Allah Her Yüreğe Dokunur
TEMMUZ Sayı: 21 - Nisan 2018

Çarşafın kıyısından gördüğüm bahardı evet, tüm görkemiyle gelmişti işte.

Ne çok baharı, kışı, yazı ağırladım bu hastane odasında. En çok camın kenarından gördüğüm dalları adeta içeri girecekmiş gibi duvardan öylece cama doğru sarkan erik ağacının gelinler gibi süslenmesini mi sevdim. Evet, en çok onu sevdim, ta ki bana misafir olan o tazecik gelinin sıcaklığı bedenimde soğuyup buz kesene kadar.

Nasıl olmuştu da anlamamıştım üzerimde gece ve gündüz sıcaklığını hissettiğim, gözyaşlarının bedenime ığıl ığıl aktığı o taze gelinin bedeninin soğuduğunu an an taş kesildiğini. Nefesinin hitama erdiğini… Oysa yıllardır yaşadığım onca acı dolu hatıradan sonra oldukça tecrübeli olduğumu düşünürdüm.

Bahar gelmişti işte…

Baharın geldiğini pencerenin önünde duran, toprağı kurudu kuruyacak olsa da müstahdemin ara ara döktüğü o cimri sularla ıslanan toprağında ısrarla büyümeye çalışan sarı ve kırmızı lalelerin açmasından anladım. Sonra karşı yatakta kahverengi saçları nehir duruluğunda gamzeli pembe yanaklarına dökülen küçük kızın, babaannesi Fevziye Teyze’nin camının kenarında açan mor sümbüllerden anladım.

Ne çok beden geldi kondu üzerime. Ne çok bedeni ağırladım yıllardır. Artık içimdeki yaylar yavaş yavaş gevşemeye durdu, astarım soldu. Ve artık içimin geçtiğini eski diriliğimi ve gençliğimi yitirdiğimi de anlıyorum. Bu beni derin hüzünlere yaslıyor ama hala buradayım işte bu odada, bu kadim hastanede nefes alıp veriyorum. Üzerimde yine hastalar, onların nice acılı sızılı hallerine, gamlı yüreklerine şahitlik ediyorum…

En çok da o taze gelinin bedenimde an an tükenen bedenini hissettiğimde baharın gelişine ilk defa sevinemedim. Arsız, pembe beyaz erik ağacının dallarının gümrah salkımlarla pencereden içeri girecek gibi duruşuna, o baş döndüren hallerine ilk defa bu kadar kayıtsız kaldım... Dönüp de bakamadım…

İlk annesi mi görmüştü ölü yüzünü genç gelinin de haykırışları inletmişti hastane odasını. Kireç gibi beyaza kesmiş yüzüyle karşılaşınca, gözleri açık başı yana düşmüş, kara saçları yastığa oradan üzerime dökülmüş ah nasıl da feryat ede ede ağlamıştı. Saçını başını yolmuş, kendini yerlere atmış, genç ölünün ellerine ayaklarına sarılmış, başını göğsüne bastırmış öylece uzun uzun iç çekerek ağlamıştı... Sonra alıp götürdüler, arka odalardan birisinde sakinleştirici bir iğne yaptılar yüreği yanık anaya.

Ah kaç gece ağlamıştı sessizce… Başını gömdüğü yastıktan yavaş yavaş yaşlar bana kadar ulaşırdı. Yastık ıslanır, benim zayıf ince şiltem dahi ıslanırdı tuzlu gözyaşlarıyla. Amansız bir hastalığın pençesinde an an sönen, eriyen bedeni. Diri genç bedeninden geriye kalan bu fersiz, mecali tükenmiş hali ile kara derin gözleri, ince hüzünlü çehresi. Ah ne kadar güzeldi. Ne kadar güzel…

Rüyalarını paylaşmak istemiştim en çok o kara saçlı, gümrah kirpiklerinin gölgelediğiderin kara gözleri olan gelinin.

Gözlerindeki pas gidiyor, su yüzüme doğru akıyor akşam ve sabah serinliğiyle o akan derenin o duru derenin şarkısını dinliyor, kayalıkların üzerinden köpük köpük akan suların şarkısını, gece üzerine dökülen yıldızları, o vakur ağaçların o kadim ağaçların gölgesinde uzandığı berrak duru yeşil çimenlerin taze kokusunu, sonra… Kahverengi ıslak gözlerin, o duru sakin yüzün bitiminde başlayan duaları, düşleri, o sarsan büyük aşkı

Neler görüyordu rüyalarında geceler boyu üzerime boylu boyunca uzanmışken bu taze gelin? Düşlerine beni de almasını ne çok isterdim. İlk gece üzerime yattığında köyünün taze çimen kokusu sinmiş güllü dallı pembeli morlu esvaplarını çıkarmadan, alnına yapışmış terli kara perçemlerini, ince uzun beyaz parmaklarıyla yana atarak, taze diri bedeniyle öyle fersiz, yorgun uzanmıştı da nasıl içim yanmıştı. Oysa bu diri bedene, bu gül yüze hiçbir hastalık yakışmıyordu. Yakışmıyordu hastalıklar ve benim içim yanıyordu.

Hafifti taze gelin. Ağırlığı yoktu, kuş tüyü gibi hafif. Biliyordum gün gün daha da hafifleyecek, sızıları, acıları, açılan yaraları arttıkça, üzerimde an an tükenen bedeniyle daha bir hafifleyecek ve gün geldiğinde uçup gidecekti bir kelebek dokunuşu, bir kuş tüyü hafifliğinde… Ah ah…

Kaç yatak var bu hastane odasında? Neden hep böyle genç hastaları bana yatırırlar ki? Neden neden?

Nasıl acılar çektiğimi bilmiyorlar mı? Ah ah…

Adının Hazal olduğunu öğrendiğim taze gelinin ak alnında birikmiş terleri siliyor ıslak kahve gözlerinde teslimiyetin en vakurunu okuduğum delikanlı. Seviyor seviyor Hazal’ı. Onlarınki eşine rastlanmaz bir sevda. Elleri ellerinde, yüreği yüreğinde. Köy yerinde gizli, temiz, duru bir sevda akmış yüreklerine. Kırlarda, dipsiz ormanlarda Hazal kaçmış Mustafa arkasından koşmuş. Sonra istemiş anasından babasından. Körpe kuzuların doğduğu baharın ilk günlerinde ellerine kınalar yakmışlar. Hazal kız gelin olmuş Mustafa’ya.

Ah ah Mustafa, günlerdir, aylardır misafirim olan Hazal kıza mı yanayım, söyle sana mı yanayım? Benim aciz varlığım şifa olamadı Hazal kızın dermansız dertlerine. Ama böyle bir sabır görmedim ben böyle metanet, böyle teslimiyet.

Bu sabah üzerimde bir kuş tüyü hafifliğinde artık bedeninin sızısından, yüreğinin yükünden ve dahi tüm dertlerinden kurtulmak isteyen Hazal gelin yolcu oldu. Bedeninin soğukluğunu hissettim önce. Bedeni kaskatı kesilmişti. Beni dahi üşütüyordu. Bahar gelmişti ve Hazal gelin gitmişti. Pembe beyaz tomurcukları patlayan erik ağacının o arsız dallarına, kırmızı sarı lalelere, mor sümbüllere bir kere dahi bakamamıştı. Farkında bile olmamıştı gelen baharın, açan rengârenk çiçeklerin.

Hazal’ı unutmam kolay olmadı. En çok da Mustafa’nın haykırışları, hastane odasında yankılanan o acılı feryatları yüreğimi yaraladı. Ben Hazal kıza alışmıştım sanıyordum ama baktım ki herkes ona çok alışmış. Genç ölümü çok çok acı oluyor. Bunu ancak yaşayanlar anlar. Tabi ben çok ölüyü ağırladım. Ne çok mevta üzerimde soğudu sabaha kadar. Yakınları anlayana kadar ben de korktum doğrusu üzerimde öyle soğuk öyle beton gibi yatan mevtalardan. Ama mecbur bekledim, gelip misafirim olan o hasta bedenlerin son demlerini görmeleri için beklemem gerekiyordu.

Şimdi yeni bir hastayı ağırlıyorum. Hazal kız gittikten bir hafta sonra geldi. Bu odayı ve bu yatağı özellikle tercih etmiş. Benim bulunduğum bölüm odanın hatta hastanenin en güzel yeri diyebilirim. Hele cama doğru eğilmiş bahar ağacı, müstahdemlerin ara ara suladığı ama arsızca büyüyen kırmızı, sarı ve pembe laleler hep önümdeler. Mor ve beyaz orkideler de geçen Ayşen Teyze’ye gelince bayağı renklendi cam önü… Tam karşımdaki pamuk beyazı saçlarının gölgelediği gri gözleriyleuzun uzun gökyüzünü seyreden Nermin Teyze de fesleğen koydu tam hizama. Nasıl da güzel kokuyor. Ara ara el atıyor hemşireler uğradıklarında, işte o zaman ilaç ve ter kokusuna doğru yayılan o fesleğen kokusu herkesi mest ediyor. Övünmek gibi olmasın, yazı da güzel, kışı da güzel benim bulunduğum köşenin.

Şimdi neredeyse yüz elli kilo ağırlığında Nezaket Hanım misafirim. Hazal kızın kuş gibi hafif bedeninden sonra Nezaket Hanım’ın o inanılmaz ağırlığı ile adeta çöktüm. İncecik kıl gibi oldum. Şiltelerim yaylarım birbirine girdi. Ama kaçamam tabi buna mecburum. Kaç yıldır bu hastanedeyim böyle ağır bir bedeni ilk defa ağırlıyorum.

Nezaket Hanım Cushing hastalığından mustarip. O nedenle önü alınmaz bir şekilde kilo almış. İlk defa böyle bir hastalık duydum. Cushing hastalığı hipofiz bezinin fazla büyümesi sonucu ortaya çıkan bir hastalıkmış. Nezaket Hanım, Hazal kıza nazaran öyle hareketli öyle neşeli ki onun neşesiyle ben de biraz gamımdan kederimden uzaklaştım. Gelir gelmez hastane koğuşunu neşe kapladı. Şeker hastası Malatyalı Ayşen Teyze ilk geldiğinde komadaydı, nasıl korkmuştuk. Sabaha çıkmaz derken kadın iki güne kalmadan dipdiri oldu. Tok ve gür sesiyle, o tatlı doğu şivesiyle anlatıp duruyor köyünü. Çocukları her daim başındalar. Okutmuş hepsini, öğretmen doktor olmuşlar. Hayırlı evlatlar, gıpta ile izliyorum onları, annelerinin başından hiç ayrılmıyorlar. Ben şimdiye kadar kaç yıldır bu hastanedeyim böyle fedakâr evlatlar görmedim. Esmer ve zayıf yüzüne doğru dökülen ak saçlarını öğretmen emeklisi oğlu her sabah tarıyor, sonra tülbendini yavaşça örtüyor. Ayşen Hanım başhekimin akrabasıymış. O nedenle o gelir gelmez yeni bir yatak, yeni nevresimler serdiler. O yeni yatak doğrusu benim de ilgimi çekti. Ara ara ona bakıyorum ama çok kendini beğenmiş hiç pas vermiyor.

Çaprazımda yatan Samsunlu Hediye Hanım geceleri çok horluyor. Onun da hipofiz bezinde sorun var ve o da çok kilolu. Onun horlamasından tüm hastalar ayaktalar, tabi biz yataklar da sabaha kadar uyuyamıyoruz. Hastalar bir taraftan sohbet ederken biz de kendi aramızda sohbete dalıyoruz. Nezaket Hanım’ın ağır bedeninden yıpranmış halde sesim soluğum çıkmıyor. Tam karşı yatakta yatan, Hacer Hanım çok zayıf ve onun yatağı yeni bir yatak. Hacer Hanım’ın hostes kızı o güzel, o röfleli saçlarıyla ela gözleriyle bazen uçuş sonrası gelen ve gayet bakımlı kız çok merhametli. Geçen gece Nezaket Hanım benden şikâyet etti. Nasıl zoruma gitti nasıl incindim anlatamam. Yok, ben çok inceymişim, yatınca hiç rahat olamıyormuş, her tarafına yaylar batıyormuş. Ya ben ben ne haldeyim Nezaket Hanımcığım hiç düşündünüz mü? Ama ben yılların terbiyesi ve ahlakıyla hiç sizden şikâyet etmedim. Karşımda ve çaprazımdaki yataklar halime acırken, bazen de bana kıs kıs gülerken kan kusup kızılcık şerbeti içtim dedim. Hiç şikâyet etmedim hiç…

Neyse işte o hostes kız bir anda yatakları değiştirelim deyince birden içim hopladı. Zira Hacer Hanım’ın yatağının yerini ben hiç sevmiyorum. Orası güneş almıyor. Ben orada sıkılırım. Daralırım.

İri, dev gibi bedeniyle Nezaket Hanım hiç yerinde durmuyor. Evvelsi sabah kalktı odanın lavabosunu bir güzel temizledi ovdu. Sonra kapıyı bir güzel sildi. Kapının rengi açıldı. Tabi hızını alamadı koğuşta bulunan tek buzdolabının da içini sildi, mis gibi oldu her taraf. Servis masasının üzerinde hiç yiyecek eksik olmuyor. Devamlı ikramlarda bulunuyor. Tabi yemek saatleri gelince masanın üzerindekilerini hemen dolabına yerleştiriyor. Kadınlar birbirleri ile çok iyi anlaşıyorlar. Tabi onlar iyi anlaşınca biz yataklarda huzurlu oluyoruz. Diğer koğuşlardaki kadınlar da akşam olunca çaya sohbete bizim koğuşa geliyorlar. Bir muhabbet ki sormayın gitsin…

Kaç gündür kaygılıyım ya beni yerimden ederlerse diye içim içimi kemiriyor. Evet, kolay olmuyor, tabi her yerim incindi. Ama yine de ben yerime alıştım. Yıllardır buradayım, bu köşede, bu odada. İclal ne kadar ısrar etse de Nezaket Hanım ismiyle müsemma bir davranış sergiledi de: “A olur mu hiç kızım Hacer Hanım bu sefer rahatsız olur. Yok, ben razı gelemem sağol kızım, çok sağol” diyerek kesip attı. Bu yatak değiştirme mevzu da kapanmış oldu da ben de böylelikle rahatlamış oldum.

Hastane odasında, bulunduğum köşeden bakıyorum insanlara. Onların hepsinin ayrı ayrı hikâyeleri var, görüyorum. Hacer Hanım geceleri kalkıp cam kenarına geliyor ve ezberden dualar okuyor. Nasıl güzel bir sesi var Allah’ım. Mest oluyorum onu dinlerken. Kocası örtünmesine izin vermiyormuş. Başında ancak hastanede takabildiği geriden bağladığı tülbendi, üzerine bol gelen pijamaları ile her halinden tevazu akıyor. Namazlarını hiç aksatmadan benim olduğum bölümde serili olan seccadede kılıyor. Böyle namaz kılan çok az gördüm. Kendisini öylesine kaptırıyor ki secdeleri uzun, her hali teslim.

Nezaket Hanım’ın eşi geliyor akşamları, ne çok seviyor onu her halinden her tavrından anlaşılıyor. Kilosuna hiç takmıyor belli. Şaşırıyorum ben. Bu zamanda böyle eş. Bazen ona gizli gizli ıspanaklı börek getiriyor ben kokusundan anlıyorum. Hafta sonları belli ki Nezaket Hanım evini eşini özlüyor kaçıp gidiyor hastaneden. Hacer Hanım’a sıkı sıkı tembihliyor hemşireler sorarlarsa, çarşıya gitti eksik almaya dersiniz diye.

Onca kiloya rağmen hayata tutunmuş hali eşsiz neşesi ile herkesi büyülüyor. Hocalık yaptığını söylüyor. Tam baş yanında takvimden bir kitap var. Gelene geçene gösteriyor. Bakın diyor işte ben mevlitlerde bundan okuyorum herkese. Yine geçen gün Zeytinburnu’nda bir sohbete kaçtı. Üzerime beyaz nevresimleri çekti. Beni bir güzel düzeltti, eliyle sevdi sanki. Ben şimdi ne kadar ağır olsa da canımı yaksa da Nezaket Hanım’a da alıştım galiba. Cemaatim beni bekler deyip kuş gibi fırlayıp gitti. Arkamdaki sırada yer alan üçüncü yatak bir türlü kendini toparlayamadı. Bir ay önce onda yatan genç bir hasta vefat etmişti. Elimden geldiğince onu teselli etmeye çalıştım ama nafile…

Ben de ne acılar yaşadım. Bu hastane odasında nelere şahit oldum. Ama tıpkı açan şu bahar çiçekleri gibi yaşama dair ümidimi hep korudum. Bahar geliyor işte. Her şeye rağmen bahar geliyor. Evet, Hazal kızı sonsuzluğa yolcu ettik içim yandı, Mustafa’nın, tüm odadakilerin içi yandı. Kaç gece Hacer Hanım sabahlara kadar Kur’an okudu o içli o kadife sesiyle.

Ama biliyorum bir gün Hazal kızın da baharı gelecek. Gelecek o günler. Bu günlerin yarınları da var. Tıpkı baharda açan çiçekler, patlayan tomurcuklar gibi onun da yeniden dirilişi olacak. Yeniden yeniden doğuşu, baharı olacak.

Bu odada kalan sekiz kadın adeta sekiz ayrı dünya. Hepsinin hastalıkları başka başka. Acıları, yaraları başka başka. Her zaman müşahede ettiğim bir durumdur ki; hastane odasındaki herkes tabi istisnalar olabilir birbirlerine bambaşka bir bağla bağlı oluyorlar. Onları yaşadıkları keder, hastalık daha bir yaklaştırıyor. Birbirlerine her daim teselli veriyorlar, birbirlerinin dertlerine ortak oluyor.

Bu odaya ne çok hasta geldi. Sayamadım, gücüm yetmedi. Ama hepsinin ayrı bir dünyası, ayrı bir havası vardı. Benim üzerimde yatan hastalar da dâhil pek çok hastanın derdini, hastalığını yakinen hissettim. Dertleri, hastalıkları başka başka olan bu insanların hepsinden derinden hissettim ki; istisnasız hepsi Allah’a derinden teslim ve mutlaka bir yakınlık duyuyorlardı.

Ara ara gördüğüm televizyondan kıyın kıyın bir film izlemiştim… Şimdi Nezaket Hanım onu da sildi pak etti. Daha net gösteriyor. Üzerimde o zaman ağır bir hasta yoktu ve hastalığı da çok ciddi değildi. Yoksa ağır hasta olunca ben de onun gibi başımı kaldıramıyorum. Ben de onun ıstıraplarıyla adeta kavruluyorum. Dua etmeye çalışıyorum, adeta içime kapanıyorum. Hastalığı hafif bir hasta vardı üzerimde zaar, o zaman izlemiştim. Şimdi daha iyi anlıyorum ki; düşündüğüm ve müşahede ettiğim her şeye tercüman olan bir film vardı kanalların birinde. Arada kanal değiştirseler de bu filmi başından sonuna kadar izlemek nasip olmuştu.

Yolcu halinde olan kadim zamanlarda bir ihtiyar ve yanında kara kuru cılız bir kız çocuğu vardı. İhtiyarın üzerinde eski soluk bir harmani, beyazlığını yitirmiş sarığının gölgelediği derin çizgili yüzünde derin hüzünler… Uzun beyaz sakalları ve gözlerine gölge gibi dökülen uzun kaşları, heybetli bir duruşu vardı sonra. Ve ara ara o küçük, o yamalı elbiseli, arkasından “dede, dede” diye koşturan, çıplak ayakları çölün kızgın kumlarına gömülmüş kara çipil gözlü kıza nasihatler veriyordu:“Dünya bir çöl gibidir kayboldum diye korkma. Dünyadaki ruhlar kadar Allah’a giden yol vardır.”

İhtiyarın bir su gibi akan sesi, küçük kızın güneşten kızarmış esmer çocuk çehresine, yanan yüreğine serinleten nehirler gibi dökülüyordu sanki. Bab’aziz miydi adı neydi bu filmin? İşte ben tam da bunu hissetmiştim yıllardır bu hastane koğuşunda. İncecik şiltemin üzerine konup göçen bedenlerden, bu odaya misafir olan tüm hastalardan bunu öğrendim. Tam da bunu; Allah istisnasız tüm yüreklere dokunuyordu.

Selvigül Kandoğmuş Şahin Arşivi