“Bu dünya hayatı ancak bir eğlence ve oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte gerçek hayat odur. Keşke bilselerdi!” Ankebut/64
Artık eskisi gibi özgür değilim! Şimdi sıkılmaya pek vakit bırakmayan bir işim var fakat diğer rollerimi gölgede bıraktığı için kendimden sıkılıyorum! Kendimi kanıtlayıp terfi alınca ‘bana’ daha fazla zaman ayıracağım. ‘Asıl hayatım’ da o zaman başlayacak!
O zaman daha ilginç şeyler, mesela dalgıçlık kursu gibi heyecanlı ve farklı işler yapabilirim. Aslında beni mutlu edecek her şeye sahibim ama yine de sıkılıyorum! Birçoğumuzun şahit olduğu, hatta bazılarımızın dillendirdiği cümleler bunlar. Çağın en yaygın duygusu ‘sıkıntı’ olabilir mi acaba? dedirten cinsten!
Hz.Adem’i sıkıldığı için yaratan tanrı, Hz.Adem’in sıkıntısına ise, Havva’yı çare olarak sunuyor! Modern insanın teolojik kafası bu! Kendi zamanının otoritesi olacak ya, kendi sıkıntısının kökenini bulacak ya!
Sıkıntı gerçekten insanlık tarihi kadar eski mi? Yoksa kapitalizmin yabancılaşmış bireylerinin ruh hali mi? Tüketim toplumunda birey olma hevesi diğer değerlerinin önüne geçerken, aynı zamanda insanın kendisi olması gitgide zorlaşıyor.
Çünkü farklılık peşinde koşarken daha ‘parlak’ görünen hayat tarzlarına özenip, kendimizden hoşnut olamıyoruz. ‘Keşke’ler arttıkça, ‘yeterli’ nin anlamını unutuyoruz. Tatminsizlik ve hırs karekterimize damgasını vuruyor. Daha ‘başarılı’ olma arzusuyla beden, ruh ve zamanımızın çoğunu satıyor, tekdüze işler yapıyoruz. Hayatımızı anlamlı kılma arayışında duygularımızı dinledikçe, daha fazla sıkılıyoruz.
Bu duygudan kaçmanın çaresi ‘kültür endüstrisi’nin sunduğu eğlence, turizm, macera tur paketleri midir? Bize yaşarken ‘cenneti sunan’ bir düzen var! Bununla birlikte geldiğimiz noktada karşılaştığımız sahnenin cennetle alakası yok! Gençliğimizi servet için, servetimizi ise gençliğimizi geri almak için heba ediyoruz!
Yeni renkler peşinde, rüzgârın estiği yöne doğru sürüklenen bir kelebek ile tutkulu bir şekilde bir idealin etrafında dönüp durarak kozasını ören ipekböceği arasındaki ayrım; hazcı birey ile erdemli birey arasındaki farkı anlayıp, kim olduğumuza ve nasıl yaşarsak hayatımızı daha anlamlı kılacağımıza dair ipuçları sunuyor bize.
Fakat dışarıdan bakılınca çiçekten çiçeğe tasasızca uçan bir kelebek ‘özgürlüğün sembolü’ olurken, kendisini kozasının içine hapseden ipekböceği kısıtlılığın! Oysa kelebek sadece anı yaşarken, ipekböceği şimdisi ile geleceğini inşaa ediyor.
Özgürlüğü sonsuzluk ve sınırsızlıkla ilişkilendiren anlayışın bu algıyı beslediği malum. Bu yüzden hazcı birey acıdan kaçarak daha fazla zevk peşinde koşuyor. Oysa kısıtlı zamanda, sonsuz ve sınırsız arzu peşinde olmak değil midir onu sıkıntıya ve mutsuzluğa sevkeden? Kendi sınırlarının farkında olmayan bireyin sonsuzluk içerisinde sınırsızlık arayışı, kendini kaybeden bireyin anlamsız arayışına dönüşüyor böylece. Sınırlarının farkında olanlar ise bu alan içerisinde, yapabileceklerinin de farkında olarak daha dengeli taleplerde bulunabiliyorlar.
Değerini bildiği, özen gösterdiği, paylaştığı, dertleştiği, nasihatleştiği birkaç arkadaşı olan birinin, internetin sosyal paylaşım alanlarında binlerce ‘arkadaşı’ olan birine göre daha sakin ve dingin olması gibi.
Her şeyin daha fazlasının, daha büyüğünün, daha gösterişlisinin, daha iyi olduğuna şartlanmış biri; sadeliğin, az ve özün değerini bilmesi, yalnızlığı anlaması, dış motivasyonlara muhtaç olmadan üretebilmesi gittikçe zorlaşıyor. Bu yüzden istediğini özgürce yapabilme arzusuna sahip bireyler; şişirilmiş, botokslanmış egoların, yani narsizmin esiri oluyorlar!
Hep daha fazlasını isteyen çocuksu arzusu, imkânsız diye bir şey yokturu aşılayan özgüveni, sadece kendini seven tekbenciliği, limit benim dedirten açgözlülüğü ve yanılmayan haklılık duygusudur narsizmi besleyen.
Bu yüzden kendini eksiklikleriyle, yani olduğu gibi sevemez ve bunu kibirli büyüklenmeyle örterek hiç belli etmez. “Beni böyle sevin, sevin ki; kendimi kusurlarımla sevemeyişimden kurtulayım” der adeta!
‘Israr’dan beslenir, bu karakter. Vazgeçebilmek ve yetinebilmek gibi ‘gereksiz’ özellikleri yoktur. Yetinemediği için, ‘henüz yapamamış’ olduklarına hayıflanmaktan, ‘şimdiye dek yapmış’ olduklarının farkına varamayan ‘müzmin açlardan’ olur!
Bu karaktere açılan kapıda, yetiştirdiğimiz çocuklara karşı takındığımız tavırlar da oldukça belirleyici. Çocuk ebeveynlerinin hoşuna gidecek şekilde davrandığında daha çok sevildiğini, onlara karşı çıkarsa bu sevginin geri çekildiğini gördükçe, sevginin hiçbir zaman koşulsuz olmadığını fark ediyor. Böylece ‘iyiyi’ başkalarının onayını almak ve sevilmek, ‘kötüyü’ dışlanmak ve önemsenmemekle ilişkilendiriyor. Hele ki; her istediği satın alınıp, şımartılan çocuklar, büyüdüklerinde bile evrenin merkezinde kendilerinin olduğunu düşündükleri için; bencil, sabırsız, başkalarının ihtiyaçlarına duyarsız, duygusal açıdan çocuk kalmış yetişkinlere dönüşüyorlar.
Aileden sonra okul çağında bu sefer çocuklarda sevilme arzusunun yanı sıra ‘başarı kültü’ ve ‘statü endişesi’ ön plana çıkıyor. Başarıları başkalarıyla kıyaslanan, diğerlerini rakip olarak görmeye teşvik edilen, yarışmacı hevesleri kaderlerini belirleyen, üç saatlik sınava geleceği endekslenen çocuklardan ne bekleyebiliriz ki?
‘Ağaçları yaşken eğen’ okullarda, kapitalist sisteme uyumlu şekilde rekabetçi, bireyci, otoriteye itaatkâr ve ikiyüzlü yetişen çocuklar!
Okulda öğretmenine, askerde komutanına, işte amirine boyun eğen birey, güçlü olunca; ‘ben de başkalarına emredeceğim’ motivasyonuyla bunu yapıyor! İnsanlar arası ilişkiler hep bir güç savaşımından besleniyor! Çocuk ebeveynine, kardeş abi ya da ablasına, eşler birbirlerine karşı; ‘benim üzerimde otorite kuramazsın’ diyerek ‘özgürlüğünü’ ilan ederken, sistematik hale gelmiş, kapitalizmin tahakkümündeki otoriteye itaatten rahatsız bile olmuyorlar!
Okulda öğrenilenlerin çoğu, sadece bir sonraki aşamaya geçmemizi sağlayacak sınava yönelik ezberlediğimiz, sınav bitince unuttuğumuz bir sürü gereksiz bilgi! Neden kimse çocuklarının hayatından, 11-15 yılın okullarca heba edilip, bu kadar kıymetli zamanların çalınmasına itiraz etmez ki? Hatta tam tersine en iyisine gönderip, ayrıcalıklı çocukları olsun ister? Kariyer için mi?
İnanın okul bitince de kendi zamanımıza sahip ol(a)mayacağız! İş bulacak kadar şanslıysak, büyük bir ihtimalle sevmediğimiz bir işte haftanın altı günü, ‘esnek çalışma saatleri’ne razı olup, bizi zar zor geçindirecek kadar para kazanacağız! Ama başımıza bağlanmış ‘başarı havucu’ bizden hep bir adım önde olacak ve dünyaya at gözlüğümüzle bakarak kariyerimizde yükselme, daha iyi bir iş bulma, daha çok tüketme, bir gün yırtabilme, yani köşeyi dönebilme hayalleri kuracağız!
Bu arada, esnek çalışma saatleri demişken, heveslenmeyin! Çalışma saatleriniz size ait değil! İş ilanlarında sıkça rastlanan; ‘esnek çalışma saatlerine uyumlu, memur zihniyetine sahip olmayan çalışma arkadaşı’ arayanlar kendilerine; ihtiyaç duyduklarında çalıştırabilecekleri, fazla çalışıldığında sorun çıkarmayacak, ek mesai talebi olmayan, çalışırken en iyi performans ücrette ise en aza razı olacak ‘uyumlu’ arkadaşlar arıyorlar, bilesiniz!
Aileden, okuldan itaatkâr bir fert olarak, ‘toplumsallaşarak’ mezun olanlar için artık yeni aşama işyeridir. Bu aşama üretmek, kazanmak, tüketmek üzerinden şekilleniyor. Oysa kadim toplumsallaşma kurumu ailenin buna itiraz etmesi ve hayatımızda 150 yıldır olan zorunlu eğitimle, 250 yıldır varolan ücretli iş olgusuna nefer yetiştirmekten vazgeçmesi gerek!
Çünkü diğer çalışanlarla rekabet, kendini üstlerine beğendirme çabası, hiçbir yaratıcı faaliyette bulunmadan ve nefes almadan çalışarak geçen anlamsız günlerin sıkıntısı insanın tüm karaterinde belirleyici oluyor!
Bunlar kendi seçimlerimiz değil, en yakınımızdakiler bile ‘zamanın gereklerine’ göre, başkaları için yaşamamızı tavsiye ettiğinin farkına bile varmadan, bizi yönlendiriyor! Sonuç hayatlarımıza konulan ipoteklerle sürdürülen bir yaşam!
Kaldı ki; zorunluluktan yapmamız gereken işleri yaptıktan sonra geriye kalan zamanın bir bölümü, zorunlu işleri yerine getirebilmemiz için gerekli olan dinlenme, rahatlama ve bakıma harcanıyor. Sahip olduğumuzu söylediğimiz ‘boş zaman’a bile ipotek konulmuş durumda!
Böylece kapitalist toplumda hayatının büyük kısmının kendi kontrolünün dışında olduğunu gören birey, güçsüzlük hissi olarak algıladığı özerklik eksikliğini telafi etmek için, özel alana daha doğru ifadeyle tüketime yoğunlaşıyor. Tükettikçe var olduğu yanılgısıyla!
Oysa sorunun çözümünü sistemi değiştirmekte değil de kendini değiştirip sisteme adapte etmekte arayan birey; gittikçe kendi içine dönüp, kişisel gelişim kitaplarından, antideprasan ilaçlardan ya da terapilerden medet ummaya başlıyor!
Kapitalizm diğer insanları, ya önünde sınavı kazanmak zorunda olduğumuz bir ‘yargıç’, ya da yenilgiye uğratılması gereken bir ‘rakip’ olarak algılatır. İki durum da tehdit olarak görülerek, insanlarda güvensizliğe yol açmakta!
Son zamanlarda tüketim çılgınlığının, teşhirciliğin, gösteriş merakının ne kadar arttığını görmemiz gerek! Her gün maruz kaldığımız binlerce reklam, bize sürekli bir şeylerimizin eksikliğini hatırlatıyor. Oysa kaliteli tüketince daha renkli, cool, çılgın ve mutlu bir hayatımız olmayacak! Ne tüketeceğimizi seçince, kendi zevklerimizi belirleyince, kimliğimizi özgürce oluşturmuş olmayacağız! Sürekli tatmin talep eden, huzursuz tüketici tipinden kurtulamazsak, oyun ve eğlenceden ibaret dünya hayatı helakımıza sebep olacak! Esenlik yurdunun tarlası olması gerekirken, Allah muhafaza!..


