Yazı hayatında son derece faal olan fakat bunları yayımlamak yerine yok eden Kübalı bir müntehir, Guillermo Rosales. Elinden kurtulan az sayıdaki kitabından biri ise ne tesadüftür ki o hayattayken yayımlanan ve otobiyografik bir roman olan “Felaketzedeler Evi”dir. Yerel bir edebiyat yarışmasında, 1987 yılında Octavia Paz’ın oyuyla ödül alan, Rosales’in şimdilik Türkçeye çevrilen tek kitabı olan bu otobiyografik roman, Jaguar Kitap tarafından geçtiğimiz Aralık ayında yayımlandı. Toplamda 112 sayfadan oluşan kitabın Rosales’e ait olan asıl bölümü, “Felaketzedeler Evi”, 96 sayfadır. Kalan kısımlarda ise Ivetta Leyma Martinez’in “Guillermo Rosales ya da Entelektüel Öfke” adlı yazısını görüyoruz.
Roman, Rosales’in hayatıyla aynı doğrultuda ilerliyor. Başkarakter William Figuares adında Kübalı bir yazar, devrimden ve komünist rejimden kaçarak birçok Kübalının bulunduğu Miami’ye gelir. Burada akrabaları tarafından güzel bir şekilde karşılansa da garipliği fark edilir ve halasının yanında geçirdiği belli bir süreden sonra “burası iyi gelecek sana” denilerek bir bakımevine gönderilir. Her şeyin farkında olan Figuares bakımevini, kitabın da giriş cümleleri olan bölümde şöyle tanımlar: “Dışarıda bakımevi diyorlardı oraya, ama mezarım olacağını biliyordum ben. Hayattan umudunu kesmiş insanların sığındığı, kıyıda köşede kalmış barınaklardan biriydi. Kaçıklar çoğunluktaydı. Yapayalnız ölsünler, kazananların başına bela olmasınlar diye aileleri tarafından bırakılan yaşlılar da vardı.”
Amerika’da “Boarding Homes” diye geçen bu bakımevlerinde - ruhsal ya da fiziksel sorunu olanların kapatıldığı bu evlerde- Rosales gerçekten de yaşamıştır. Roman da zaten yazarın Amerika’ya gelmesinden beş yıl sonra yazılır. Bakımevlerinde, psikiyatri kliniklerinde, otel köşelerinde geçen bu süreden sonra Amerika hayatını konu ettiği “Felaketzedeler Evi”, onun bakımevinde kaldığı bir süreyi temel alır. William Figuares -ya da Guillermo Rosales- bakımevindeki hayat üzerinden hayata karşı kendi sorgulamasını yapar ve bundan kurtulmanın yolunu -belli bir süre için de olsa- arar. Yersiz yurtsuzluğunu, komünist rejimle kapitalist düzeni beraber yaşayıp ikisini de içine sindirememesini William Figuares üzerinden romana yansıtan Rosales bazı yerlerde yaptığı iç konuşmalarla bunu belli eder: “Siyasi sürgün değilim. Topyekûn sürgünüm. Başka bir yerde, sözgelimi Brezilya, İspanya, Venezüella ya da İskandinavya’da doğmuş olsaydım oranın sokaklarından, limanlarından ve çayırlarından da kaçıyor olurdum diye düşünüyorum bazen.”
Bakımevinde kalanların hayatını belli rutinler oluşturur. Yemek yemek, televizyon seyretmek, uyumak vb. Figuares bu rutine zaman zaman ayak uydursa da oradaki kişilerden farklıdır. Sefil bir hayat süren bakımevi üyeleri üzerinde aşağılanma, ahlâksızlık, fiziksel istismar eksik olmaz. Fakat oradakilerden farklılığı bakımevinin müdür yardımcısı tarafından fark edildiği için bunlar Figuares’e uygulanamaz. Birçok kitap, barındırdığı bütün umutsuzluğa rağmen bir umut ışığı yaksa da “Felaketzedeler Evi”nde umudun kırıntısı dahi yoktur. Sonum bu benim der Figuares. Ulaşabileceğim son nokta. Bu bakımevinden öte hiçbir şey yok. Sokak. Yalnızca sokak. Baştan sona karamsar bir havada oluşturulan roman boğucu atmosferle birlikte şiddeti de göstermekten çekinmez. Tabii bu ortamda argo söyleyişler de eksik değildir.
Figuares, Küba’ya ait pek bir şey söylemese de rüya veya hayal âleminde ülkesinin durumuna dokundurmalar yapar. Bu dokundurmalar genelde Fidel Castro üzerinden olur fakat ciddi siyasi söylemler değildir. Hatta mizahî ya da ironik diyebileceğimiz bu söyleyişler kahramanın bilinç dışını bize gösterir. Ancak yine de zaman zaman rüyalarında gördüğü Küba, her zaman ironik ve mizahî bir biçimde karşımıza çıkmaz. Ülke özleminin de hissedildiği bu rüyalarda Küba, umutsuz bir vaka olarak da görünebilir: “Biraz uyuyorum. Küba’da bir taşra kasabasındayım rüyamda. Kasabada hiç kimse yok. Kapılar ve pencereler ardına kadar açık. Evlerin içinde bembeyaz ve tertemiz çarşafların güzelce serilmiş olduğu demir yataklar var. … Konuşacak birini bulabilmek için tedirgin bir hâlde sokakları kat ediyorum. Ama hiç kimse yok. Yalnızca kapıları açık evler, beyaz yataklar ve topyekûn sessizlik. Hayattan eser yok.”
Kitapla ilgili bir eksiklik gözüme çarptı okuduktan sonra. Rosales, çoğunlukla diyaloglar üzerinden sürdürmüş kitabı. Böyle bir kitapta -yaşanan şeyleri öğrensek de- kahramanın ruhsal durumunu ifade edici psikolojik iç konuşmalar kitabı bir seviye daha yukarı çıkarabilirdi. Otobiyografik bir roman olduğu için zaten yorucu bir dili yok. Üstelik İspanyolca aslından yapılan çeviri de oldukça başarılı. Bu şartlar altında daha yoğun yapılacak iç konuşma ve psikolojik tahlil çok daha iyi olabilirdi.
Kitabın sonundaki Ivetta Leyma Martinez’in yazısı bize Guillermo Rosales’i hem bu kitap açısından hem de diğer eserleri açısından çok iyi tanıtıyor. Hayatına, kişilik özelliklerine, onu tanıyanlarla yapılan konuşmalara da sık sık değinilen bu yazıdan sonra “Felaketzedeler Evi”ni daha iyi anlamlandırabiliyor okur. Kimi doktorlarca şizofreni kimi doktorlarca sınır kişilik bozukluğu tanısı konulan Rosales’in diğer kitaplarının da Türkçeye çevrilmesi bizler için de kazanç olacaktır. Salt edebî açıdan değil, yaşanmışlıklar ve ‘insanların ne kadar aşağılık olabileceği’ üzerinden baktığımızda Rosales’in önemini anlayabiliriz.


