İkindi vaktiydi. Mahallede bir o yana bir bu yana koşturan çocukların cıvıltılılarını saymazsak sakin bir gündü. Kadınlar evlerin bahçelerine kurdukları geniş kazanlarda kaynattıkları sularda yıkadıkları çamaşırları iplere asmış kurumaya bırakmışlardı. Sokakta belli belirsiz bir deterjan ve sabun kokusu kesif rutubet kokusuna karışmış yoldan geçenlerin zihinlerini yokluyordu.
Hatice, evden sabah erken saatlerde çıkmış iki otobüs ile ancak ulaşabildiği uzak bir semtte temizlik işine gitmişti. Her pazartesi ve çarşamba günleri temizlik için gittiği bu adreste hatırı sayılır zenginlerin yaşadığı apartmanlar vardı. Yenice baş gösteren bu kocaman evlerin yaşantısına özenen gecekonducular için erişilmesi uzak bir dünyanın yapılarıydı bunlar. Evlere temizliğe gitmek diye bir şey adet olmuştu bu apartmanların ortaya çıkmasıyla. Kadınlar, kendi evlerinin o yıkık dökük olmasına bakmaksızın her gün sabahtan akşama kadar bir köşesini ayağa kaldırıp temizlik yapan kadınlar. Temizlik üstüne temizlik yapıyor gibi olmamak için yaptığı aynı işe bahar temizliği, bayram temizliği gibi farklı adlar vererek temizliği ardı arkası gelmeyen bir sürece çeviren kadınlar…
Önceleri pek bir yadırgandı bu temizliğe gitme işleri. Hele hele mahallenin laf sahibi büyük ablaları tarafından temizliğe gidenler için hep küçümseyici sıfatlar kullanıldı. Ağza alınmaz ithamlar da olmadı mı, oldu tabii ama gel zaman git zaman öylesine yayıldı ki bu iş; özellikle de gelen paranın miktarı duyuldukça taliplisi çoğaldı. Çeşme başlarında, önlerinden geçip temizliğe gideni gören o başı yazmalı hanım ağaların hepsi gün geldi ‘yok mu bize de bir temizlik kapısı’ der oldular.
Her işte olduğu gibi bu işte de cevval olup gözü açık olanlar işlerini yollarına koyup kendilerini gittikleri yerde sevdirdiler ve iyi zengin ailelere kapılandırlar. Zamanla bu işin komisyonculuğunu yapan Zöhre’ler bile çıktı ki bu aracılar gider, o çık çık bitmez apartman katlarını tek tek arşınlar, temizlikçi arayanların çetelesini tutar, mahalleye dönmesiyle de elindeki adresleri parasıyla kadınlara satarlardı.
Her şey yolunda da gidiyordu. İyi işti, güzel işti hatta bir gün akşamüzeri bütün mahalleliye yayılan o felakete kadar herkesin peşinden koştuğu bir işti. O gün yaşanan o olay dilden dile yayılmıştı yayılmasına ama kimseler daha ertesi gününde bir daha ağzına bile almamıştı bu olayı. Bilmem anlatılır mı hala mahalleye yeni gelip iki kazma vurarak gecesine iki göz oda konduran yeniyetmelere bu olay?
Bir Hafize vardı. Yirmisinde yenice evlenmiş bir taze gelincikti. Mahalleye yeni gelmişlerdendi. Haydar adında bir zalimi sevmiş çekip gelmiş onun aklına uyarak buralara. Haydar, zalimdir haşindir ya bir o kadar da düşkündür bu kıza, çok sever. Üstüne titrer, o denli de kıskanır. Kız da evim dediği o iki göz tuğla birikintisiyle; eşim dediği bu insan irisine delicesine bağlıdır.
Bir gün mahalleli kadınlar aklına girerler kızın, onu Haydar’dan izinsiz habersiz temizliğe götürürler. Haydar’ın ruhu duymaz bu işi. Bir gün iki gün derken kız bir gün elinde bir avuç para gece yarısı açar bu meseleyi Haydar’a. Hafize daha derdini tam diyemeden içini açamadan, küplere binen Haydar’ın hışmına uğrar. Haydar, sonrasında yüreğini parçalayacak bir iş yapar, kıza el kaldırır. Zaten çok zayıf olan Hafize’nin yüzünden kanlar akmaya başlar. Halının üzerine saçılır paralar. Odanın bir köşesinde Hafize yüzünden akan kanı durdurmaya çalışırken; olduğu yerde konup kalan Haydar’a bakar. Adam bin pişmanlık içinde tokat atan eline bakar. Gözleri hareketsizdir. Çalıştığı halde, meyve sebze kasalarını, küfeleri taşımaktan nasır tutmuş bu eller; çıkan kavgalarda kiminin kaşını, kiminin gözünü patlatan bu eller şimdi ettiği işten duyduğu pişmanlıkla titremektedir. Ve ‘ya ona bir şey olsaydı’ korkusuyla için için kendine kızmaktadır.
Odadaki sessizliği bozan Hafize oldu. “Yüklüyüm ben” dedi. Haydar evden çıktı. Zifiri karanlıkta sokaklar arasında ağlamaya başladı. Elektrik henüz gelmemişti bu mahalleye, onun için yolda yürüyenlerin sadece ayak sesleri duyulurdu. “Kimdir o?” diye seslenerek, sesin sahibinin kim olduğu öğrenilirdir. Ağlamak Haydar gibilerine yakışmaz bir iş gibi gözükürdü. Herkes adam irisi bu heriften korkardı. “Bu kız bu adama nasıl varmış, hayret” derlerdi. Fakat işte şimdi o adam, karanlığın ortasına çocuklar gibi ettiği işin pişmanlığını dökmekteydi. Sevgi, onun yüreğindeki en mahrem duyguydu. Bunu tek gören de Hafize olmuştu. Haydar’ın duyduğu pişmanlığın gerekçesi de bu olsa gerekti: Hayatındaki teki incitmişti.
Eve döndüğünde idare lambasının gazını açtığında Hafize’yi bıraktığı yerde oturur gördü. Gitti yanına yaklaştı, onu arkasından kavrayarak kollarının arasına aldı ve sımsıkı sarıldı. Elleriyle kadının karnını okşadı. “Hafizem.. bebem..” dedi. Sustu. Onun kolları arasında kalan Hafize, içini çekerek gözyaşlarını sildi. İdare lambasının feri sönünceye kadar öylece kaldılar.
Ertesi gün, mahallenin aklı evvellerinden ebe olarak bilinen Zeliha kadın kıza düşük yaptığını söyledi. Haydar’ın elinden miydi yoksa kendince miydi? Bilinmez ama düşük olduğu kesindi. Akşamına öğrendi Haydar durumu. Kız üç gün konuşmadı onunla. Bu üç gün, üç asırlık bir işkence gibi geçti Haydar’ın üzerinden. Üç gün sonrasında ise artık her şey sanki bir anda değişmiş gibiydi. Hafize, konuşmayıp sustuğu o üç gün içinde neler düşündü kafasında neler kurdu bilinmez ama bir anda olup olmadık her şeye gülen, tanıdığı tanımadığı herkese sataşan bir kız olup çıktı. Çoğu akşam Haydar işten geldiğinde evin kapısını açık bulur içeri girdiğinde de kimseyi göremezdi. İlk gün arayıp sormadığı kimse kalmadı mahallede ama Hafize’den haberi olan kimsecikler yoktu. Uzun arayış sonrasında onu mahallenin çok uzağında bir arsanın ortasında oturmuş yavru köpekle oynarken buldu. O zalim olarak anılan, mahallede ve halde herkesin ürktüğü Haydar, şimdi ne edeceğini bilemeyen bir çocuk gibiydi. Çöktü kızın yanına oturdu, hiçbir şey söylemeden gözleriyle Hafize’sine bakakaldı öylece. Onu bulmuş olmanın sevincini yaşıyordu belki ama bundan sonrasında artık ne yapacağını bilemiyor olmanın çaresizliğiyle olduğu yerde yutkunup duruyordu.
Güneş batmaya yakındı. Günün son ışıkları ağaç dallarının arasından akıp giderken, kız başını kaldırıp Haydar’a baktı. Arsız bir gülüş savurdu adama karşı. Gözleri bir farklı bakıyordu. Haydar’ın bakışları da onun üzerindeydi. İlk konuşan kadın oldu, âdeta nerede olduğunun ve ne yaptığının farkına varırcasına baktı etrafına, kaşlarını çattı ve “sobanın feri azalmıştır” dedi. Haydar kolundan tutarak kaldırdı onu ve doğruca evlerine gittiler.
Hafize’nin hali hal değildi. Günden güne de kuruyup gitti, gazel yaprağı gibi. Haydar ne edeceğini bilmez bir hâlde kendince çareler arıyordu. İki gün işe gitmeden yanında kaldı karısının lakin bunun kız için bir faydası olmadığı gibi günün her saatinde Haydar’ı evde gördükçe daha da hırçınlaştı. Etti edemedi Haydar, başına gelecekleri bildiği halde kızın anasına gizliden haber yollamaya karar verdi. Ya mektup yazdıydı ya da köye giden bir ahbaba anlattıydı durumu. Aradan bir hafta geçti gelen olmadı. Haber ulaşmadı mı diye dellendi Haydar. Haftanın üstüne iki gün daha geçince kızın ana evinden bir cümlelik yanıt geldi: “Bizim Hafize deyi bir kızımız yoktur.”
Haydar’ın gücü de sabrı da tükenmişti. Komşu kadınlar eve yemek taşıyor, çamaşır yıkıyor, sobayı yakıyor; sahipsiz gördükleri bu yavrucağa biricik Hafizelerine göz kulak oluyorlardı ama el elin kahrını kaç gün çeker? Bir çare olmalıydı. Doktora gitmek çare olur muydu acaba? Yoksa bir hocaya mı göstermeliydi? “İkisini de dene ulan ne kaybedersin” dediler bir gün ona, cebine de biraz para sıkıştırdılar.
Haydar, halden çıkıp bir iki adrese uğrayacak adı sanı bilinir bir hocanın adresini soracaktı. Akşamı zor etti koşar adımlarla gitti denilen yere bir aracı buldu ve adresi kâğıda yazdırdı. Cebindeki adresten “bir umut Allah’ım” diye güç bulmaya çalışıyordu. Uykusuz gecelerinin hiç birisi için şikâyet etmiyordu Haydar. Hâlâ attığı tokadın pişmanlığını duyuyordu.
Eve dönerken önünden geçtiği şekerlemeciden bir kese kâğıdına renk renk akide şekerleri koydurttu. Hafize’m severdi, diye düşündü. Cebindeki adresten mutlaka bir sonuç alacaklarına inanarak gidiyordu evine. Eve yaklaşınca dumanın tütmediğini gördü, sobanın yanmadığını, kapının yine açık olduğunu…


