Çiftlik Havuzu
TEMMUZ Sayı: 21 - Nisan 2018

“ Hatırımda bir vakitler güldüğüm.
Yoluna can serdiğim o kaçış.”
Özdemir ASAF

“Kâşif! Kâşiiif! Hani gidecektik ya… Hava da nasıl güneşli baksana!

“Ha bugün mü? Sırrı gelecek miymiş?”

“Ne bileyim ilk size geldim, çık hadi!”

Kâşif her şeyde kararsızdı. İllaki çekiştirecektik bir yere, illa ısrar edecektik. “Gelmezsen gelme!” deyip çekip gidesim gelirdi bazen. Sert çıktın mı da donup kalır, misket gibi yeşil gözleri sulanır, ağlayıverirdi. Ne zor çocuktu!

“Emin misin Ali, Kızıl Bekçiye yakalanırsak çok fena olur ırmağa mı gitsek bugün?”

“Bir şeycik olmaz, kendi dememiş miydi bize Başkan’ın yanındayken gelin diye. Aha Sırrı da orda.”

“Sırrıı Çiftlik havuzuna gidiyoz koş len hadi!”

Köyümüzün içinde koskocaman bir çiftlik vardı. Köylü, deneme çiftliği der oraya ama upuzun bir ismi var aslında: ‘Hayvan Araştırma Enstitüsü’ gibi bir şey… Adı sanı kimin umurunda, öyle büyük bir havuzu vardı ki ister kurbağalama yüz ister on kişi yarış et! Kurulurken Başkan’ın yanında “Elbet efendim köy halkı da gelir gezer piknik eder, bu çocuklar yüzer.” demişti bekçi ama sonradan sonraya kovalayıp taşlamaya başladı bizi. Çiftliğin arkasındaki elmalıktan ağaçların üzerine çıkıp izlemeye başladık çiftliği. Yabancı plakalı arabalar geliyordu her hafta sonu. Kanat, ciğer, sucuk ızgara kokuları… Çiftlik müdürlerinin çocukları akrabaları bizim okyanus kadar havuzda eğlenip gülüyorlardı. Karar verdik kaçak göçek nasıl olursa girecektik o havuza!

“Tellerden nasıl çıkacağız Ali üst tarafı nasıl dikenli görmedin mi?”

“Kerpeten aldım evden, geçeceğimiz kadar yeri kesip girecez işte ”

“Hay aklını seveyim senin!”

“Kâşif sen niye sustun, korkuyorsun dimi söyle hadi ne düşünüyorsun? Öldürecek mi sanki bizi bekçi bir iki taş sallar yine ya da ne bileyim en fazla iyi bir döver. Tabi yakalarsa dimi Ali?”

“Tabi ya döverse ta ilçeye bile gideriz, Başkan’a şikâyet ederiz pis herifi!”

Tek tek kestik telleri. Kalın kerpeten sapında küçük ellerimizin kemikleri çıkıp çıkıp indi. Yavaşça sokulduk içeri. Sırrı’yı bir gülmek aldı susturamıyordu kendini. Kâşif kadar korkmaya başlamıştım. Şu Sırrı’nın aptalca kıkırdaması her şeyi mahvedecekti. Havuza girmeden yakalanırsak yoktan sebep sopa yiyecektik.

İşte gök genişliğinde havuzumuz göründü! Üstümüzü çıkarıp köşeden yavaşça süzüldük suya. Zengin bebelerinin içine kaynayıp gidince kimse fark etmezdi artık bizi. Su kucaklayıp kaldırınca güneşe doğru, şu andan başka zaman yoktu artık bizim için. Evvel zamanlar, dünler; yarınlar, gelecek haftalar… Mutluluğun derinine daha derinine atlıyorduk Pamuk balıkları gibi. Uçtan uca yarışlar yapıyorduk, en korkağımız Kâşif olsa da en iyi yüzenimiz de oydu. “Ne iyi ettik iyi ki geldik be!” deyip duruyordu, kafasını suya daldırıp durmadan burnunu silerek... Sırrı, sırt üstü uzanmıştı suya; dünyaya, bulutlara, rüzgâra uzanır gibi diken gibi saçlarıyla:

“Ali siz de böyle durun bizim döşekten rahat vallaha.”

Mangal kokuları gelmeye başlayınca fark ettik saati. Şimdi diğer çocuklar yemeğe gidince kabak gibi kalacaktık ortada.

“Kâşif! Sırrı! Hadi len çabuk çıkıyoruz!”

En köşeden usulca çıkıp koştuk ağaçlara doğru. Aha o da ne kıyafetlerimiz! Kızıl bekçi yamalı donlarımızı kirli üstlerimizi bulunca anlayıp aldı tabi. Onca misafirin yanında bizi pataklayıp rezillik çıkaramaz ya!

“Napacaz Ali, don kilot mu gidecez köye yandık bu sefer!”

“Anam var ya Kızıl Bekçi’den daha fena sopalayacak beni. Meydandan nasıl geçecez kaldık burada!

“Ne o Kâşif sudayken pek güzel, aman pekiyi ettik diyodun ağlama şimdi! Kara kayalığın arkasından dolanacaz. Ömergilin arka bahçesine girer camdan çağırırız, ondan giyinir eve gideriz.”

“Yalın ayak mı?”

“Öyle.”

Düz yolu kavga ede ede gittik ama kayalıklara gelince savaşta birbirini kollayan askerler gibiydik. El ele tutunarak atladık taşların üstünden. Ayaklarımızdaki çizikleri göstererek birbirimize gazi olmuşuz gibi: “Az kaldı kardeşim dayanalım” diyerek… Dakikalarca Ömer’in camına taş attık çıka çıka abisi çıktı. Her şeyi anlatmak zorunda kaldık. Kayalıklardan geldiğimizi duyunca lastik gibi sündürdü kulağımızı Halil Abi -o sıcaklığı hiç unutmam- Kâşif, yalvarıp ağlamaya başlayınca büyük küçük bir şeyler giydirip yolladı bizi.

“Anamı avluda hiç görmemişim gibi girdim eve.”

“Ali! Nerdesin sen ne giydin öyle?”

“Top oynadık ana.”

“Gel buraya kulağına n’oldu senin kıpkırmızı?”

“Kahvenin önünde tozutturunca Halil Abi sündürdü. Ben Kâşiflere gidiyom ana hemen gelirim.”

Kâşifle Sırrı bizim duvarın yanında birleşmişler bile. Sırrı nefesi kesilecek gibi kıkırdıyor. Kâşif durmadan:

“Ne iyi ettik ama tam bir macera tam bir serüven! Ne iyi ettik dimi Ali?”

“İyi ettik etmesine de nasıl ağladın Halil Abi bağrınca ne sulu gözsün be Kâşif.

Sırrı, sırtını yere verip iyice kahkahalara boğuluyor. Kâşif’e bir omuz atıyorum hepimiz gülerek uzanıyoruz toprağa. Ayaklarımızda savaş yaraları…

“Burası da sizin döşekten rahat mı Sırrı?”

Ayşe Sena Er Arşivi