III.
27 Ekim 2017
Allaaahü Ekber... Allahü Ekber…
Mescid-i Aksâ minarelerinden yayılıp, Kudüs semalarında yankılanan ve ruhumun derinlerindeki his dünyamın tül perdelerini titreten ezan sesi, gecenin sabaha kavuşmak üzere olduğu vaktin, yola revan olma zamanı olduğunu ilan ediyordu adeta. Heyecanla kalkıp namaz için hazırlandığımda, otelin koridorlarında duyduğum telaşlı seslerden, aynı heyecanı hissedenin yalnızca ben olmadığımı anladım.
Ve gecenin karanlığında Kudüs sokaklarında dostlarla birlikte acele adımlarla, dillerimizde dualar yürümeye başladık. On dakikalık bir yürüyüşten sonra Kadim Kudüs şehrinin Sâhira Kapısı’nın önünde idik. Bizim gibi ziyarete gelmiş olanlarla Filistinli Müslümanlar da Mescid-i Aksâ’da namaz kılmak için oraya doğru yol alıyorlardı. Ecdadımız Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırılmış bulunan surların içine, kapıdaki İsrail polisinin iç dünyasındaki korkak hissiyatı, duruşundan ve kaçırmaya çalıştığı gözlerinden okuyarak dâhil olduk.
İşte şimdi 5000 yıllık Kadim Kudüs şehrinde idik. Daracık sokakları, Beyaz Kudüs taşından yapılmış evleri, altlarından geçtiğimiz zarif kemerleri ve elli metrede bir sağa ve sola açılan sokakları ile bizi adeta kendisine çeken bir şehir Kudüs. İçine girdiğim sokakların beni sadece bir sokağa değil, atının üzerinde Selahaddin’in dolaştığı, Yavuzların, Kanunilerin Kudüs’ün mazlum halklarına emân verdiği bir tarih sahnesine davet ettiği hissiyatına kapılıyordum.
Hayye alessalaaaah...
Hala ezanlar yankılanıyor. Ruhum adeta erimiş gibi Kudüs’ün sokaklarında akıyor, kendine yol bulmaya çalışıyordu. Yan sokaklardan, eski evlerden kapı gıcırtıları eşliğinde insanlar dışarıya çıkıyor, Mescid-i Aksâ’ya doğru yöneliyorlardı. Aksâ’ya çıkan yolları rehberimiz eşliğinde kat ediyor, bazen duvarlardaki Arapça, İngilizce ve İbranice yön levhalarına bakarak nerede olduğumuzu ve ne yana döneceğimizi kendimiz tayin etmeye çalışıyorduk. Sonunda Hutta Kapısı’nın önünde bulduk kendimizi. Aksâ’ya girişte, kapının önünde yine İsrail polisi var tabiî ki. Hepimiz işgal devletinin polisinin yüzüne bakmadan, Hutta Kapısı’ndan Bismillahirrahmanirrahim diyerek ve dua ederek içeri girdik.
Kapıdan içeri girdiğimizde, kanatlarına esaret ağırlığı takılmış bir kuş hafifliği hissettim. Nasıl oluyorsa o hafiflik, işte öyle bir duygu. Ve başımı kaldırdığımda karşımda bütün o haşmeti ve güzelliğiyle Kubbetü’s-Sahra… Ruhumuza kazınmış, Mescid-i Aksâ denilince nedense gözümüzün önüne gelen, muallak/asılı taşın üzerinde bulunan ve Emeviler döneminde yapılmış, sarı kubbeli mescid. Öyle bir mekân ki, kıldığımız namaz ve yaptığımız her ibadete bin kat sevap verileceği rivayet edilen, her karışı Rabbimiz tarafından kutsanmış yüz kırk dört bin metrekarelik Mescid. İçerisinde bulunan iki yüz kadar yapının her biri, kazanılacak sevaptan hissedar olmak maksadıyla hayırseverler tarafından tarih boyunca inşa edilmiş. Kıble tarafında bulunan Kıble Mescidi, Kudüs fethedildiğinde Hz. Ömer tarafından ilk defa yapılmış, Kubbetü’s-Sahra’nın yeri tespit edilmiştir. Efendimizin Mirac mucizesinin gerçekleştiği bu kutsal mekânın güneybatısındaki Burak Mescidi ise, Mirac’a çıkmadan evvel Burak adındaki bineğini bıraktığı mekân olarak rivayet ediliyor. Ayaklarımız titreyerek, dilimizde dualarla Kubbetü’s-Sahra’nın bulunduğu hafif yüksek tepeye doğru yürüyoruz. Geçtiğimiz her alanda Efendimizden, peygamberlerden, sahabeden, ecdaddan, ulemadan, ümeradan kalan hatıraları kâh görerek, kâh rehberimizden dinleyerek Kıble Mescidi’ne doğru yürüyoruz. Sabah namazını Kıble Mescidi’nde kılacağız ve inşallah, Ümmet-i Muhammed’e, ceddimize, neslimize ve emanet olarak bizlerle dualar ve selamlar gönderen kardeşlerimize dua edeceğiz. Kıble Mescidi’nin önüne geldik ve rehberimiz bizlere namazdan sonra çıkışta toplanacağımız yeri göstererek birlikte otele döneceğimizi ve Cuma namazını Mescid-i Aksâ’da kılacağımızı söyledi.
Kıble Mescidi’nin tarihini ve sanat açısından incelemesini birçok yerde bulmak mümkün. Ancak içeri girdiğimde hissettiğim duygu ve kapıldığım anafor, mekânı teşrif etmiş olan enbiyanın, sahabenin, evliyanın, ulemanın ruhaniyetlerinin daimi bir vaziyette mevcudiyetlerini devam ettirdikleri zehabına kapılmama yol açtı. Kendimi bir boşlukta hissettim. Avazım çıktığı kadar sustum ve dışarıdan görünenin kat be katını içime akıttım gözyaşlarımın. Huşu içerisinde kılınan namazdan sonra, caminin içini hayranlıkla seyrettim. Fanatik bir Yahudi tarafından yakılan, Nureddin Zengi zamanında yapılıp, Kudüs Fatihi Selahaddin Eyyübi tarafından Mescid-i Aksâ’ya yerleştirilen bin yıllık tarihi minberin yerine konulan, birebir aynısı olan minberin hikâyesini dinledik.
Kıble Mescidi’nin her bir bölümünde, farklı meşreplerden Müslümanların yaptıkları sabah derslerini ve zikirlerini gördük. Yapılan dersler, kılınan namazlar, edilen musafahalarla birlikte, yüzlere vurmuş olan gönüllerdeki hüznü, Kudüs ve Mescid-i Aksâ’nın esaret altında olmasının müsebbibi olmanın yüz kızarıklığını hissettik. Bin yıl önce Haçlı seferleri yapılırken, Müslümanların yekvücut olup Haçlılara karşı koymak yerine, bugünkü gibi birbirleriyle didişip kardeşkanı akıttığı ve bunun sonucunda Kudüs’ü seksen sekiz yıl boyunca kaybettiği o meş’um tarihi dönemi hatırladık. “Ya Rab, Müslümanlara güç ver, kuvvet ver, selabet ver, selamet ver, zafer ver!” diye dua ettik.
Otelimize döndükten sonra yapılan kahvaltının ardından Cuma namazı hazırlıklarına başladık.
Cuma için tekrar ve bu sefer Şam Kapısı’ndan Kadim Kudüs şehrine giriş yaptık. Tabi bu biraz daha farklı ve büyük bir kapı idi diğer kapılara göre. Kudüs şehri tarihte iki defa yer ile yeksan edilmiş bir şehir. Defalarca işgal ve istila edilmiş, sokakları yüzlerce farklı kültür ve medeniyetle tanışmış, Müslüman, Hıristiyan ve Yahudilerin dini yaşantılarına, kutsallıklarına ev sahipliği yapmış bir şehir. Bu nedenle şehrin sokakları, her dinden ve kültürden izler taşıyor. Kadim Kudüs şehrinde, yani surların içinde kalan bölümde dört ayrı mahalle bulunuyor; Müslüman, Hıristiyan, Yahudi ve Ermeni mahalleleri. Öyle ki, bu mahallelerde iç içe ve ayrı bir hayatın sürdürüldüğünü söyleyebiliriz. Birbirinden çok keskin hatlarla ayrılmamış bir görüntü veren tarihî şehir, Müslüman mahallesinde küçük bir şapel/kilise barındırabildiği gibi, Hıristiyan mahallesinde veya Yahudi mahallesinde de bir mescid/cami olabiliyor. Mescid-i Aksâ’ya doğru bir başka caddeden, yine gündüz gözüyle hareketli ve kalabalık sokaklardan yürürken, şehrin ticari ve turistik yönünü de görüyorsunuz. Bizim “Burak Duvarı”, Yahudilerin ise “Ağlama Duvarı” dediği yere doğru aceleci adımlarla yürüyen dini kıyafetlerini giymiş her yaştan Yahudi, kendi inançlarına göre değersiz olan diğer insanlara değmemek ve onlarla göz göze gelmemek için çaba gösteriyorlar. Omuzlarında ve sırtlarında taşıdıkları tahtadan yapılmış haçlarla gruplar halinde “Çile Yolu”nu kat eden, sonra da Kutsal Kabir Kilisesi’ne ulaşıp hacı olmaya çalışan Hıristiyanlar; ilk kıble, Miracın gerçekleştiği kutsal mescid, yeryüzünün ilk mescidi olan Mescid-i Aksâ’ya doğru adım adım yürüyen Müslümanlar.
Esbat Kapısı’nın önüne geldiğimizde, bizler gibi yüzlerce mü’minin kapıdan içeri girmeye çalıştığını, Cuma namazını o mübarek mescidde eda edecek olmanın heyecanını yaşadığını gördük. Elli yaş altındaki Filistinli Müslümanları daha bir dikkatli kontrol ile içeri alan İsrail işgal askerlerinin yanından içeriye, Mescid-i Aksâ’ya girdik. Her renkten, her dili konuşan, her memleketten Müslümanların bir hercümerc oluşturduğu renk cümbüşü arasına kendimizi güvenle attık. Artık yalnızca Mescid-i Aksâ vardı ve sadece mü’min kardeşlerimizle beraberdik. Grubumuzda bulunan hanımlar, Cuma namazlarında kendilerine tahsis edilen Kubbetü’s-Sahra’ya yöneldiler. Kubbetü’s-Sahra Mescidi, Ramazan ayında ve Cuma namazlarında Müslüman hanımların ibadetine tahsisi ediliyormuş. Rehberimiz eşliğinde Mervan Mescidi, Burak Mescidi gibi Mescid-i Aksâ içerisinde bulunan yapıları ziyaret edip rehberimizden bilgi aldık. Burak Mescidi ve bulunduğu mekân, gerçekten etkileyici bir atmosfere sahip. Namaz kıldığınız alanda, sırtınızı dayadığınız duvarın diğer yüzüne ellerini sürüp ağlayan ve tanrıları Yehova’ya dua eden Yahudilerin olduğunu düşünmek, değişik bir duygu. Öyle ki, duvarın bugüne kadar ayakta kalmasının sebebinin de, Müslümanların hâkim olduğu dönemlerde duvar için yaptıkları tamirat ve tadilat olduğu bilinmektedir. Yeryüzündeki en önemli ibadet mekânlarının ayakta kalmasını Müslümanlara borçlu olan Yahudilerin, ihanet konusunda bulundukları düzeyi göstermesi açısından ibret verici bir mekândır Burak Mescidi ve Duvarı.
Namaz için ezan okununca saflar oluşturulmaya, omuzlar birbirine kenetlenmeye başladı. Ah keşke yeryüzündeki tüm Müslümanlar, devletleriyle ve milletleriyle, siyasi, sosyal, ekonomik ve askeri alanda da böyle kenetlenebilselerdi, “Esir mi olurdu Mescid-i Aksâ?”
İmam Efendinin okuduğu hutbe, sözlerini anlamasak ta yüreğimizin en derin noktalarına tesir ediyordu. Ne olurdu ortak bir dili, Kur’an dilini konuşup anlayabilseydik diye hayıflandım.
Namazdan sonra Mescid-i Aksâ içinde vakit geçirdik. Namaz kıldık, Kur’an okuduk, dua ettik. Gönüllerimizi ve ruhlarımızı tezkiye ettik. Esarete ağladık. İkindi, akşam ve yatsı namazlarının ardından otelimize geri döndük.
Dedik ya birbirini bakışlarından anlayan kardeşler ve arkadaşlar grubuyduk diye. Otelin salonlarında, çay eşliğinde akşam da, Kudüs’ü, Aksâ’yı, Müslümanların geleceğini konuştuk, dertleştik.
IV.
28 Ekim 2017
Sabah oldu, bugünkü hedefimiz önce Zeytin Dağı, ardından Beytüllahim sonra da Eriha. Zeytin Dağı, Hz. İsa peygamberin Havarilerine Rabbimizin vahiylerini ulaştırdığı, onlarla birlikte Allah’a ibadet ettiği, altlarında Allah’ı tefekkür ettiği iki bin yıllık zeytin ağaçlarının bulunduğu, Yahudilerin Hz. İsa’yı putperest Romalılara gammazlayıp eziyet görmesine sebep olduğu mağarayı üzerinde barındıran, Hz. Selman-ı Fârisî’nin ve Rabiatü’l-Adeviyye’nin kabir ve makamlarının bulunduğu mübarek dağ. O dağ ki, Müslümanlar için Hira, Tur-i Sina ve Zeytin Dağı olarak bilinen üç mübarek dağdan birisi. Mescid-i Aksâ’nın en güzel seyrinin olduğu bir dağ. Adeta doyumsuz bir lezzet alıyorsunuz dağın yamacından seyrederken Mescid-i Aksâ’yı. Aksâ ile dağ arasındaki derin Cehennem Vadisi’ni ve tarih içerisinde geçirdiği serüveni, yüz binlerce insanın orada putperestler ve haçlılar tarafından nasıl katledildiğini düşününce derin bir hüzün kaplıyor yürekleri. Hz. İsa kalbimize mıh gibi çakılı olarak ayrılıyoruz o büyük peygamberin doğduğu Beytüllahim şehrine gitmek üzere.
Beytüllahim Hz. İsa’nın doğduğu şehir. Diğer Filistin şehirleri gibi, etrafı utanç duvarlarıyla çevrili. Otuz dakikalık bir yolculuktan sonra kontrol noktasından geçip şehre giriyoruz. Filistinli Müslümanlar ve Hıristiyanlar yaşıyor bu şehirde çoğunlukla. Şehirde asayişi Filistin polisi sağlıyor. Günümüzde kilise olan ve iffet timsali Hz. Meryem’in İsa peygamberi dünyaya getirdiği evine, Yahudilerin iftirasından ve tasallutundan kaçarak saklandığı mağaraya gidiyoruz. Hıristiyanların müthiş bir izdihamla ziyaret ettikleri mekânı ziyaret ediyoruz. Meryem annemize ve Hz. İsa efendimize, kabirlerinin o civarda olduğu rivayet edilen Zekeriya ve Yahya peygamberlere dua diyoruz. Yanlış ve batıl ibadetlerle ritüellerin her dinde ve toplumda olduğunu müşahede ediyoruz. Kutsal gördükleri taş ve cisimlere sürdükleri giyim eşyalarını itinayla koruyup, memleketlerine götürmek üzere çantalarına koyan Hıristiyanların sayısı bir hayli fazla görünüyor gözümüze. Ardından Hz. Ömer camisinde namaz kılıyor ve Eriha’ya gitmek üzere otobüsümüze doğru çarşı içerisinden yürüyoruz. Öğrencilerin Arapça şarkılarla kutlamalar yaptığı meydandaki festival sahnesinin önünden geçerek otobüsümüze biniyoruz.
Çöl içerisinde, etrafta bir tek ağacın bulunmadığı, sağ ve solumuzda ara ara keçi ağıllarının bulunduğu bedevi mezralarının arasından geçerek yol alıyor otobüsümüz pırıl pırıl asfalt yolda. Yol üzerinde Nebi Musa tabelasını görünce şoförümüz direksiyonu kırıyor ve ilerliyor çok uzak bir mesafede görünen etrafı zeytin ve hurma ağaçlarıyla kaplı, minaresi görünen bir yapıya doğru; etrafı çok eski mezar taşlarıyla dolu olan, girişinde Nebi Musa tabelası bulunan mescide ve külliyeye. Rehberimiz bize buranın Hz. Musa’ya ait bir makam olduğunu söylüyor. Biraz bakımsız bir yapı ve ciddi şekilde tadilat görmekte. TİKA tarafından yapılan tadilatı devletimiz üstlenmiş. İçeriye girip ziyaret ediyor ve mescidinde namazlarımızı eda ediyoruz. Tabi ki düşünmeden edemiyoruz, burası gerçekten Hz. Musa’nın kabri olsaydı işgalci siyonist İsrail burayı Müslümanlara bırakır mıydı diye. Artık Eriha’ya doğru yola çıkma zamanı.
Eriha, bir Filistin şehri. Lut Gölü’nün kıyısında. Deniz seviyesinin dört yüz yirmi iki metre aşağısında bulunuyor. Belki deniz seviyesinin altında kalmasından, belki de ahlaksızlığı dolayısıyla helak olan Lut kavminin bulunduğu alan olması dolayısıyla basık ve bunaltıcı, iç karartıcı bir havası var. Hurma bahçelerine bitişik, İsrail’in, şifalı diye çamurunu bile kozmetik ürünü olarak dünyaya pazarladığı Lut Gölü kıyısından, bir fotoğraf çekimi miktarı kadar kalarak ayrıldık.
Eriha şehri bir kuş uçuşu mesafedeydi ve biz on dakika sonra Eriha’daydık. Burası, dünyanın ilk şehri, ilk yerleşim yeri olarak kabul edilir. Çöllerin arasında bir vahadır. Harika kokulu çiçekleri ve yeşil bir bitki örtüsüne sahiptir. Kleopatra’nın, şehrin ilk sahibi olduğu söylenir. Hz. İsa’nın nefis tezkiyesi için kırk gün kırk gece inzivaya çekildiği manastıra teleferikle çıkamasak da, yakınından dağlardaki manastıra baktık ve kendisine dua ettik. Ziyaret için gelen turistlerin uğrak yeri olan tesislerden, Filistinli kardeşlerimizin ekonomilerine katkı olması niyetiyle meşhur Eriha hurmaları satın aldık. Artık dönüş yolundayız Kudüs’e. Ancak, üzerinde “We Will Return” yazan devasa anahtarı, Kudüs’ün anahtarını görüp de önünde fotoğraf çektirmeden olmaz. İniyoruz otobüsten ve grup olarak topluca fotoğraf çektiriyoruz anahtarın önünde. “Geri Döneceğiz ey Kudüs! Bekle!” diyoruz hep birlikte. Ve Tekbir getiriyoruz hep bir ağızdan: Allahü ekber!
Yorucu bir gün geçirdik. Yine otelde çaylar eşliğinde günün kritiği. Ardından dinlenme ve ertesi gün Kudüs’te son günümüz.
V.
29 Ekim 2017
Gece, saatlerin İsrail’de geri alınmasından dolayı, bir kısmımız Mescid-i Aksâ’ya namaz için gidemiyor ve yetişemiyor. Rehberimiz, Aksâ ziyareti için bugün bol vaktimiz olacağını söylüyor. Sabah kahvaltıdan sonra eşyalarımızı alıyor ve otelden çıkıyoruz. Hedefimiz kadim Kudüs şehrine bu kez Davud kapısından girmek. Bu aynı zamanda Yahudi mahallesine girmek anlamına geliyor. Kapıdan giriyoruz ve Davud peygamberin, bugün Yahudilerin kontrolünde olan kabrinin bulunduğu alana geçiyoruz. Davud peygamberin kabrine kadın ve erkekler ayrı koridorlardan giriyor. Kabri bir paravanla ikiye bölmüşler, bir tarafta erkekler, diğer tarafta kadınlar ziyaret ediyor. Her ziyaretçi kendi dinine ve diline göre dua ediyor. Fakat erkekler dâhil başı örtülü olmayan hiç kimseyi içeriye almıyorlar. Şayet başınızı örtecek bir şeyiniz yoksa girişte kipa dedikleri takkeden kendileri veriyorlar. Bizler hazırlıklı gittiğimiz ve başımızı kipa ile örtmek istemediğimiz için teklif ettikleri materyalleri reddediyoruz.
Kabristanın bulunduğu yerden çıkıp, Ermeni mahallesinden Yafa kapısına doğru yürümeye başladığımızda, aşağıda Burak Duvarına (Yahudilerin Ağlama Duvarı dedikleri yer) giden yol üzerinde onlarca Yahudi askeri öğrenci görüyoruz ziyaret için getirilen. Çocuk ve gençlerine aidiyet duygusunu ve dini inançlarını ısrarla öğretmekte kararlılar anlaşılan.
Ermeni mahallesi ve Yahudi mahallesi daha bakımlı. Anlaşılıyor ki, işgalci İsrail’in Kudüs Belediyesi, Müslüman mahallelerine göstermediği özeni ve vermediği hizmeti, Hıristiyan, Ermeni ve Yahudi mahallelerine vermekte. Turistlerin bolca bulunduğu Yafa Kapısı’na doğru giden yolda, Ermeni mahallesi olduğu için ve propaganda yapmak amacıyla, duvarlara Türkiye aleyhine olan afişler asılmış, doğu bölgelerimizi Ermenistan sınırları içerisinde gösteren haritalar yapıştırılmış. Sonunda Yafa Kapısı’na geliyoruz. Kapının girişinde Kanuni Sultan Süleyman’ın yazdırıp koydurduğu “La ilahe illallah İbrahim Halilullah” yazısını görüyoruz. O Kanuni ki, şehirde yaşayan Hıristiyan ve Yahudiler rencide olmasın diye, üç dinin ve peygamberin atası Hz. İbrahim ile selamlamayı tercih etmişti şehre girenleri. Bu incelik, hassasiyet, barış ve adalet duygusunu ruhunda hissedip, o duyguyu tarihin bu günlerine taşıyan ecdadım ile gurur duydum. O güzel duyguyu ecdadımın kalbine nakşeden iman ve İslam inancını veren Rabbime bir daha hamdettim, şükrettim.
Artık şehrin içlerine doğru inmeye başlamıştık. Dar sokakları, tarihin derinliklerinden gelen çığlıkları, nal seslerini, değişik dillerde dua ve feryatları ruhumuzda hissede hissede Selahaddin Eyyübi’nin evinin bulunduğu sokağa girdik. Evin bulunduğu avluya girdiğimizde bizleri güler yüzle karşılayan evin bekçileri buyur ettiler. Daracık merdivenlerden üç kat çıkıyoruz. Dehliz gibi koridorlar ve küçük odalardan geçtikten sonra bir salona dâhil oluyoruz. Evin şimdiki bakıcıları ev ile ilgili bilgi veriyorlar. Aslında Kudüs Fatihi için mütevazı bir ev. Ancak Selahaddin’in tevazusunun ve adil bir komutan olmasının sonucunda, seksen sekiz yıl haçlıların elinde kalan Kudüs’ün kurtarıldığını da biliyoruz. Evden derin ve yoğun duygularla ayrılıyoruz.
Hıristiyanlar için kutsal olan Kamame (Kutsal Kabir) kilisesinin önündeyiz. Sanki bütün Hıristiyan âlemi burada gibi. Kalabalık arasında içeri giriyoruz. Hıristiyanların, Hz. İsa’nın öldüğünde üzerinde naaşının yıkandığına inandıkları musalla taşı burada. Hıristiyanlar burada hacı oluyorlar. Bütün Hıristiyan mezhepleri ittifaken bu kiliseyi en kutsal mabed olarak kabul ediyorlar. Bu kadar kutsal kabul edilir de kavga olmaz mı bu kilise için! Elbette miladi üç yüzlerde yapılan kilise için bolca kavga ediyorlar. Sonuçta adaletine güvendikleri Osmanlı padişah ve halifesi, aralarında adaleti sağlıyor. Hatta kilise kapısını her sabah kimin açacağı ile ilgili tartışmaların önü arkası kesilmeyince, halife iki Müslüman aileyi kilisenin sabah akşam açılıp kapanması için görevlendiriyor ve kilisenin anahtarlarını Müslüman ailelere veriyor. Günümüzde halen iki ailenin liderleri, ellerinde anahtarlarla sabahleyin arkalarında sıralanmış değişik kiliselerin din adamları olduğu halde, törenle kapıları açıp Hıristiyanları içeriye alıyor ve akşam olunca kapıları kilitliyor. İnsanın aklına gelmiyor değil bazen, “Alın anahtarlarınızı ne haliniz varsa görün!” dese Müslüman görevliler, acaba halleri nice olur?
Hemen kilisenin karşısında bulunan Hz. Ömer Camii. O aşırı şatafatın, ikonların, heykellerin karşısında sadelik âbidesi. İşte bizim inancımızın dünyaya değil, ahirete bakan yüzü. Bir incelik ve nezaketin ölçüsüdür Hz. Ömer Camii. Kudüs’ü teslim aldığında Ömer, kendisini kiliseyi gezmek için davet eden başrahibin teklifini geri çevirmez. Namaz vakti gelmiştir ve namaz kılacak bir yer arar. Kendisine kilisenin temiz ve heykelsiz bir köşesini gösteren Rahib’e Hz. Ömer, “Ben başka bir yerde namaz kılayım. Burada kılarsam, benden sonraki Müslümanlar ola ki benim hatırama binaen burayı camiye çevirirler” der. Ve kilisenin karşısındaki arsada namazını kılar. İşte Ömer Camii de daha sonra oraya yapılır. Cami ve kilise, karşı karşıya. Müslümanın adalet, incelik ve hoşgörü sanatı, her daim heykellerle imar edilmiş sanata galebe çalar diye düşünüyorum.
Artık Kudüs’de son saatlerimiz. Camiden çıkıp veda etmek üzere Kudüs sokaklarından Mescid-i Aksâ’ya doğru yürümeye başladık. Grup üyeleri olarak serbest vakit geçirmek, akşam namazında Aksâ’da buluşmak üzere sözleştik. Şimdi tekrar son defa kapısındayız Beyt’ül-Makdis’in. İçeri giriyoruz ve havasını teneffüs etmeye, doya doya içimize çekmeye başlıyoruz. Son dualarımız, dudaklarımız kıpır kıpır. Her zerresini soluyoruz. Ruhumuzu bir gergef gibi işlemesi için Resulüllah soluyoruz. Davud, Süleyman, Musa, Harun, İsa ve İbrahim Halilullah soluyoruz. Halife Ömer ve Ebû Ubeyde Bin Cerrâh soluyoruz. Sonra Selahaddin soluyoruz.
Allahü Ekber… Akşam ezanı okunuyor. Camiye giriyoruz, Kıble Mescidi’ne. Bir veda gibi akşam namazını kılıyoruz. Hüzünle, gözyaşlarıyla… Namazdan sonra her zamanki yerimizde toplanıyoruz… Ve veda… Ve dua… Kendimize, ümmete, vatanımıza, vatan ve ümmetin haysiyeti için mücadele edenlerimize…
Sonra… Yafa’ya gidiş… Ecdad yadigârlarını ziyaret… Ve dönüş… Âidüüün


