Çevresel Doktrin 3.0: İsrail’in Çevreleme Doktrininin Evrimi
Doç. Dr. Necmettin Acar / Fokus+
İsrail’in güvenlik stratejileri, kuruluşundan bu yana bölgesel denge arayışının bir iz düşümü olarak gelişti. David Ben-Gurion’un şekillendirdiği “Çevresel Doktrin” (Peripheral Doctrine) Arap dünyasını doğrudan karşılaşmayla yıpratmaktansa, Arap olmayan veya Arap-İslam dünyasıyla gerilim yaşayan aktörlerle kurulan ittifaklar vasıtasıyla bölge dışından kurulan bir ittifak kuşağıyla izole etme ve kuşatma fikrine dayanıyordu. Bu strateji, yeni kurulan İsrail devletinin içsel endişelerini ve coğrafi yalnızlığını aşma gerekliliğiyle meşruiyet kazandı. Ne var ki pratikte coğrafi yakınlık, ideolojik farklılıklar ve bölgedeki hızlı dönüşümlerin yol açtığı kırılganlıklar bu dengeleme stratejisini zorlu meydan okumalarla karşı karşıya bıraktı.
Son seksen yılda yaşanan büyük siyasal kırılmalar -1979 İran İslam Devrimi, Etiyopya’daki rejim değişimleri ve Türkiye ile çevresindeki dalgalanmalar- Ben-Gurion’un “dış halka” stratejisinin temelini sarsmıştı. Ben Gurion sonrasındaki İsrail yönetimleri, aynı vizyonu korumaya çalışsalar da doktrini her seferinde güncellemek zorunda kaldılar. Doğrudan devlet düzeyinde dostluk kurulamadığı dönemlerde, etki sağlamak için azınlıklar, terör örgütleri ve örtülü ilişkiler devreye sokuldu. Ancak bu tekrar eden yaklaşım, komşu Arap ve Müslüman ülkelerle barış içinde yaşama olasılıklarını göz ardı ettiği için İsrail’in revizyonist siyasetinin düşmanlıkları yönetmek yerine daha da derinleştirebileceğini gösterdi.
Son dönemde yaşanan bazı gelişmeler İsrail’i çevresel stratejisini yeniden düşünmeye mecbur bırakıyor. Bu doğrultuda İsrail’in Hindistan, Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), Etiyopya ve Somaliland gibi aktörlerle kurduğu yakınlıkla yeni dış halkalar üzerinden bölgede etki tesis etmeye çalıştığı söylenebilir. Ancak önceki iki versiyonun tarihsel olarak gözler önüne serdiği bir gerçek var: kısa vadede elde edilen kazanımlar uzun vadede erozyona uğruyor. İsrail’i “revizyonist tehdit” olarak algılayan aktörlerle baş etme gayreti, Tel Aviv’i gittikçe kendi coğrafi ve demografik temellerinden uzaklaşmaya ve etkinliğini seyreltmeye itiyor. Bu da İsrail’in güvenliğinin zaman içinde gittikçe zayıfladığı bir döngüyü ortaya çıkarıyor.
Çevresel Doktrin 1.0: Kuruluş mantığı ve ilk çevreleme denemeleri
İsrail’in kuruluş döneminde David Ben-Gurion ve çevresindeki siyasi elitler ülkenin güvenliğini stratejik bir ön kabul üzerine inşa ettiler: Arap dünyasıyla doğrudan yüzleşme kaçınılmazsa, Arap dünyasını dışarıdan çevreleyen ve “düşmanın” etkisini kıracak dış halkalar kurulmalı. Bu mantık, ideolojik ve jeopolitik olarak “dışarıdan ittifak halkası” kurma arayışına dönüştü. İran, Etiyopya ve dönemin şartlarına göre Türkiye gibi devletlerle ilişkiler bu politikanın araçları olarak görüldü. Ben-Gurion’un zihnindeki çevreleme hem askerî hem siyasi izolasyonun kırılmasına yönelik pragmatik bir çaba olarak okunmalı.
Ancak 1979 İran İslam Devrimi, Etiyopya’daki rejim değişimleri ve Türkiye iç siyasetindeki kırılmalar, Çevresel Doktrin 1.0 mantığının temel varsayımlarını çökertti. İran’ın devrimle birlikte yaşadığı radikal dönüşüm ve bölgesel etkinliğinin değişimi, İsrail’in “dışarıdan halkalar”la çevreleme planlarını işlevsiz kıldı. Etiyopya’daki rejim kırılmaları ve Türkiye’nin içeride yaşadığı değişimler de benzer şekilde İsrail açısından “güvenilmez” müttefikler yarattı. Sonuç: Çevreleme Doktrini 1.0 başarısız oldu ve Tel Aviv yeni çözümler aramak zorunda kaldı.
Çevreleme Doktrini 2.0: Vekil ağları üzerinden bölgesel denkleme
1980’lerden itibaren İsrail çevreleme mantığını revize etti. Çevreleme Doktrini 2.0 olarak adlandırılabilecek bu evrede doktrin, “rejimleri dışarıdan kuşatmak” yerine, “düşman” sahaları içinde etki tesis etmeye, bazı azınlıklarla, gayriresmî aktörlerle ve terör örgütleriyle ilişkiler veya dolaylı destek mekanizmaları kurmaya doğru kaydı. Bu yaklaşımın mantığı, doğrudan devletler arası ittifak kurmanın zorlaştığı bir ortamda bölgesel denklemi değiştirecek içten ve dönüşken kırılma noktaları yaratmaktı. Somut örnekler olarak, İsrail’in bölgedeki terör örgütleriyle kurduğu yakın ilişki ve iş birliği sayılabilir.
Fakat 2.0’ın da birçok dış şok ve askerî-politik gelişme karşısında sınırları vardı. Türkiye’deki kırılmalar, Suriye’deki karmaşa, Irak’taki güç boşlukları ve Kürt aktörlerin konumlanması gibi dinamikler, İsrail’in vekil/azınlık stratejilerinin öngörülebilirliğini azalttı. Türkiye’nin, Suriye’nin kuzeyinde terör koridoru iddialarına karşı gerçekleştirdiği başarılı askerî operasyonlar, bölgedeki vekil yapıların hareket alanını daralttı. Irak’ta gelişen süreçler nedeniyle Iraklı Kürt aktörlerinin Türkiye ile yakınlaşması, bölgedeki dengeyi değiştirdi. Ve yine Türkiye’nin başlattığı Terörsüz Türkiye ve Bölge siyaseti sürecinde YPG ve PKK’nın kendini feshetmesi ise 2.0’ın araçlarını köklü bir erozyona uğrattı. Kısacası, Çevresel Doktrin 2.0 da zaman içinde işlevselliğini kaybetti. Bu doktrin de hem yerel aktörlerin davranış değişimleri hem de devletler arası yeni gerçeklikler yüzünden sürdürülemez oldu.
Çevreleme Doktrini 3.0: Mekke Anlaşması ve yeniden “Dış Halka”ya dönüş
Günümüzde başlayan yeni güncelleme -burada “Çevreleme Doktrini 3.0” olarak adlandırdığımız çaba- eski ve yeni unsurların bir karışımı olarak okunmalıdır. 3.0’ın karakteri, Mekke anlaşması sonrası bölgesel yeniden konfigürasyonların yarattığı fırsatları dışarıdan halkalarla çevreleme mantığına yeniden dönüştürme girişimidir. Ancak bu kez hedeflenen halkalar farklı. Etiyopya ve Somaliland ile yakınlaşma, Hindistan, Yunanistan ve GKRY ile kurulan bağlar, Mekke sürecinin yarattığı boşlukları ve fırsatları kullanarak İsrail’in “düşman” olarak gördüğü aktörleri çevreleme amacı güdüyor.
Burada kritik nokta şudur: Mekke Anlaşması birçok bölgesel aktörde revizyonist bir algı oluşturdu -bazıları bu mutabakatı bölgesel ittifakları ve normları değiştiren tarihî bir kırılma olarak görüyor. İsrail ise bu kırılmayı lehine çevirmeye çalışıyor. Amacı, dışarıdan örülen bir halkayla bölgedeki dengeyi yeniden şekillendirip, “düşmana” yönelik baskıyı yeniden düzenlemek. Bu bağlamda Etiyopya ve Somaliland’la yakınlaşma Afrika Boynuzu ve Babülmendep hattında Suudi Arabistan’a yönelik jeostratejik etki arayışına işaret ederken, Hindistan’la kurulan yakınlık Pakistan’ı doğudan dengelemeye dönük bir hamle olarak okunabilir. Yunanistan-GKRY eksenine yönelim ve özellikle Yunanistan’la yapılan ve Aşil Kalkanı adı verilen savunma anlaşmaları ise Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye karşı bir çevreleme stratejisinin parçası olarak değerlendirilebilir. Tüm bu politikalar, deniz yolları, enerji iş birlikleri ve askerî-lojistik bağlantılar üzerinden bir etki ağı kurma hedefi taşıyor.
Ancak 3.0’ın doğası ve uygulanabilirliği de tartışmalı. Önceki iki versiyonun çöküşü İsrail’e tarihî bir uyarı verdi: Dış çevreler ve vekil aktörler öngörülemez; bölgedeki denge her an değişebilir. Dahası, bölgesel aktörlerin bağımsız çıkarları ve yerel dinamikler, İsrail tarafından planlanan basit bir “halka” kurulumunu zorlaştırıyor. Mekke Anlaşması sonrası ülkelerin dış politik manevra alanı genişlerken aynı zamanda yeni bağımlılıklar ve riskler de doğdu. Bu da 3.0’ın planlandığı kadar etkili olamayabileceğine işaret ediyor.
Her çevreleme doktrininde dikkat çekici bir eğilim gözlemleniyor: İsrail’in çevresel stratejileri, bizzat kendisinin çevresinde oluşturduğu, “revizyonist tehdit” algısını dengelemek için gittikçe kendi coğrafi ve demografik temellerinden uzaklaşan bir yörünge izliyor. Bu uzaklaşma iki açıdan sorunlu:
İlk olarak; dış halkalar, vekil aktörler veya uzak coğrafyalarda kurulan bağlantılar kısa vadede caydırıcı veya sembolik kazanımlar sağlasa da stratejik derinlikten yoksundur. İlişkiler kişisel liderlik, rejim istikrarı veya ekonomik çıkarlarla sınırlı kalırsa, herhangi bir şokta çöker. Bu, İsrail’in güvenlik pozisyonunun istikrarlı bir güç yerine “değişken ağlar” haline gelmesine yol açıyor. İkinci olarak; çevreleme politikaları, kimi zaman hedeflenen bölgelerde revizyonist ve müdahaleci algılar yaratarak İsrail’i dışarıdan müdahaleci bir aktör olarak gösterir. Bu da hem bölgesel meşruiyetini zedeliyor hem de hedef aktörleri daha radikal ittifaklara itebiliyor.
Sonuç olarak, İsrail’in son seksen yılda güncellediği Çevresel Doktrin’in üç farklı pratiği, kısa vadeli manevralar kadar uzun vadeli stratejik dayanıklılığı da sorgulatıyor. Her yeni versiyon, öncekinin zayıfladığı ya da imkânsızlaştığı gerçeğinin bir göstergesi. Bu da İsrail’in gittikçe kendi coğrafi ve demografik temellerinden uzaklaşıp etki alanını uzak bağlantılara dayandırmasına neden oluyor. Bu eğilim, savunma güvenliğinin mekanik bir güvence sağlamaktan çok, kırılgan bir dengeye dönüşmesine yol açıyor ve çoğunlukla güvenlik, zaman içinde erozyona uğruyor. Çevreleme Doktrini 3.0, Mekke Anlaşması sonrası konjonktürde İsrail’e kısa vadeli fırsatlar sunsa da tarihsel dersler uyarıcı: İttifakların öngörülebilirliği, vekillerin istikrarı ve bölgesel algıların yönetimi belirsizlikler yaratıyor. Her yeni çevreleme denemesi, İsrail’in revizyonist siyasetinin güvenliğini zamanla zayıflatan bir dengeleme halkasına dönüşmesine yol açacaktır.


