Şiir, bir dilin doğuşu ile vardır ya da şiiri olmayan bir dil yoktur. Elbette şiir, hiçbir dilde birdenbire var olmaz. Allah, insanı yarattıktan sonra ona verdiklerini hatırlatmasıyla başlar dilin serüveni. Bu serüvenin bir parçası olarak şiir yazmayı bahşeder insana. İnsan, dilin kaynağını unutur bazen. Fakat yine de insanı olgunlaştıran nüvelerin başında gelir şiir. Modern hayatın dayattığı yapay hayat, hala insana doyurucu zevki verememişken eline bu kadar fırsatlar geçtiği halde, şiir bunu hep sağlamış, insanı kendi beninden düşmekten daima kurtarmıştır. Şiir, insanı yaşatan ya da insanın canlı olduğuna vurgu yapan bir sanat olarak günümüzde, okunduğunda ve yazıldığında, okuyucusuna ve yazana yaşadığını hissettirmeye devam ettirmektedir. Birileri varsın “şiir artık okunmuyor, şiir kitapları satmaz, şiir yerine roman ve hikâye yazın” diye telkinler yapsın. Bunlar, zaman zaman ortaya çıkan benzer hezeyanlardan başka bir şey değildir. Şiir kadar dile iyice yaslanmış olan roman ve hikâye de aslında şiirle aynı yazgıyı paylaşır. Şiir, diğer türlere nazaran kendi evreninde parlar ve ışığından ödün vermez. Gerçeklik, bazen hakikati görmemize engel olan bir aldatmaca ise gerçeklikte boğulmuş bir dünya sizin sıradanlığınızdan başka bir şey değil. Asıl olan gerçeklikte boğulmadan yaşayabilmektir.
Adem Turan’ın “Ateşte Yıkanmış Atlar” kitabının ikinci baskısı geldi. Şiirin birden fazla baskı yapmış olması, “Türkçeye az çok emek vermiş insanlardan ne kadar iktisadi kalkınma gerçekleştiririm” diye bakan, edebiyatı piyasa olarak gören simsarlara bir tokattır. Kitabın her baskısı bir tokattır. Bundan hareketle insan’ın ateşinin sönmediğinin yansımasıdır kitaplar. Bu altı çizilecek noktadan sonra kitaba dönecek olursak; Adem Turan şiirinin 80’lerin başından beri Türk şiirinde kendi söyleyiş tarzının yükselen ve kendini var eden, büyüten bir tarafı vardır. O, “hayatın içinde şiire konu olacak her durumda şiir söylenmeli” diyen bir eda ile yazar. Ona göre “zeytin “varsa önümüzde, Ege’de, Türkiye’de, dahası büyük Türk şiirinde bunun şiiri de vardır, ”meseli” de vardır ve Kudüs’e uzanan göğü vardır:
Zeytinle konuşuyorum Zeytindağı’nda, simsiyah!
Bir ayindeymiş gibi diz çöküp kalıyorum
Şiir kitabının sayfalarında gezinirken şu dikkatimi çekiyor: Ses’in alçalıp yükselmesi gerekirken hep yüksek tonda kaldığı. Bu, şairin seçimi olarak kalsın diyorum. Ateş’in ne kadar yakıcı olduğunu ve birçok ateş çeşidini bilirsiniz. Yüksek ateş de vardır, ateşli olmak da vardır ateşi körüklemek de... Cehennem ateşini ise hiç hatırlatmayalım. İşte Adem Turan’ın şiiri, yüksek ateşten değil de ‘ateşli olmak’la daha yakındır. ”Yangın” şiirinde şöyle der:
Keşke bir yangın çıksa da
Kurtarılsa kitabım
Şu benim zenci yüzüm
(taşralı yüzüm)
(dağlı yüzüm)
Bedenim
Ateşlerdeki ruhum
Kitap iki “ateşli” bölümden oluşmaktadır: MESEL ATEŞİ ve YOL ATEŞİ. Şair, her iki bölümdeki şiirlerinde okuyucuyu zorlamıyor. Dizelerin imgelere gömüldüğü yok. Ne diyorsa onu diyor ve şiirin geçmişten gelen lirik soyuna biraz epik bir eda tonu katarak kapalılıktan, gizemden oldukça uzak durarak kendi meselesinin olduğunu unutturmuyor bize.
Aynalıçarşı içinde vurdular beni
Bu yüzden hüzünlenir halk
Geçince çarşıdan…
(Aynalıçarşı Meseli)
Ve önce gözlerinden tutuştu Zerdüşt
Ateşler içinde ve çırılçıplak…
(Zerdüşt Meseli)
Şair toprağından kopmamalıdır. Kırılgandır çünkü. Bu kopmanın acısı yaşamın tuzu biberi olur. Şehrin harabelerinde, dağların çiçeklerinin gölgelerini görür belki, anasını görür, fındık bahçelerini görür; ilk kelimelerin öğrenildiği havayı, suyu görür. Bununla beraber “çocukluk” her şair gibi Adem Turan’ın da şiirinin kılcal damarıdır. Dünyaya başkaldırmak, zulümlere başkaldırmak, hakkını vermek yaşadıklarının, çocuklukta yaşanan dolu dolu anıların çağrısıdır. Orada başlar çünkü ilk deneyim. Dikenli çalılarla, zararlı nebatatla bir nevi talim alanıdır ilk evin bahçeleri. Roma’da esirlerin aslanla mücadelesi gibi başlayacaktır -çünkü çok kalabalığız-.
Şair, çağın kirinden herkesin payını aldığını söyler, şairler de dâhil, ama Allah şairlere bir şey demiştir, bir not düşmüştür kitabında. Cemal Süreya’nın “Tanrının Poetikası” dediği buyrukta.
Adem Turan, yer yer günlük dilin kelimelerine, söylemlerine, klasik şiirimizde, -Yunus Emre’de geçtiği şekliyle- Farsça sözcüklere yer verir:
Göğ uzaktır çünkü binlerce kez
Köprüler dar, ölümse yakındır her zaman.
(Aynalıçarşı Meseli)
Burası Beylerbeyi, bir adım ötesi Boğaz
Birer çay daha içip kalkalım mı Sıddık Ertaş
(Beylerbeyi’nde Kaybolan Eldiven)
Ve kahrından ölsün bağçemdeki bülbül
(Penguen ve Bülbül Meseli)
Eğer inançlı iseniz dünyadaki olup biten her şeyi anlamanız kolaydır. Olup bitenin farkında olmak veya olmamak, bunu şiirde anlatıyor olmak, totalde şairi sorumluluktan bir nebze olsa kurtarır mı, bilmiyorum. Bir şey “o, çok açık olan büyük fotoğrafa bakmak insanı rahatlatıyor (rahatlatıyor dediğime bakmayın, en azından buna kafa yormuyor diyelim).” Buradan hareketle Adem Turan, ivedilikle şiirini kuruyor çünkü her şey açık, her şey net. Ama dayanamıyor insanlığın acılarına. Gerçeklik, Adem Turan şiirinde yukarıdan geçiyor. Tanrı bilgisi özetletiyor çünkü bilgiyi. “Bilgi var mıdır, yok mudur?” sorularını soracak kadar huzur bırakmadılar yeryüzünde. Günlük dilden oldukça fazla yararlanıyor şair. Ama günlük dilin gerçeklik ilişkisi yüzeysel kalıyor. Şiirde biçim, dizeden başlayıp şiirin bütününü kapsayacak kadar ve yüksek sesi bozmadan duracak kadar bütün kitabı sorunsuz kaplıyor. Bu da ustalık Ateşte Yıkanmış Atlar’da şairini selamlıyor. Nasıl mı selamlıyor? Yalın, akıcı, duru, içimizden, içten ve çağlayarak…
Gece Duası
1.
Bir saati niçin severiz ansızın
Ve karamuk gözlerimizi
Bakıp da aynalara
Çünkü düşünce alnımıza tonlarca keder
Geçip gider binlerce adam, umarsız
Biz kapılardan ve atlardan geçeriz
Sığınırız çaresiz, zifiri çıkmazlara
Bağdat’a Dua
2.
Şehri gördün mü? Saç baş darmadağın!
Yanıyor ah, yanıyor çocukları Bağdat’ın!
Beni bırakın, beni unutun, beni…
Yakın da saçlarımdan, küllerimi Dicle’ye savurun!
Şiirde duyarlılık, 1980 sonrası şiirimizde yerini daha çok sanat duyarlılığına bıraksa da iki binli yılların ilk çeyreğini kapatırken yerini hayatın içinden gelen somut şiire bırakacak gibi görünüyor. Zaten Türk şiirinde zaman zaman bu yapılmış. Zamanla yine kitlesel olaylar azaldıkça sanat, kendi mecrasına çekilerek -sanki ait olduğu yer orasıymış gibi- insan muhayyilesinin üst tahtına oturuyor. Adem Turan şiiri, bu tahta oturmadan az önceki safhadır. Şiirlerin etrafından değil tam içinden geçerseniz bu anlaşılacaktır.


