Kıy(a)met
TEMMUZ Sayı: 21 - Nisan 2018

Keşkelerle geçen son yıllarım nihayet bulup huzura erince kelimelerim de bitecek. Kullanmaya kıyamadığım o kutlu sözler, buhar olup uçacak.

Beni ince hastalığa gark eden pişmanlık belası bir gün toprak olacak.

Oysa tek dileğim, giderken yanıma güzel bir hikâye almaktı. Ne yaptın dünyada diye sorduklarında, anlamlı bir öykü fısıldamaktı. Şimdi bu dileğin ne kadar da gerisindeyim.

Henüz reşit dahi olmamışken mevsimlerin hep baharı fısıldadığı on yedi yaşlarındaydım. Baba evini terk edip sevdiğim adamla kaçmaya niyetlendiğimde, kanım çok hızlı akıyordu. Sonunu düşünmediğim bu macera, beni heyecanlandırırken geriye yalnızca bir mektup bıraktım. İsyan kokan kelimeleri seçerken hiç özen göstermedim. Oysa çok severim sözleri. Kelime defterim bile vardır. Kulağa hoş gelenleri not edip karşılığını yazarım. Kimi zaman fısıldarım gün boyu birini. Dilime pelesenk oluverir.

Ne mi yazdım? Annemin buyurganlığından, babamın despotluğundan, abimin baskılarından dem vurup durdum. Ne kadar kızgınlığım varsa birikmiş; kustum o beyaz kâğıda. Helallik istemek bile gelmedi aklıma. Öfkem aklımı esir almış olmalı ki kalemimi kamçılayıp durdu.

On yedisinde insan frenleri boşalmış kamyon gibidir. Nereye vuracağı nereye çarpacağı kestirilemez. Önüne gelen ne varsa altına alır.

Gün ışırken sokağın başındaki parkta buluşmak üzere sözleştik. Mektubu sonlandırıp vazonun yanına uzatıverdim. Kalemi de kırıp üzerine fırlattım.

Bunu gerçekten nasıl yapabildim, şimdiki aklımla anlayamıyorum. Ne kadar kendimi haklı çıkarmaya çalışsam da işin içinden çıkamıyorum. Tutunacak bir dal bile bulamıyorum. Bu öfkeyi bir zemine oturtamıyorum. Ama bunları tam da böylece yapıverdim. Arkama bile bakmadan çıktım evden. Daha kim olduğunu iyice bilmediğim bir adamla bir yabancıyla kaçıverdim. Belki de kendimden kaçıyordum lakin sarıldığım yılanın beni daha da dibe çekeceğini bana kimse söylemedi. Söylese de duyacak durumda değildim.

Velhasıl olan oldu. Abim günlerce bana ulaşmaya çalışmış ancak izimize rastlayamamış.

Aklım başıma geldiğinde, kıyametimin otuzuncu günüydü.

Komşumuzun kızı Ayten’i aradığımda dünya başıma yıkıldı. Dünyanın bütün şimşekleri aynı anda kafamın üstünde çaktı ve bir anda gözüm karardı. Ensemden aşağıya doğru bir sızı vücudumu esir alıp beni yere doğru çekti. Düşerken kafamı bir yere vurup oracıkta ruhumu teslim etmeyi çok isterdim. Ayıldığımda, beni ayakta bekleyen çıplak hakikat gözlerimden sel olup aktı. O kadar aktı ki nice yangınlar söndürebilirdi. Lakin içimdeki ateşi harlamaktan başka bir tesiri olmadı.

Ayten’in ağzından dökülen haber babamın o lanetli günün akşamında, kalbine yenik düşüp ıstıraptan öldüğüydü. Ayten babamın mektubu okuyup kendini odasına kilitlediğini ve kimseyi de yanına kabul etmediğini söyledi tüm acımasızlığıyla. İçine ağlar benim babam, bilirim. Akşam güneşini üstüne yorgan edip Hakka yürümüş. Kalp krizi demişler… Kalbin krizi, kalbini durdurmuş babacım…

Annem de kahrından bir hafta dayanabilmiş. Migreni azıp banyoda kafasını yıkamaya giderken gözü kararmış ve kafasını çarpmış fayansa. Pek korkardı ölmekten. Beyin kanaması demişler. Kanatmışım annemi…

Abim… Abim ölmedi. Ama Ayten dedi ki: “ Öldü diyemem ama yaşamadı da. Her gün biraz öldü.” Abim huysuzdur ama bilirim beni çok sever. Keşke bu kadar sevmeseydin be abi. Kim icat etmiş bu sevmeyi?

Ayten bana hiç acımadan anlattı ne varsa. Ölenlerin intikamını alırcasına etimden et kopardı. Bir o duvara çaldı beni, bir öteki duvara. Kafama çiviler sokup çıkardı. Ayten’e sözüm yok yine de. Sözüm de kalmadı zaten. Noktalandım. Meğer ne nankörmüşüm. Kıymetini bilememişim avucumdakilerin.

Defalarca ölmeyi denedim ama onu da becerebilmiş değilim. Ölümün kurtuluş olduğu vehmine kapıldım lakin içine düştüğüm uçurum, dünyalık cezamı da çektirmeden bırakmayacak yakamı.

Artık güzel hikâye peşinde koşan o körpe kız yok. Dünyası kıyameti oldu…

Kenan Yusuf Arşivi