Suyun Dördüncü Hali
TEMMUZ Sayı: 7 - Şubat 2017

Karlı bir pazar günü. Sokaklar, beyazın saf ve temiz dokusuna alışık olmasa da, yeni durumu kabullenmiş. Şimdi gün yüzünde olmayan can yakıcı tüm hatıralar, bembeyaz bir sayfanın altında kalmış gibi. Kimileri için, eksikliğin mazgallarına sıkışmış, akmıyor belki zaman ama kardan yükselen aydınlık, umudu yeryüzüne dağıtıyor.

Gün yavaş yavaş ağarırken, beyazın aydınlığını canlandırıyordu yalnızca o sabah. Karlı bir sabaha uyandı genç adam, güneşi üzerine doğurmadan. Hiç dışarıya bakmamıştı önceki gece. “Gece boyu yağmış olmalı.” dedi ve içini daha karın güzelliğiyle dolduramadan, yazması gereken yazıyı hatırladı. Canı sıkıldı. Bir iki lokma bir şey atıştırıp kahvesini aldı ve bilgisayarının başına oturdu. Tam sekiz kez deneme başlangıcı yapmıştı. Hepsine baktı tek tek. “Acaba birini diğerine eklesem olur mu?” diye düşündü. Mümkün değildi. Yazdığı her denemenin bir melodisi olduğunu düşünüyordu. Hiçbiri diğerine uymuyordu. Bazı yazılar öyledir. Uzatmaya kalksan belki uzar ama yazının büyüsü bozulur. Çünkü o kadardır o yazı. Hikâyelerimiz gibi. Bitmiş bir hikâyeyi istesen de uzatamazsın. Ancak yeni bir hikâyen daha olur, belki sonra…

Denemeye sığamıyordu artık. Bir yazı boyunca, tek bir konunun etrafında dönmek, bütün cümlelerin aynı konuya hizmet etmesi için didinmek onu rahatsız ediyordu. Anlatacak çok şey vardı. O, hikâye yazmalıydı. Zaten bir süredir karakterler zihninde anlamsızca dolaşıp birbirlerine laf atıyorlardı. Kendi de giriyordu bazen araya. Öyle ki bazen zihnindeki tiyatro bir monoloğa dönüşüyor ve o zaman da kendi dışındaki herkes teker teker sahneyi terk ediyordu. Kendinden çıkması gerekiyordu bu yüzden. Gerekirse oyunu terk etmeliydi. Hatta yönetimi de karakterlerden birine devredip yalnızca gösteriyi izlemeliydi. Sağlam bir kurgu işini görmezdi. Doğallık her şeyden önemliydi onun için. Öyle bir hikâye yazmalıydı ki yazana kadar sonunu kendi bile bilmemeliydi.

Günlerdir okuyordu. Günlük dışında hiçbir şey yazmıyordu uzun süredir. Okumak yazmanın ilk kuralıydı onun için. Okumadan yazamazdı. Okumadan yazmak, doktor olmadan reçete yazmak gibi bir şeydi. Okurken ve kendini ifade biçimi olarak gördüğü, “En kıymetli yazılarım!” dediği günlüğü yazarken, bir akış oluşturuyordu kendince, başka yazılara götüren. O akışın içindeyken gelecek ilhamı bekliyordu. Ne var ki her şeyin bir zamanı vardı. Yaprak önce sararır, solar, tutunduğu dal kurur, artık onu taşıyamaz hâle gelir, yaprak öyle düşerdi ki vakti gelince yerine yenisi bitsin. Yaprağı koparmak iş değildi. Kendi düşmeliydi. Zorlama yazılar, türü ne olursa olsun taptaze yaprağı dalından koparmak gibiydi onun için. Bu yüzden teslim tarihlerinden nefret ediyordu. Bu sorunu daha çok okuyarak aşmaya çalışıyordu. Bir yandan akıp giden zamanın getirdiği türlü çeşit sorunla da mücadele ediyordu, suyun yatağını bulacağına olan inancını kaybetmeden.

*

Yürüyüşe çıktı. Yürürken düşünmeyi severdi. Karın beyazı yalnızca gözünü almıyor, kardan başka bir şey düşünemez hâle getirerek aklını da alıyordu sanki insanın. İstediği biraz da buydu. Zihnindeki karmaşadan biraz olsun uzaklaşmak. Bir süreliğine de olsa tek bir şeye odaklanabilmek.

Kafasındaki tiyatro da kar altında kalmıştı şimdi. Bir yığın sorun da kısa bir süreliğine de olsa gözüne görünmüyordu. Yalnızca temiz havayı içine çekiyordu. Karda bata çıka yürürken, göle nasıl ulaşacağı dışında hiçbir şey düşünmüyordu. Suyun her hâlini seviyordu. Gölün göğe değen kısmına baktığında, kıyıya yaklaşmaya çekinen birkaç ürkek kelime mutlaka görürdü.

Çok uzak değildi Allah’tan göl. Islak ayaklarında özlemlerini sürüye sürüye, sırtında görünmez bir yük ve zihninde karla kaplanmış düşünceler yığınıyla göle gelmişti.

Kıyıya bağdaş kurup gölü seyre daldı. Bir süre sadece sessizliği dinledi. “Sözleri olmayınca müzik ne kadar güçlü!” diye düşündü, doğa adı altında kendi sessizliğini dinlerken. Eline biraz taş aldı. Taşları bir hedef belirlemeden, öylesine, teker teker atmaya başladı. Sonra bir melodi takıldı aklına: Le Trio Joubran, Masar. Sonra bir fotoğraf karesi. Buz gibi havada, naylon terlikle yürümekten ayakları şişmiş, su toplamış, yara bere içinde kalmış kız çocuğunun fotoğrafı. Ailesiyle birlikte, Irak’tan Suriye’ye kadar, bu soğuk kış günlerinde 40 gün boyunca yürümüş. Fotoğrafı gördüğünde donup kalmıştı. Hemen kapatmış ve bir daha da bakmamıştı o fotoğrafa. O küçük kız çocuğunun, zihninde bu kadar net belirmesi garibine gitti bu yüzden. Kızın yüzündeki gülümsemeyi unutamamıştı. Ayaklarından çok, gülümsemesi yakmıştı içini. Uzun yolun ve soğuğun yükünü taşıyamamış ayaklara inat; gözlerinin içini güldürecek kadar şükür dolu, masum, tertemiz bir gülümseme…

Elinde kalan son taşı şiddetle göle fırlattı. Hızlı adımlarla eve yürüdü. Sonunu bilmediği bir hikâyesi vardı artık.

*

Mozart tüm bestelerini aklına kaydedermiş. Onun için besteyi kâğıda aktarmak sadece bir formaliteymiş. O gün Mozart’ı anlamıştı. Bu bir görme meselesiydi. Sanatçı, gördüklerini işlerdi, çoğunlukla göze görünmeyeni, hissedilen ama ifade edilemeyeni…

Ertesi gün ağarana kadar yazdı, yazdı, yazdı…

Hale Beyza Arşivi
7 Sayı: 7 - Şubat 2017 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler