‘Bezirgânım Metaım Çok, Alana Satmaya Geldim’
TEMMUZ Sayı: 21 - Nisan 2018

Gazâli’nin El-Me’ârifu’l-Akliyye’sinde ‘Söz’ bahsi ‘bilesin ki, insanın sözü latif olup, havada sabit değildir’ cümlesi ile başlar. Çünkü sözün sabit olması için sese ihtiyaç vardır. Ses olmadan söz muhayyeldir. Ses cisimlerin hava ile sürtünmesi sonucu ortaya çıkar. Hava sıkışınca sese dönüşür. Çok sıkışırsa tiz ses, az sıkışırsa bas ses çıkar. Sesin nihayeti de harflerin bidayetidir yani ses kesildiği anda harf meydana çıkar. Bunları insan kendi nefesi, ağzı, dişleri, dili ile tecrübe edebilir. Harflerin tevhidinden kelimeler oluşur, kelimeler anlamlı dizeler halinde yan yana dizilince de konuşma başlar. Harflerin kelimeler halinde zihinde belirmesi nutkî, nefsî ve ruhanî bir hüviyet kazanması ise düşüncenin vücuda gelmesidir. Düşünce ummandır, ondan kıyıya ise sözler vurur. Düşünceyi kıyıya taşıyan gemi ise dildir. Söz, dilin yüküdür. Yük, yüklemdir. Yüklem de ağırlıktır. Onun için Allah ağırlığı olan bir söz indirir.

Söz insanın ayarını gösterir. Aklın da ölçüsüdür. Aklı karışık olanın dili de dolaşık olur. Sesten harfe, harften kelimeye, kelimeden düşünceye, düşünceden dile, dilden söze giden bir yol kurulur. Düşünce dile gelir. Dile gelen söz olur. Dil’in Farsça gönül anlamında kullanılması tesadüfî değildir. Bu anlamıyla dilin yani gönlün düşünceyle çok yakın bir anlam buluşması vardır. Dile gelen düşünceden gelendir. Onun için söz dilden gelendir deyince hem dil/gönül/den hem de organ olarak dilden bahsederiz.

Söz, dilden gelenin iskeletidir, anatomisidir. Asıl olan sözle gelenin ne olduğudur. Sözle gelen mana ve mefhumdur. Mefhum ne ise sözün anlatmak istediği odur. Fehmedilecek olanı taşır söz. Bu da mana değil maksattır. Dil, icat edilemez, tasarlanamaz, planlanamaz; ancak ve ancak konuşularak inşa edilen bir yapıdır. Kuralları yapım aşamasında veya sonrasında ancak konulur. Bizatihi bir pratik deneyimdir. Her ne kadar uzun sürerse sürsün.

İnsanın sözü, zamana ve mekâna sığar. İhata edilir. Öncelik ve sonralık taşır. Kelimeleri bir dizge içerir. Allah’ın sözleri tüm bunlardan münezzehtir. Dehr içinde ve dışında değildir. Çünkü mekân tarafından kuşatılamaz. Zaman ve mekân beşeri olan içindir. Allah zaman ve mekândan münezzehtir. Onun sözleri sese indirgenemediği gibi seslerin çıkış yerleri ile de mukayyet değildir. Bir silsileye muhtaç değildir. Onun sözü bir sesten, kelimeden, düşünceden doğmaz. Onun sözü kendiliğinden latîftir.

Yazı, sözün izi ve nakşıdır. Asıl olan sözdür. Kelime ve harfler, sözlerin gölgesidir. Düşünce, mâkulattan hususâta değişince konuşma olur. Konuşma, Gazali üstadımıza göre tek başına veya karşılıklı olabilir. Karşılıklı konuşma artık söz söylemedir. Söylem bir muhatabadır. Konuşma sesli ya da sessiz olabilir ve tek başınadır. Ancak söz muhataba söylenir. Gözün muhatabı gördüğü gibi! Muhatap varsa göz vardır. Muhatabı gördüğü zaman göz kendiliğinin farkına varır. Görmeyen gözün kendiliği de yoktur, göz olma keyfiyeti de.

“Müzik hissin uğultusudur” demiş Oscar Wilde. Söz de gönlün çığlığıdır. Söz, gönül deryasında dalgalanıp duran, gelgitlerle kah çoğalan kah azalan, yükselen alçalan hissiyatın, sesler ile maddi dünyaya düşüşüdür. Gönlün çığlığı dediğimiz şey, sözün bir meram ile söylenmesidir. Söz, işaret edilen değil işaret edendir. Hedefe yöneliktir. Gayesiz söz, söz değildir. Gürültüdür. Yalandır. Gıybettir. Boştur. Faydasızdır.

Geleneğimizde sözün güzel olmasının önemini ifade etmek için ‘güzel söz sadakadır’ denilmiştir. Vermek üzerinden kurulan köprülerin en nahif olanı belki de söz üzerinden kurulur. Güzel söz ile gönüller bağlanır. Gönüller arasında manevi köprüler inşa edilir. Herhangi bir maddi sarfiyata gerek duymayan samimi gönülden gelen söz nice yüzleri güldürür, nice gönüllere sürur verir. Nice olmazı oldurur. Onun için Yunus Emre ‘Söz ola kese savaşı söz ola bitire başı / Söz ola ağılı aşı bal ile yağ ede bir söz’ demiştir. Yunus’un bu şiiri söz söylemenin, söylenen sözün taşıması gereken mahiyetin, nerede söz söylemek gerektiğinin ölçüsü olmuştur.

İbrahim Suresi’nin 24-25. ayetlerinde ‘Güzel bir söz, kökü sağlam, dalları göğe yükselen bir ağaç gibidir. Bu ağaç Rabbinin izniyle her zaman meyvesini verir. Öğüt alsınlar diye Allah insanlara misaller getirir. Kötü bir sözün durumu da; yerden koparılmış, ayakta durma imkânı olmayan kötü bir ağacın durumu gibidir’ şeklinde tabir edilen sözün bir ağaç ile kıyaslanması dikkate değerdir.

Söz nasıl meyve verir diye düşünmemiz gerekmez mi? Güzel söz, güzel akıbetlerin kapısını açar. Güzel söz, güzel bir başlangıçtır. Güzel söz, sağlam bir kök, sağlam kök üzerinde sağlam bir gövde ve sağlam gövdenin bereketli dallarından meyveye dönüşen kâmil bir yapıdan hâsıl olur. Öyle ise güzel söz, güzel meyve veren bir ağaç gibidir. O her zaman meyve verir. Öyle ise insana düşen her zaman güzel söz söylemektir. Güzel söz sadece doğru olan söz değildir. Doğru olacak, doğru söylenecek, iyi olacak, güzel olacak. Söz üç kategorinin de izini taşıması ile meyve veren bir söz olur. Doğru, iyi ve güzel!

Kötü söz, köksüz sözdür. Uçup giden sözdür. Ağılı aştır. Bal ve yağ olma keyfiyeti kazanamayan sözdür. Ayakta durma kabiliyeti ve imkânı olmayan sözdür.

Söz fayda vermelidir, fayda alacak olana söylenmelidir. Söz muhatabını bulmalıdır. Muhatabını bulamamış söz, söylenmemiş sayılır. Onun için yine Yunus Emre’den bir alıntı yapacak olursak ‘bezirgânım metaım çok, alana satmaya geldim’ ifadesi sözü muhatabına söylemenin altın ölçüsüdür. Herkese her söz söylenmez. Söz, işporta malı değildir. Herkese satılmaya çalışılan bir meta değildir.

‘Söyle sözü alana, kulağında kalana’ ifadesi irfâni bir tespittir. Kulağına ibret yapmayacaklara söz söyleyerek sözün değerini düşürmemek gerekir. Yaşadığımız zaman dilimi, sözün değerinin kalmadığı bir zaman dilimidir. Sözün gücü azalmış, gücün söz olduğu bir iklime dönüşmüştür. Sözün gücünden adalet, merhamet, cömertlik, şecaat, ihsan doğar. Gücün sözünden ise nefsin arzuları, ifsat, yalan, talan, gaddarlık ve zulüm doğar.

En başa Gazâli’ye dönecek olursak ‘bilesin ki, insanın sözü latif olup, havada sabit değildir’ cümlesi ile sözün sabitkadem hale gelmesi, vücut bulması için bir muhataba, muhatapta bir keyfiyete, keyfiyette de kökleşme istidadı taşıyacak bir zemine sahip olması gerekir diyebiliriz. Yoksa söz havada esip giden ses halinde hiçliğe mahpus olur.

Düşüncenin derinliği, hikmetin parlaklığı, adaletin tecellisi hep söz ile kendisini belli eder. Söz, bir aynadır. Düşünce, kendisini orada gösterir. Hikmet, oradan yansır. Adaletin terazisi orada kurulur. Bir insanın ne düşündüğünü ne konuştuğuna bakarak anlayabiliriz. ‘Fikri neyse zikri de odur’ sözü boşuna söylenmemiştir.

Söz, hakikatte öze dairdir. Özden gelendir. Özün hülasasıdır. Özde bir şey yoksa sözde de bir şey yoktur. Özde bir hayır yoksa sözde de bir hayır yoktur. Onun için söz, aklın ölçüsüdür insanda. Muhatabınızın ne söylediğine bakarsanız, onun aklının ağırlığını da anlarsınız. Özlü söz, gerçek sözdür. Bir nüve halindedir. Kısadır ama hikmeti çoktur. Tıpkı bir meyve çekirdeği gibidir. Bir ağacın tohumu gibidir. İçerisinde ‘bilkuvve’ bir ağaç taşır. Uygun bir toprağa düşünce ‘bilfiil’ ağaca dönüşür.

Söz, insan olmanın en bariz hususiyetidir. ‘Nefs-i nâtık’dır insan! İnsanın en has keyfiyeti, söz söyleyebilme kabiliyetine sahip olmasıdır. O halde ‘söz öze dairdir’ dediğimiz gibi aynı zamanda insana dairdir. Öz de insanda aranır. Özünde bir keyfiyet olmayanın, sözünde de bir keyfiyet yoktur.

Mustafa Yılmaz Arşivi