Yeniden Başlamak
TEMMUZ Sayı: 21 - Nisan 2018

Gıcırdayan koltuğunda oturmuş, masanın üzerinde kurşun kalemiyle bir şeyler karalıyordu çoktan beri. Hayata dair bir şeyler yazıyordu. Yazısını bitirince uzun uzun düşündü ve ardından “Değmez!” dedi seslice. Saatler boyunca itinayla yazdığı yazıyı bir çırpıda sildi. Sayfaları koparıp buruşturmak ve ardından çöpe atmak gelse de aklına, yapmadı. Silinmiş sayfalara bakarken, yüzünde, kararlı bir duruşa eşlik eden acı bir tebessüm oluştu… Nedenini soran hayat arkadaşına gözleri yaşarmış bir şekilde:

“Ben, kalem oldum yıllarca; birileri de silgi. Ben, onlar için feda ettim kendimi; onlar da nefisleri için feda etti beni. Silmek, yazmaktan kolaydır; tıpkı yıkmanın yapmaktan daha kolay olduğu gibi. Onlar kolay olanı seçti! Bu yazıyı da onlar için yazmıştım; kimi okumayacak, kimi okuyup düşünmeyecek, kimi de okuduktan sonra biraz düşünüp gene bildiği yoldan fütursuzca devam edecekti, her zaman yaptıkları gibi! Bu yüzden, ‘Değmez’ dedim ve sildim. Ama bu yazıyı sildiğimde onları da gönlümden sildim. Anlayacağın, ben de işin kolayına kaçtım!” dedi.

Hayat arkadaşı, söyleyecek bir şey bulamadı; kocasının ne demek istediğini anlıyordu ve onun daha söyleyecek şeyleri olduğunu hissetti. Adam, kararlı duruşunu ve yüzündeki acı tebessümü koruyarak:

“Yüreklerin temiz sayfalarına nakış nakış işlenmeden, duygudaşlık yani ‘empati’ yapmadan, yaşamamış olsa da yaşamışçasına bir hisse kapılmadan, yazılan yazılar ne kadar edebi bir dille yazılırsa yazılsın, bir tarafı hep eksik kalmıştır gözümde. Ben haz almam ve anlamam zaten: Anlaşılmayanı anladığını zanneden anlayıştan, sırf farklı olmak için farklılaşmaktan, gözünü budaktan sakınmayan(!) korkaklıktan, kibirli halinden bile bihaber olan zihniyetten, okumuş cahilin ilminden, insanı merdiven basamağı yapan alçaklıktan, iyi gün dostluğundan, iki cümleyi bile dinlemeyi beceremeden yapılan çokbilmiş konuşmalardan, enginde olduğu halde tepeden bakmaya çalışan bakışlardan, şekil ve şemaile kafayı takmış görgüsüzlükten, gösteriş meraklısının merakından…

Ne kadar duygudaşlık yapmaya çalışsam da çalışayım, düzeltemedim bazı şeyleri; düzeltmeye çalışırken, aklımın bam teline bastım herhalde. Haddimi bilmedim ve haddimi aştım. Ben kendimi düzeltmeden başkalarını nasıl düzeltebilirim ki zaten? Kapımın önünü süpürmeden, sokakların, caddelerin ve şehirlerin kirliliğinden dem vurmaya kalkıştım. Artık, samimiyetimden şüphe etmeye ve kendimi bile tanımamış olduğumu düşünmeye başladım. Kendimizi kandırarak devam ediyor hayat… Vicdan mahkemelerimizde sanık olmamız gerekirken, liyakatsiz bir yargıç oluyoruz. Verdiğimiz kararlar egolarımızı tatmin etmekten öteye geçemiyor çoğunlukla. Bu kısır döngü böyle devam ettikçe de bir türlü kendi yanlışlarımızın farkına varamıyoruz ve ardından hata üstüne hata yapıyoruz; başkalarını eleştirmeye, kınamaya ve çoğunlukla da suçlamaya kalkıyoruz. Kendimizi düzeltmeden, başkalarını düzeltmeye yeltenmek bile başlı başına tutarsızlıktır; tıpkı şu an benim yaptığım gibi…

Bugün bir nehir daha kuruyacak içimde. Gene çoraklaşacak alışık olduğum güzelliklerin bir tarafı; eldekini kaybedince anlıyor insan ve şükretmeyi unutmuş olduğunun farkına varıyor. Çok tuhaf: Düşünürken üşüdüğümü hissediyor ve ardından, sonbahar rüzgârlarının karşısında, dalında tutunmaya çalışan yaprakların çıkardığı hışırtılara benzer sesler duyuyorum. Bu nedir, nedir bu? Sadece yaprak hışırtısı mı bu sesler? İnanmak istiyorum ve kendimi de kandırmak! Yaprak hışırtıları bile korkutuyor beni! Bir fırtınaya yakalanıyor gene umutlarım. Sağlam durmak icap etse de ben başa çıkamıyorum. Özüm sözüme ihanet ediyor artık ve ben, yaşayan ölüler görüyorum o ihanetin ilk gününden beri…” dedi.

Sustu adam ve bir yaprak misali titredi, üşüdü. Konuşmak istemiyordu artık. Karısı korkmaya ve telaşlanmaya başladı. “Neyin var, neden böyle titriyorsun?” dedi ve elini adamın alnına koyarak ateşinin olup olmadığına baktı; ateşi yoktu ve tam tersine, adam buz gibiydi. Alelacele bir battaniye getirerek onun üstünü örttü. “Kalk bey! Kalk da bir doktora gidelim. Yıllardan bu yana, başkaları için kendini heder edip perişan olduğun yeter! Biraz da kendini düşün! Düzeltemediğin meseleler için bu kadar üzülmek doğru mu? Bana demez miydin sen, ‘Yeise kapılma’ diye? ” Adam:

“Korkma, bir şeyim yok! Sen canını sıkma. Nerelerde hata yaptığımın farkına vardım hanım. Yeniden başlayacağım, pes etmeyeceğim ama tekrar aynı hataları yapmayacağım. Öfkeyle ağzımdan çıkan sözler oldu az önce. Sen o sözlere hiç kulak asma. Ben kolay kolay kimseyi gönlümden silemem. Şu an kendimle boğuşuyorum. Benim üstümü örtmen nafile; beni ısıtmaz bu battaniye. Beni ısıtacak bir tek şey var.”

“Nedir o? Söyle de hemen getireyim!

“Bana kitabı getir?”

“Hangi kitabı?” dedi kadın. Binleri bulan sayıda kitap vardı evde.

“Okunmaya en fazla layık olan kitabı getir hanım” dedi adam ve yüzündeki tebessüme farklı bir boyut kazandıran iki damla yaş süzülmeye başladı yanaklarından. Kadın anlamıştı. Hemen raflara dizilmiş kitaplara doğru koştu, “ Bismillah” diyerek en üst rafta bulunan kitabı alarak geldi ve kocasına uzattı. Adam kitabı iki eline aldı ve öptü. Öptüğü kitabı göğsüne yapıştırarak ona sarıldı. Göğsünde duran kitaba sarılmayı bırakmadan gözlerini kapadı, başını geriye doğru yasladı. Sayıklarcasına bir şeyler söylüyordu: Bir yakarış, bir af dileyiş, bir bağışlanma isteği gibiydi söyledikleri. Olduğu yerde uyuyakaldı. Göğsünde hâlâ o kitap vardı; bırakmıyor ve sarılıyordu ona. Kadın, adamın alnına elini tekrar koydu. Adamın vücut ısısı normalleşmeye başlamıştı. Başlamak… Yeniden başlıyordu adam!

Sait Altın Arşivi