Ölü Düşler Sokağı
TEMMUZ Sayı: 21 - Nisan 2018

Başında kuzey poyrazının sert esen rüzgârı gibi bir uğultu hissetti. Zamanı olmayan boşluğun saatleri saniyeleri beynine hücum ediyor, varlık ile yokluk arasında gidip gidip geliyordu. Gökyüzü avuçlarına konmuş bulutların mateme çalan yüzüne hoyratça bakıyor, karanlık tuvalin üzerinde kor ateş gibi yanıyordu. Gündüz ayazda kalmış rengi ile yavaş yavaş yiyordu mevsimlerin içine saklanan acının suskunluk zamanlarını. Şehir gözlerinin önünde bir görünüyor bir kayboluyordu. Hayal ile gerçek arasında cümleler, kelimeler üzerine hücum ediyor ve kafasının ortasında büyükçe bir delik açılıyordu. Dokunduğu her şey bir süre sonra düşüncelere dönüşüyor zaman konuşmaya başlıyordu. Gök gürültüsü tavrında sendelendi kendine gelmeye çalıştı. Akli melekelerini kontrol etmeye, nasıl bir ruh halinde olduğunu ve dokunduğu maddenin nasıl olurda düşünceye dönüştüğünü anlamaya çalıştı. Önce rüya gördüğünü zannetti fakat rüyalarını düşününce her şey gerçek olmaya, her düşündüğü maddeleşmeye başladı. Korkudan ne yapacağını bilemedi hatta korkularını elinden geldiği kadar düşünmemeye, aklına getirmemeye uğraştı. Dokunduğu madde düşünceye, aklına gelen düşüncelerde maddeye dönüşmeye başlamıştı. Ne oluyordu her şey girift bir hal almaya başladı. Bu yaşadıkları normal bir durum değildi ve yerinden kalkmaya çalıştı fakat elleri ayakları gözleri hatta kendi vücudundan eser yoktu. Nasıl olur da görebiliyor, duyabiliyor, dokunabiliyor, hareket edebiliyordu. Zaman gergin bir ip gibi sonu ve başlangıcı olmayan bir nokta şeklinde önünde duruyor fakat ölüm, hayatı bir vakum gibi içine çekiyordu. Bu yaşadıkları hayal mi? Gerçek mi? ‘Bir düş’ün, içinde bir düş mü bütün gördüğümüz ve göründüğümüz? diye düşündü. Bir boğa gibi saldıran korkularını kontrol etmeye, yaşadığı bu durumun normal olmadığını anlamaya çalıştı. Başına gelenleri anlamaya çalışmanın yerine sessizliği suçladı, acıları hüzünleri suçladı ve bir anda devasa hüzün kapladı etrafını. Hüznü uzak iklimlerin mevsiminde ne kadar da yabancı kalmıştı amellerine. Korkusunu korkusuna denkleştirmeye, gülücüklerini preslemeye çalıştı, hüzün yağmur damlasının içinde bir ipek böceği gibi kıvrıldı kaybolup gitti. İç dünyasına doğru bir kara delik gibi çekmeye başladı kendi kendini. Kara delik yaşadığı şehre dönüştü birden ve şehir homurdanmaya, devasa betondan dudakları ile öpücükler kondurmaya, betondan tabutlar içinde yaşayan insanlar görmeye başladı. Fakat şehir yersiz yurtsuz bir boşlukta duruyordu. Hayat ve madde zamanın sıfır noktasındaydı, sözün darasının istiflendiği saatlerden, saniyelerden olan bir denizin içinde gidip gidip geliyordu. Bu deniz çemberden bir haleyi andırıyor katman katman soyut zamanlardan oluşuyordu. Her katmanın arası binlerce yıl acı çekilmiş bir hüznün yolculuğu, yokluk ile varlık arasında uçsuz bucaksız sözcüklerin sıralandığı bir çemberdi. İçindeki duygularda gelgit yaşıyor, iç dünyasına düşen terler bir napalm bombası gibi tarumar ediyordu yaşadıklarını. Duyguları köpük köpük kabarmaya başladı, sığmaz oldu hisleri bir yaban kuşu gibi yerinde duramaz, bir küheylan gibi şahlanır oldu. Ve kendi kendini çekerken bilinmez âleme bu kez kara delik soyut şehre dönüştü. Ne kapısı var ne yapısı. Ne uzakta ne yakında. Ne büyük ne küçük. Birçok sokağı vardı fakat tek sokaktı. Soyut şehrin etrafında günlerce gezdi duygularının üzerinde. Sessizliğin suskunluğun darası kadar yol kat etmiş kapıyı nasıl açması gerektiği ile ilgili bütün imgeler bir film şeridi gibi geçti gözlerinden. Birden bütün kitapların rengini alacak bir yazarın sözleri geçti hafızasından, ‘Kötü Ruh en çok şiirden korkar.’ Evet, sorun buydu, soyut şehrin kapısını aralayacak bir imge gerekti. Yüreğinde kelimeler gecenin rengiyle dağlandığı ve karanlığın mengeneyle sıkıldığı yere geldi. Soyut rüyalardan kurulduğu anlaşılan şehrin etrafında, şuuraltı benliği bir balyoz gibi vuruyor, hiçliğin nehri geçiyor duygularından, acının sıfır noktasından aldığı rakamları birbiri ile çarpıyor, bölüyor topluyor ve avucundaki denizleri yer ile göğün arasındaki noktanın içine bırakıyordu. Düşünceleri hüzne çalan acının mevsimiyle rengi soluyor, ‘Ne ise o olmaya yanaşmayan tek varlıktır, insan’ sözü devasa bir girdaba dönüşüyor, kelimeden söze ruhunda buluttan yapılmış kavanozun içine koyup denize atılan bir cümle dahi bulamıyordu. ‘Ölümün tadı dilimin ucunda/Bu dünyadan olmayan bir şey hissediyorum’ sözünü mırıldandı ünlü bestecinin fakat bir ney hüznü vermedi. Şuuraltı parçacıkları varlık ile hiçlik arasında gidip gidip geldi, çıkmaz bir zamanı olmayan mekânda ne yapacağını şaşırmış soyuttan şehrin kapısını bulmalıydı. Ve şairin şiirini mırıldandı ister istemez ‘çözüldü dilin pası/ imgeden başlıyorum kırmaya’ soyut şehrin duvarlarına. Bir çıkmazın içine düşmüş, daha önce okuduğu ‘Bir şiir bir ülkeyi bir ülke bir kıtayı yerinden oynatır’ dizesinin hıncıyla vurdu duvara, vurdukça soyuttan olan şehrin duvarlarına içinde hiçlik biraz daha büyüyor, biraz daha kalp atışlarının ritminden uzaklaşıyordu. Sanki hiçlik görünmez bir iple kalbine bağlanmış, kalbinin her atmasında bir görünüp bir kayboluyordu. Şuur ırmağı anestezi altında hiçbir şeyi anlamlandıramıyor, düşler görüyor fakat gördüğü düşler soyut şehrin devasa görünmezliğine çarpıp ölüyordu. Ölü düşler şuur altında birikiyor, devasa düş çöplükleri oluşuyordu. Bir imge bulmalıyım kapıyı açacak diye düşünmeye zorladı kendini, anestezinin istila ettiği şuurunu toparlayarak. ‘Benliğinden bir harf öğren ve bu harf içinde yan’ diyen Pakistanlı şairin sözü canlandı önünde, gökteki yıldız gibi göz kırpıyor yanıp yanıp sönüyordu bu söz. Kalbi sonsuzluğun akışı gibi düz bir çizginin üzerinde akıyor, şuurunun içine hapsedilmiş kelimeler cevap vermiyordu. Öldüğünü düşündü, ürpererek ünlü şairin şiirine yaslandı ‘O demdeki, perdeler kalkar, perdeler iner/Azrail’e hoş geldin, diyebilmekte hüner’. Kalbine bütün âlem dolmaya başladı fakat ‘ah’ diyerek kabul etmedi. Duyguları bilinç dünyasına hücum etti fıtratın sesiyle ‘ben’ dedi. Sessizlik birikti damarlarında. Soyut şehrin duvarlarında yüzyıllık yolu bir anda geçilen kapı açıldı tek sokağı olan. Girişte ‘Ölü Düşler Sokağı’ yazıyordu sükût suretinde.

Doktor koş uyanıyor.

Mehmet Mortaş Arşivi