almanya’ya gittiğinde yıl 1934 idi. Türkiye’ye döndükten sonra İ.Ü. Edebiyat Fakültesi’nde Türk Tefekkür Tarihi Kürsüsü’ne doçent olarak atandı. 1944 yılında profesör, 1957 yılında ordinaryüs profesör oldu. 1949 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi kurucular kurulunda yer aldı. Ülken, 1952 yılında, Türk Sosyoloji Derneği'ni kurdu. 1973’te Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden emekli oldu.

Hilmi Ziya Ülken, 1938-1943 yılları arasında İnsan dergisini yayımladı ve Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Dergisi’ni yönetti. İngilizce, Almanca ve Fransızca bilmekteydi. Bu dillerde yayınlanan makale ve kitapları okuması onda çeşitli dönemlerde bu ülkelerin filozoflarının ve sosyologlarının derin etkilerini ortaya çıkardı.

Cemil Meriç’e göre Hilmi Ziya, bir kütüphane adamıdır. Bir fikir Don Juan’ı. İddiası ve reddiyesi olmayan bir bilgi teknisyeni. Birçok mektebin kapıcısı olmuştu. 1930'lu yılların başlarında ‘Aşk Ahlâkı’ ve ‘İnsani Vatanperverlik’ eserleriyle, Spinoza'dan hareketle çoklukta birlik düşüncesini temellendirmeye çalıştı. 1938-1943 yılları arasında İnsan dergisinde materyalizme ve hatta sosyalizme gülümserken, 1948 sonrasında tam aksi görüşle ‘Tarihî Maddeciliğe Reddiye’yi yazdı. Yirminci Asrın Filozofları adlı eserinde Reichenbach ve yeni pozitivizmi tanıtan Ülken, 1943 yılında Ülkü dergisinde yayımladığı ‘Feylesof ve Filolog’ başlıklı yazısında ise Nazi Almanya’sından kaçarak sığındığı Türkiye'de de hocalık yapmış olan çağdaş neo-pozitivist Alman filozofu Hans Reichenbach’ın açıkça etkisi altındaydı.

Düşünce mekteplerini pencerelerinden seyreden iptidai bir tecessüsü vardı. Asla kapıdan içeriye girmeye cesaret edemedi. Marksizm’e gülümserken de ciddiyetsizdi, reddiye yazarken de. Kütüphane raflarını çökertecek derecede yığınla eser yazdı. Fakat bu eserlerinde kendine has düşüncesinden bir iz bulmak zordur. Bir rivayetçi idi ve şuursuz bir rivayetçi! Her dönem ayrı bir fikrin taşıyıcısı oldu. Her okuduğu metinle seyyal bir hüviyet kazanan, herhangi bir içtimai mektebin ne talebesi ne de hocası olamamış seyyal bir şahsiyet olarak kaldı.

Dönemindeki sosyoloji çalışmalarını, basit bir ithalat meselesi olarak gördü. Tarifi nâmümkün, manası müphem ve muhtevası meçhul bir ithalat. Hilmi Ziya bir zihniyetin kurbanıdır Meriç’e göre. Hasbilik mitosuna sığınan felsefe ve içtimaiyat hocası kavgadan kaçarak yabancı bir medeniyetin yalanlarına sığınmıştır. Ne bir mabed kurmuştur, ne bir mabede talebe olmuştur.

Ülkenin yangınlar içinde kıvrandığı bir devirde mazi tasfiye ediliyordu ve o suskundu. İstikbal inşa ediliyordu o yine suskundu. Olayların fosilleştirdiği bir neslin tipik örneğidir Hilmi Ziya. Yetmiş yıllık hayatında bir tek kavga gösterilemez. Soyguncu değildi ama haramilerin ulufeleri ile yaşamını sürdürmekten de şikâyet etmedi. Müstağriplik döneminde felsefenin efendisi saydı kendisini. Devir değişince müsteşrikliğe yöneldi. İslam’ı bir Hıristiyan gözüyle gördü ve anlattı.

Hilmi Ziya’dan geriye kalan bir yığın kitap, bu günün nesline bir rivayetler tomarı olarak görünüyor. İddiası olmayan bir içtimaiyat ve felsefe! Büyük eserler, büyük kahramanlıklardan doğar. Hilmi Ziya bir kahraman ruhu taşımadı. Gitgide kendi toplumuna ve düşüncesine yabancılaşan Hilmi Ziyaların, bugün artık müzelerde ziyaret edilmesi gerekir.

Mustafa Yılmaz Arşivi