Shady Ibrahim’in Middle East Eye’da yayınlanan makalesi:
Savaşta, taktiksel hareketler stratejik hedeflerin gerçekleştirilmesini sağlarken, stratejik manevralar operasyonel aksiliklere yol açabilir. Bu, özellikle Husi güçlerinin Mokha şehrine girmesinden sonra, Yemen’deki son çatışmaları anlamanın belki de en net yoludur.
Bir savaşı bölgesel ve stratejik bir bakış açısıyla yöneten zihniyet, savaşa yerel bir bakış açısıyla yaklaşan zihniyetten temelden farklıdır. Bu, Husi’ler, Suudi Arabistan tarafından desteklenen gruplar ve Birleşik Arap Emirlikleri tarafından desteklenenler dâhil olmak üzere Yemen’deki savaşan taraflar arasındaki en önemli ayrım olabilir.
Mokha ve kıyı şeridine yakın adalar, iki bölgesel gücün desteklediği yerel bir egemenlik çatışması kapsamında bir şehrin kontrolü için yapılan basit bir belirleyici mücadele olarak değil, bir rota ve deniz geçitleri ağı üzerindeki mücadelenin bir parçası olarak değerlendirilmelidir.
Şehrin önemi, coğrafi konumu veya liman tesislerinin çok ötesine uzanmaktadır. Bu önemi, Taiz’i kıyıya bağlayan ikmal yolunu, batı kıyı şeridini, Dhubab’a giden yolları ve nihayetinde Bab el-Mandeb Boğazı’nın Yemen tarafını da kapsamaktadır.
Bu ilerleme, Taiz’i ve Yemen’in iç kesimlerini batı kıyısına bağlayan en önemli ikmal yollarından birini kesmektedir. Bu durum, Mokha’nın kaybının Yemen içinde neden askeri sonuçlar doğurduğunu açıklamaktadır.
Bölgesel açıdan bakıldığında, Husi güçlerinin ilerleyişi İran ve müttefiklerinin etkisinin genişlemesini temsil etmektedir. Bu güçlerin iki stratejik su yolu üzerinde baskı uygulama kabiliyeti, jeopolitik, stratejik ve askeri dengeyi ABD, İsrail ve müttefikleri aleyhine İran lehine kaydırmaktadır.
Şu anda yaşanmakta olan olaylar, Suudi Arabistan ve ortakları tarafından desteklenen Yemenli güçlerin operasyonel hatlarında yaşanan örgütsel bir çöküşü de yansıtmaktadır.
Mokha’nın düşmesi, artık batı kıyısındaki Husi karşıtı güçler için sadece taktiksel bir gerileme olarak nitelendirilemez. Sonraki savaş alanı gelişmeleri – özellikle Bab el-Mandeb Boğazı’na doğrudan bakan Dhubab’a Husi güçlerinin ulaşması – çatışmayı bir şehir ve liman üzerindeki mücadeleden, dünyanın en önemli deniz ticaret yollarından birine kara ve denizden erişim için verilen doğrudan bir mücadeleye dönüştürdü.
Stratejik sonuçlar
Bu nedenle Mokha’nın düşmesi, stratejik sonuçları olan taktiksel bir gelişmedir ve Yemen Savunma Bakanlığı’na bağlı güçlerin yanı sıra Suudi Arabistan ve BAE tarafından desteklenen grupların kırılganlığını ortaya koymaktadır.
Savaşın operasyonel gidişatını belirlemek için henüz çok erkendir. Husi ilerleyişi, Suudi Arabistan, ABD ve belki de İsrail’den sert bir tepkiyi tetikleyebilir. Suudi güçleri, Mokha havaalanına hâlihazırda hava saldırıları düzenlemiştir.
Bu nedenle durum üç düzeyde incelenmelidir. Birincisi, toprak ve savaş alanının kontrolüyle ilgilidir. İkincisi, Bab el-Mandeb yakınlarındaki kıyı şeridini deniz ticaretini tehdit etmek ve savaş gemileriyle uçak gemilerini hedef almak için bir platform olarak kullanma yeteneğidir. Üçüncüsü ise, İran ile muhalifleri arasındaki daha geniş kapsamlı bölgesel çatışmada Bab el-Mandeb’in bir baskı aracı olarak kullanılmasıdır.
Her bir düzey, savaşın yerel ve bölgesel gidişatını değerlendirmek ve sonuçlarını hem stratejik hem de taktiksel açılardan anlamak için farklı bir bakış açısı sunmaktadır.
Operasyonel açıdan Husi güçleri, savaş alanında birkaç önemli hedefe ulaşmıştır. Bunlardan ilki, daha önce kaybedilme riski taşıyan Hudeyde’nin güneyindeki bölgeler üzerindeki kontrolü sağlamlaştırmak olmuştur. İkincisi ise Taiz ile batı kıyısı arasındaki ikmal hatlarını zayıflatmak ve böylece iç kesimlere doğru ilerlemenin önünü açmak olmuştur.
Mokha’nın ele geçirilmesi, aynı zamanda Husi karşıtı güçlerin kullandığı bir komuta ve ikmal merkezinin de ele geçirilmesi anlamına gelmiştir. Perim Adası’na doğru ilerleme ve Bab el-Mandeb’e doğrudan yaklaşımlar, bu önceki kazanımların ardından gelmiştir; bu da Husi’lere, deniz trafiği üzerinde tam fiziksel kontrol sağlamasalar bile, gözetleme, baskı uygulama ve tehdit yayma konusunda daha büyük bir kapasite kazandırmıştır.
Husi karşıtı kamp tarafından başlatılan taarruz, Taiz, Hudeyde, el-Dale, el-Bayda, Marib, Şabva ve el-Cevf’i kapsayan karmaşık, çok cepheli bir kampanyanın parçasıydı. Bu kampanyanın görünürdeki amacı, Husi güçlerini yıpratmak ve kuvvetlerini yalnızca batı kıyısına yoğunlaştırmalarını engellemekti.
Silahlı Çatışma Konum ve Olay Verileri projesi, 3-7 Eylül tarihleri arasında yaşanan beş günlük tırmanışta 276 kişinin öldüğünü tahmin etti.
Oysa bu operasyonlar ve taktikler, Suudi Arabistan ve müttefiklerinin, özellikle bölgesel düzeyde tutarlı bir askeri strateji oluşturmada büyük bir başarısızlık yaşadığını ortaya koydu.
7 Ekim 2023’ten bu yana Husi’lerin operasyonel yetenekleri ve hedef belirleme hassasiyetleri, kayda değer bir etkinlik sergilemiştir. Ancak Suudi Arabistan bu dersden ders çıkarmamış görünüyor; bunun yerine stratejisini iyimser ve yanlış değerlendirmeler üzerine inşa ediyor.
Yaklaşan İsrail ve ABD seçimlerinden önce Husi karşıtı operasyonu başlatma kararı, askeri stratejinin siyasi boyutunun İran karşısında net hedeflere hizmet etmediğini de göstermektedir. Aksine, bu zamanlama, Yemen’e doğrudan müdahil olmaya daha hazır görünen ABD ve İsrail arasında artan uyumu ile çakışmıştır.
Bu saldırı, geçen ay Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan tarafından imzalanan Mekke savunma anlaşması için de gerçek bir sınav niteliğindedir.
İvmeyi test etmek
Dhubab’a doğru yapılan hızlı ilerleme, Ensarullah (Husi’ler) için operasyonel bir başarı olsa da, grubu daha zorlu bir sorunla karşı karşıya bırakmaktadır: Savaş alanındaki ivmeyi sürdürülebilir bir kontrol haline getirebilecekler mi?
Güneye doğru ilerledikçe ikmal hatları uzarken, mevzileri hava saldırılarına, deniz operasyonlarına ve karşı saldırılara karşı daha savunmasız hale geliyor. Mokha ve Dhubab’ı kontrol altına almak, sadece askeri bir taarruz yürütmekten öte, yeni bölgeleri yönetmeyi, yolları, limanları ve altyapıyı güvence altına almayı ve yerel halkla ve yerinden edilmiş topluluklarla ilgilenmeyi de gerektiriyor.
Suudi Arabistan’ın Mokha havaalanına düzenlediği saldırılar, muhtemelen Husi’lerin kuvvetlerini, insansız hava araçlarını ve mühimmatlarını toplama amacıyla kullanabilecekleri altyapıyı imha etmeyi amaçlıyordu.
Suudi Arabistan destekli kuvvetlerin Mokha’dan çekilmesi, amaç kuvvetleri korumak ve yeniden düzenlemek olsaydı taktik açıdan mantıklı olabilirdi. Ancak bu hamle, Husi’lere hızlı bir ivme kazandırarak savaşın Bab al-Mandeb’e doğru kaymasına yol açtığı için siyasi ve askeri açıdan maliyetli olmaya devam ediyor.
Temel sorunlardan biri, Husi karşıtı kampın tek bir güç değil, çıkarları kısmen örtüşmekle birlikte tam olarak uyuşmayan çeşitli aktörlerin bir araya gelmesinden oluşmasıdır. Bu kamp, uluslararası alanda tanınan yetkilileri, Tareq Saleh liderliğindeki Ulusal Direniş Güçleri’ni, Taiz merkezli oluşumları, güney güçlerini ve çeşitli kabile ve yerel aktörleri içermektedir. Ayrıca, Yemen konusunda farklı vizyonlara sahip olan Suudi Arabistan ve BAE de bu kampın bir parçasıdır.
Bazı güçler merkezi devletin yeniden kurulmasına odaklanmıştır. Diğerleri güneyin özerkliğini korumaya çalışırken, bir kısmı ise öncelikle limanlar, kıyı şeridi ve yerel nüfuzla ilgileniyor.
Çatışma Bab el-Mandeb’e ne kadar yaklaşırsa, bu bölünmelerin bedeli o kadar artıyor.
Dolayısıyla belirleyici soru, sadece Husi karşıtı güçlerin grubun ilerleyişini durdurup duramayacağı değil, aynı zamanda siyasi bölünmeleri ve bölgesel destekçileri arasındaki rekabeti aşabilecek birleşik bir saha komutanlığı kurup kuramayacaklarıdır.
Değişen güç dengesi
Husi güçlerinin Dhubab’a ulaşması ve Bab al-Mandeb’e doğru ilerlemesi, özellikle İran’ın Hürmüz Boğazı üzerinde önemli bir etki gücüne sahip olması nedeniyle, Suudi Arabistan’ın petrol ihracatı için daha az aksaklık yaşayan rotasını tehdit etmektedir. Bu nedenle Riyad, her iki su yolunda da kısıtlanmaktan kaçınmak için doğrudan müdahale etmek zorunda kalabilir.
Axios tarafından yayınlanan bir rapora göre, Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, ABD Başkanı Donald Trump’tan Husi’lere karşı hava saldırıları düzenlemesini istedi, ancak Trump şimdilik doğrudan askeri müdahaleyi reddetti. Washington’un bunun yerine Suudi Arabistan’a istihbarat ve hedef belirleme verileri sağlamaya hazır olduğunu ifade ettiği bildirildi.
Bu durum, Suudi Arabistan’ın operasyonlarına yönelik uluslararası desteği genişletmek istediğini, ABD’nin ise rolünü seyrüsefer özgürlüğünü korumak ve savaş dışı yardım sağlamakla sınırlayarak Yemen’de yeni bir cephe açılmasını önlemeyi tercih ettiğini gösteriyor.
Muhammed bin Selman’ın talebi, Suudi Arabistan’ı fiilen 2015’teki Yemen savaşının ilk günlerine geri döndürüyor. Biden yönetiminin bu çatışmayı kendilerine karşı bir koz olarak kullanmasından acı bir ders alan Suudiler, şimdi pek bir şeyin değişmediğini görüyor; Trump’ın desteğine güvenmek artık bir seçenek değil.
Sonuç olarak, Husi milisleri Suudi topraklarının derinliklerindeki enerji altyapısına ağır darbeler vurabilir ve Suudileri, tıpkı geçmişte olduğu gibi, mevcut durumu isteksizce kabul etmeye zorlayabilir.
BAE için Mokha’nın düşmesi, Yemen’in batı kıyısı boyunca yatırım yaptığı modele doğrudan bir darbe niteliğindedir: limanları ve deniz yollarını koruyabilecek yerel ortakları desteklerken, aynı zamanda Husi milisleriyle de mücadele etmek.
Bu durum, Abu Dabi’nin kurduğu kıyı etki ağının sürdürülebilirliği ve bu ağa bağlı güçlerin, sürekli mali ve askeri destek olmadan savaşmaya devam edip edemeyeceği konusunda soru işaretleri yaratmaktadır.
Ancak belki de en önemli soru, sahadaki savaş etkinliğini şekillendirmede ideolojinin rolüyle ilgilidir. Saleh’in güçleri farklı kamplar arasında gidip gelmiş, bu da onları tutarlı bir vizyona ve bölgesel bir siyasi projeye sahip Husi hareketi karşısında parçalanmış ve savunmasız bırakmıştır.
Daha büyük tehlike
Mısır açısından Husi ilerleyişi, boğaz için neredeyse kalıcı bir tehdit oluşturabilir. Bu durum, daha fazla geminin Ümit Burnu’ndan dolaşmaya zorlanmasına yol açarak Süveyş Kanalı’ndaki trafiği azaltabilir ve kanalın gelirlerine zarar verebilir.
Ancak asıl tehlike, bir paramiliter grubun geçiş maliyetlerini artırabildiği, hangi gemi kategorilerinin hedef alınabileceğini belirleyebildiği ve ticaret ile enerji akışlarına sürekli değişen riskler dayatabildiği bir güvenlik ortamının normalleştirilmesinde yatmaktadır.
Husi’ler, Suudi Arabistan ile bağlantısı olmayan gemilere saldırılmayacağını ısrarla belirtse bile, deniz taşımacılığı ve sigorta şirketleri kararlarını yalnızca siyasi güvencelere değil, risk düzeylerine dayandırmaktadır.
Buna karşılık İran için, Tahran bu operasyonu doğrudan yönetmemiş olsa bile, Husi güçlerinin ilerleyişi stratejik bir kazanç teşkil etmektedir. Bab el-Mandeb kıyılarında müttefik bir gücün bulunması, İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğini aksatma kabiliyetiyle birleştiğinde, Tahran’a Arap Yarımadası’nın her iki ucunda da baskı uygulama imkânı sunmaktadır.
Böylelikle İran, boğazı kapatma ya da buraya konvansiyonel kuvvetler konuşlandırma konusunda doğrudan sorumluluk üstlenmeden, Husi’lerin uyguladığı baskıdan faydalanabilir.
Mokha’nın düşmesinin ardından İran Dışişleri Bakanlığı, Suudi Arabistan’ı Husi kontrolündeki bölgelere uyguladığı ablukayı sona erdirmeye ve müzakerelere dönmeye çağırdı. Bu, İran’ın daha geniş kapsamlı yaklaşımını yansıtmaktadır: açık bir savaşa girmeden stratejik kazanımları güvence altına almak ve pekiştirmek; böylece elde ettiklerini korurken bir sonraki çatışma aşamasına hazırlanabilmek.
Tüm bunlar, hâlihazırda enflasyon ve büyük krizlerle boğuşan uluslararası ekonomi için olumsuz sonuçlar doğuracaktır.
Bab el-Mandeb’in kaybı, önemli bir jeopolitik darboğaz yaratarak enerji fiyatlarını yükseltecek, petrol ve doğalgaz ihracatını geciktirecek, deniz sigorta primlerini artıracak, gemilerin Ümit Burnu’ndan dolanmasına neden olacak ve tedarik zincirlerini ve konteyner ticaretini aksatacaktır.
* Shady Ibrahim, İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi İslam ve Küresel İlişkiler Merkezi’nde (CIGA) araştırma görevlisidir.


