Orta yaşlı kadın evin önüne park ettiği arabasına binip yola çıktığında güneş batmak üzereydi. Hafif hafif yağan yağmura silecekler ritim tutuyor ve radyodan çalan şarkı bu sırlı yolculuğa eşlik ediyordu. Hava parçalı bulutluydu. Bir yandan yağmur çiselerken bir yandan güneş son ışıklarını salıyordu şehrin göğüne.
Kadın ara sokaklardan kısa sürede kurtulup otoyola ulaştı. Batı istikametinde ilerlerken güneş gözüne vuruyor ve güneş gözlüğü bile tam anlamıyla koruyamıyordu. Koltuğunu yükseltti. Aynayı indirip dik oturmaya çalıştı.
Otoyolda hızını öyle artırmıştı ki görenler çok acil bir yere yetişmesi gerektiğini düşünebilirdi. Tabi ki bu düşüncelerinde haklı olurlardı. Gerçekte de yetişmesi gereken bir yer vardı. Ufukta gideceği yeri belli belirsiz seçiyordu ama tam vaktinde orada olup olamayacağını bilmiyordu.
Yağmurda araba kullanmaktan nefret ederdi. Mecbur kalmadıkça yağmurda dışarı çıkmazdı. Ama bugün farklıydı. Bugün hava çok farklıydı.
Havanın değişmesinden korkarak gaza biraz daha bastı. Otoyolda tehlike saçarak ilerliyor, sol şeritte hızla yol alırken önündeki araçların çekilmesi için kornaya basıyordu.
Bir müddet sonra yavaşladı. Sinyal verip iyice yavaşladıktan sonra direksiyonu sağa kırdı. Toprak yolda ağır ağır gidiyor ve yokuşu tırmanabilmek için özel bir çaba sarf ediyordu. Sonunda aracı stop ettirip arabasından indi.
Fotoğraf makinesini ve tripodunu alıp yürümeye başladı. Toprak yol çamur olmuş ayakkabılarına yapışıyordu. Tüm bunlara katlanmasının sebebi ise hayatının en önemli uğraşı olan ve yemesinden, içmesinden kısarak gerekli ekipmanları temin ettiği, bu sevdası yüzünden eşine dostuna vakit ayıramadığı için yapayalnız kalmasına neden olan fotoğrafçılık tutkusuydu.
Tüm bunları düşünerek yürürken gittikçe ağırlaşan ayakkabılarını gördüğü taşlara sürterek temizlemeye çalışıyor ve zaman geçtikçe omuzlarını daha çok acıtan çantasını düzeltiyordu.
Zirveye ulaştığında ufka doğru birkaç saniye baktıktan sonra derin bir nefes alarak gülümsedi. Başını kaldırdı. Gökyüzü irili ufaklı bulutlarla kaplıydı.
Tripodu dikkatlice kurdu. Makinesini de yerleştirdikten sonra gözünü objektife dayadı. Gökyüzü için uygun lens değildi makinedeki. Lensi değiştirmek için acele etmeliydi. Birkaç dakika içinde lensi değiştirdikten sonra ayarları manuel olarak yaptı. İstediği açıyı bulmak için çok gezinmesine gerek yoktu. Çünkü çekmek istediği görüntü zaten çok uzaktaydı ve bu tepenin neresinden çekerse çeksin görüntüler birbirine benzeyecekti. Hem vakti de yoktu zaten.
Tekrar gözünü objektife dayayıp halkaları ayarladı. Beş-on poz yakaladıktan sonra vizörden görüntüyü kontrol etti. Tam hayal ettiği gibiydi. Güneş ufukta kızıllığını bırakarak salınıyor, bulutlar gökyüzünde raks ediyordu. Tam iki tane gökkuşağı semayı boydan boya renklendiriyor, maviden turuncuya dönen gökyüzü fotoğrafın her yerini kaplıyordu. İstemsizce gülerken gözlerini şükürle yumdu.
Gözlerini tekrar açıp yakaladığı enstantaneyi görünce titredi. Hava mı serinlemişti, yoksa fotoğrafa bakınca bile o an hissedilecek miydi?


