Hâl İle Dem Arasında Bir Ömür; Cahit Çollak
TEMMUZ Sayı: 7 - Şubat 2017

Geçtiğimiz ay hem Bursa için hem de ülkemiz için önemli isimlerden biri sessiz sedasız bu dünyadan göçtü. Ömrü boyunca nümayişsiz ve gösterişsiz bir yaşamı ilke edinmiş olması gidişini de pek çok kimseden saklamıştır sanıyorum. Bu isim kimisinin kitapçı olarak tanıdığı, kimisinin yayıncı olarak tanıdığı, kimisinin dağıtıcı, kimisinin fakir fukara yoldaşı, kimisinin de talebe muhibbi olarak tanıdığı Cahit Çollak’tı. Hangi şehirden olursa olsun Bursa’ya yolu düşen yazar, çizer, şair kesimden herkesin mutlaka uğrak yeri olan küçük bir dükkânın emanetçisiydi kendisi. Peki ama Cahit Çollak’ı hem yaşarken hem de vefatından sonraki şu yazıya konu eden özelliği neydi. Öncelikle belirtelim ki Cahit Çollak bu ülkede pek az kimseye nasip olacak şekilde ülkemize hizmeti geçmiş büyüklerimizle ortak geçmişi bulunan, onların pek çok hizmetine koşturan, yaşamıyla adeta vefanın ve duruşun temsilcisi olan bir karakteri haizdir. Necip Fazıl, Osman Turan, Nurettin Topçu, Fethi Gemuhluoğlu, Kemal Tahir, Ali Nihat Tarlan, Hatemi kardeşler, Sezai Karakoç, Ezel Erverdi, Muzaffer Civelek, D.Mehmet Doğan, Ahmet Debbağoğlu, İsmet Özel, Abdurrahim Karakoç, Cahit Zarifoğlu, Ali Fuad Başgil, Said Çekmegil, Yaşar Nuri Öztürk, Ali Bulaç, Mustafa Kara, İsmail Kara, Cevat Ayhan ve daha pek çok farklı kesimden insanla olan hatıraları Cahit Çollak Ağabeyi adeta yaşayan hatıra çınarına çeviriyordu. Fakat gelin görün ki ömrü boyunca yayıncılığın içerisinde olan Cahit Ağabey yazmayı sevmeyen, daha çok muhabbet meclislerinde yeri geldikçe hatıralarını aktaran bir kişilikti. Sadece yayıncılık değil aynı zamanda siyasilerle olan teklifsiz konuşmaları, kültür hayatına dair önerileri, dernekçiliği, yeri geldiğinde siyasi kurullarda aldığı görevlerle çok farklı alanlarda çok farklı misyonlar yüklenen ve bunu bir karşılık beklemeden yapan bir isimdi. Katıldığı meclislerde en son söz alanlardan olur ve ekseriyetle kimsenin dile getirmediği hususları açık bir şekilde dile getirerek tıkanıklıkların açılmasında önemli rol oynardı. Bir özelliği de meclislerin genellikle dikkatinden kaçan, sözü gölgede kalan kişilerin elinden tutarak onları öne çıkarmak ve bir şekilde söylediklerinin önemine işaretle gönüllerini almaya çalışmasıydı. Bunu o kadar dikkatli bir şekilde yapardı ki o mecliste her söz sahibi kendisini önemli ve gerekli hissederdi. Yani Cahit ağabey bir nevi derleyen, toparlayan, denge kuran, ekseriyetle de mazlumların ve zayıfların yanında saf tutarak onların sözüne kulak veren bir koruyucu vazifesini üstlenirdi. İş bu yazı hem bir vefanın gereği hem de Cahit ağabeyden dinlediklerimizi, duyduklarımızı paylaşmak amacıyla kaleme alınmıştır.

Üniversiteli Gençlerin Ağabeyi

Onunla ilk olarak 90’lı yılların ikinci yarısında henüz taze bir üniversite öğrencisi olarak Bursa’ya geldiğimiz yıl tanıştığımı hatırlıyorum. Öncesi ve sonrasıyla 28 Şubat sürecinin ağırlığı ve ülkenin genel karamsar havası şehrin üzerine büsbütün çökmüştü. Ekonomi ve istikrar günübirlik değişiyor, esnaf kan ağlıyor ve ülke dümenini yitirmiş gemi misali savruluyordu. Oynanan oyuna henüz herkes yabancıydı. O yıllarda Bursalı Müslüman Gençliğin önemli buluşma merkezlerinden biri de Kitapçılar Çarşısıydı. Şu anda yerinde yeller esen bu çarşı hali hazırda Heykel Caddesi üzerindeki -şimdilerde büyük bir AVM olan- bir binanın bodrum katındaki yaklaşık on dükkândan oluşuyordu. Küçük ama etkili bir sığınma merkeziydi bizim için bu çarşı. Çünkü okuyan yazan düşünen hareket halinde olan kim varsa illa ki oraya uğrardı. Çünkü hareket adamının kitaptan ayrı düşünülmesi mümkün değildir. Çarşıya illa ki alışveriş yapmak için de gitmezdik hani, daha çok sohbet muhabbet ve yeni çıkan dergilere göz atmak için de gittiğimiz olurdu. Küçücük dükkânlarda iş yeri sahibi insanların ekserisi bizleri ağırlar, muhabbetimizi dinler, yeri gelir çay söyler, yeri gelir emanetlerimizi alır saklar, yeri gelir sırtımızı sıvazlar bizlerle dertleşirler yeri geldiğinde de bizimle birlikte alanlarda yürürlerdi. Yani bir kader ortaklığı hali vardı her bakımdan. Adı konulmamış bir aile havası içerisinde herkes birbirini kollardı. Tabi öğrenci olduğumuz için her zaman paramız olmazdı ve açık hesap aldığımız kitapların ödemesini paramız oldukça yapardık. Bu konuda o dönemin öğrencilerinin kitap edinmelerinde bu esnafın büyük emeği vardır diyebilirim. Sağolsunlar hiçbir zaman da sıkıştırmazlardı ve her gelişimizde yine çayımızı söylerler, güler yüzle bizleri ağırlarlardı. Kitapları veresiye verdikleri gibi hatırı sayılır oranda indirim yapmayı da ihmal etmezlerdi. İlk başlarda beni şaşırtan tek esnaf Rahmetli Cahit Çollak ağabeyimiz olmuştu. Çünkü diğerlerinden çok farklı bir çizgisi ve anlayışı vardı Cahit ağabeyin. Uludağ Yayınları ve aynı zamanda Dergâh Yayınlarının Bursa Şubesi olarak açtığı dükkânı çarşının tam ortasındaydı. Birkaç kez kitap sormaya gittiğimizde veya dükkânda kitaplara baktığımızda Cahit ağabey ardımız sıra kitabı düzeltir, geriden şöyle bizi süzer, kitabın fiyatını sorduğumuzda liste fiyatını söyler, ekseriyetle de indirim yapmaz, diğer dükkânların aksine adeta kitaplarını bizden sakınırdı. Pek tabi o dönemde kendisini tanımadığımız için bu durum bizleri şaşırtırdı. Hiç kimseye müdanası yoktu. Fakat Cahit ağabeyin bu prensipli hali benim için oldukça makul ve anlaşılabilir bir çizgiydi. Bu bakımdan duruşunu takdir ediyordum. Cahit ağabeyin zamanla daha iyi anladığım bu çizgisi daha çok kitabın bir emek ürünü olduğu, bu sebeple de kitap söz konusu olduğunda ederinin ödenmesinin her insanın vazifesi olduğu istikametindeydi. Bununla birlikte her kitabın saygı duyulması gereken bir hikâyesi olduğuna inanır ve bu sebeple de kitaplara ayrı bir özen gösterirdi. Sonraları bunun asıl sebebinin o çarşıdaki tek yayıncının Cahit ağabey olmasıyla yakından alakalı olduğunu anlamıştık. Yani kitabın en başından itibaren tüm aşamalarını; dizgisi, tashihi, kapağı, hazırlanması, basımı ve dağıtımı gibi temel işlerin hepsini bizzat yapan bir yayıncıydı kendisi. Dolayısıyla da yayınlanan her kitabın bir emeğin, bir özverinin sonucu ortaya çıktığını hissederek yaşayan ve anlamlandıran bir ruh haline sahipti kendisi. Diğer kitabevleri gibi sadece bir aracı satıcı değil aynı zamanda kendi deyimiyle bir kitap emekçisi olduğunu vurgulardı.

Emirhan 49 Numara

Kitapçılar Çarşısının 98 yılında tasfiye edilmesiyle orada bulunan esnaf Bursa’nın farklı mekânlarına dağıldı. Cahit Ağabey de daha önce gitmeyi arzuladığı Ulu Camii’nin hemen altındaki Emirhan 49 numaradaki yaklaşık on metrekarelik dükkâna taşınarak faaliyetlerini burada sürdürmeye başladı. Cahit ağabeyin kişisel tarihinde Bursa ayağını ikiye ayırmak lazım. Emirhan’dan önce ve Emirhan yılları. Çünkü Cahit ağabey Emirhan 49 numaraya taşındıktan itibaren sadece yayıncılık veya kitapçılık değil aynı zamanda insan keşfetmeye ve insan yetiştirmeye odaklı yeni bir döneme geçti. Sanırım bunda yaşın getirdiği olgunluk, yaşanan darbe sürecinin tesiri ve en başından itibaren içinde bulunduğu “Hareket” ekolünün insan odaklı anlayışının etkili olduğu kanaatindeyim. Zaten Cahit ağabeyin dükkânına girdiğinizde gördüğünüz tablo bir kitap satış yerinden daha çok bir muhabbet odasını andırıyordu. Örneğin aynı handaki diğer dükkânlar tavana kadar raflarla donatılmışken, çeşit çeşit satış ürünleri ile doluyken, her dükkânın girişinde malını satmaya çalışan esnafın sesleri eksik olmuyorken Cahit ağabey içeride sessizce oturur, sigarasını içer, çayını yudumlar, hesabına kitabına bakar, dükkândaki birkaç masa ve küçük raftaki -çoğu kendi yayını- olan kitaplar ile ülkenin dört bir yanından gönderilen dergiler meraklısını ayağına kadar beklerdi. Kitapçılar Çarşısının dağılmasıyla merkezde gidecek yer bulamayan, dertleşecek ağabeylerinden ayrı düşen üniversite gençliği de yavaş yavaş Emirhan 49 numaraya uğrar oldu. Pek çoğu kitap kurdu olan bu gençler ileriki yıllarda üniversitelerinden mezun olacaklar ve hem Bursa’da hem de ülkenin dört bir yanında önemli görevlere geleceklerdir. Cahit ağabey o gençlerin ekserisiyle irtibat kurmayı, onları hasbelkader yönlendirmeyi, yeri geldiğinde desteklemeyi, onlarla dertleşmeyi bir görev olarak değil, daha çok kendiliğinden gelişen bir süreç içerisinde samimiyet boyutunda gerçekleşen bir “halleşme” olarak değerlendiriyordu. Çünkü mekâna gelen gençlerin her biri başka bir dünyaya sahip, farklı beklentileri ve farklı yetenekleri olan kişiliklerden oluşuyordu. Cahit ağabey gelen bu gençlere olduğu gibi göründü. Yani kendi olarak, olduğu haliyle, eksiğiyle fazlasıyla tamamen doğal haliyle seslendi. Hayatı boyunca kendisini ziyaret edenlere de tavsiyesi aynıydı “kendiniz olma yoluna baş koyun çünkü kendin olmak önemlidir” derdi. Bunu Nurettin Topçu’dan aldığı düsturla nümayişsiz ve gösterişsiz bir yaşamı hedefleyerek, kendisi olmaya çalışarak bizzat gösteriyordu. Bunu yaparken de özel bir gayret sarf etmiyordu, zaten öyleydi ve olduğu gibi karşısındakine görünmekle lafını esirgemeyen, eğriyi doğruyu açıkça konuşan farklı bir portre çıkıyordu ortaya. Fakat bu noktaya ulaşmak için bir ömür tıpkı arı misali farklı kesimlerden ve görüşlerden binlerce insanla olan tecrübelerinden aldığı özleri harmanlayabileceği zamana ermesini beklemişti. İşte Cahit Çollak’ın 90’larla beraber başlayan Bursa macerası bu zaman dilimine tekabül etmektedir.

Kendi Dilinden Cahit Çollak

Kendi anlatımıyla Cahit ağabey 1950 veya 1951 yıllarında Erzurum’da dünyaya gelmiştir. Ailesi yaklaşık üç asır önce Rize Çamlıhemşin’den oraya göç etmiştir. Erzurum’daki köyleri bu sebeple laz köyü olarak bilinirmiş. Babaannesinin ve köydeki yaşlıların konuşmalarındaki farklılığı da buraya yorarlarmış. Babası tren yolu işçisi olan Cahit ağabey ve ailesi henüz doğduğu yıl babasının tayinin çıkmasıyla küçük bir macera yaşarlar. Tayin evrakına Malatya yazacaklarına İzmir yazmışlardır ve aile kapalı yük treni vagonlarında evlerini İzmir’e taşımış ancak evraktaki yanlışlık anlaşılınca eşyayı indirmeden ertesi gün Malatya’ya yol almışlar. Cahit ağabeyin anlatışına göre isteseydi babası İzmir’de kalmak için ısrar edebilirdi ama bunu yapmayan baba aynı zamanda ailenin ve özelde Cahit ağabeyin yaşamında önemli kırılma noktalarından birine vesile olmuştur. Çünkü Cahit ağabeye göre Malatya’ya taşınmaları pek çok bakımdan ruh dünyasının şekillendiği, şehrin manevi havasıyla kendisini beslediği bir mecrada yol almasına vesile olmuştur. “İzmir’de kalsaydık ne olurdum tam olarak kestiremiyorum” vurgusu bunun için olsa gerek. İlkokul, ortaokul ve liseyi Malatya’da tamamlayan Cahit ağabey için bu şehir ömrü boyunca bambaşka bir yer tutmuştur. Kendi anlatımıyla bu şehirdeki ilk arkadaşları ekseriyetle berduş, ayyaş ve okumayan takımından, daha çok da kendisinden büyük kimselerden oluşuyordu. Cahit ağabeyin gececilere, ayyaşlara ve düşkünlere olan muhabbetini bu yıllardaki edinimlerine bağlayabiliriz. Kendisi de iyi bir sigara tiryakisi olan Cahit ağabey bunu bir eksikliği olarak kabullenmiş, Nurettin Topçu üstadın kendisinden yola çıkarak söylediği “Sigara aptallığın dumanla ifadesidir” serzenişine rağmen eksikliğini kabullenerek yoluna devam etmiştir. Kendin olmaktan kastı da aslında budur. Yani Cahit ağabey eksikliğini de faziletini de bilen, kendisini olduğu gibi kabullenen, sahtelikten hoşlanmayan, her insanda bir güzellik bulunduğunu ifade ile bu yönlerini keşfetmeye adayan bir yol çizmiştir kendisine. Hatta bir gün Malatya’da şehrin manevi büyüklerinden Said Çekmegil’in dükkânının önünden geçerken üstad, Cahit ağabeyi ve arkadaşlarını görür. Tabi her birinin ağzında sigaraları vardır ve gençlik haliyle salınmaktadırlar. Cahit ağabeye seslenerek “Dükkâna gelin de size çay ısmarlayayım. Fakat ağzınızdaki o sigaraları atın” diye davet edildiğinde Cahit ağabeyin cevabı bir ömür ilkesi haline gelecek olan şu cümle olur: “Bizi böyle kabul ediyorsanız gelelim”

Cahit ağabeyin babası tüm kardeşlerin okumasında etkili olan en önemli isimdir. Kendi ifadesiyle “her yılın başında ikiz kardeşimle birlikte kullanacağımız kitapları alır, tahta çantamıza doldurur eve gelirdik. Bir yıl boyunca borçlarını öder ve okumamız için gerekli olan ne varsa eksik etmezdi” derdi. Kendisi okuyamadığı için çocuklarının ısrarla okumasını isteyen bir baba profili vardır Cahit ağabeyin yaşamında. Kitabın içindekinden ziyade kitabın sayfalarına ve kendisine olan sevgisi de bu yıllarda başlamıştır. Çünkü Cahit ağabeye göre eşyanın da bir dili vardır ve kulak verilirse, haline erilirse onları da işitmek mümkündür. Malatya’da gençliğini şekillendiren başlıca mekânlar; Sofular Kıraathanesi, Lale Pastanesi ve ailecek gittikleri sinemadır. Bunların haricinde dedesinin sabah namazlarında sohbet ettiği Söğütlü Camii de hatıralarında önemli yer tutar. Cahit ağabey kendisini hep “ben bir emekçiyim, kitap emekçisi” şeklinde tanımlardı. Gençliğinde tercih ettiği bu yol hizmet odaklı, verilen görevi yapan ve işini sahiplenen bir görüntü arzediyordu. Yerleri süpürmek, örümcek ağlarını almak, sandalyeleri dizmek, çay dağıtmak, masaları silmek ömrü boyunca yapmaktan imtina etmediği ve hatta severek yaptığı o emekçi yönüne işaret eder. 1966 yılında Diriliş Dergisi ile tanışması da bu ortamlarda gerçekleşir. Lise son sınıftan mezun olduğu yıl üniversiteye giremez ve o yıl boş kalmamak için “Okumuşu Çoğaltma, Okuyanı Koruma” Derneğinde memur olarak çalışır. Burada edindiği tecrübe de daha sonra talebelere burs veren dernekçiliğe adım atmasına vesile olacaktır. 1968 senesinde kaydı yapılmadığı için Erzurum’da rektörlük binasını birkaç arkadaşıyla işgal ederek haklarını almak için sabaha kadar direnen ve kendisi giremese de arkadaşlarının pek çoğunu üniversiteye kabulünü sağlayan da aynı Cahit Çollak olacaktır. O direniş gününün ertesinde üniversiteye kaydı kabul edilenlerden biri de ileride önemli görevler üstlenecek olan yakın arkadaşı Prof. Dr. Mustafa İsen’dir.

Nihayet 1969 senesinde kazandığı İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümünü okumak üzere İstanbul’a gelir. Babası tarafından Erzurum’daki ağabeyinin tanıdığı olan Ezel Erverdi ve çevresine teslim edilir. Çünkü ağabeyi o yıllarda Erzurum’da aynı hareketin Anadolu Adımlar Derneğinin ilk üyelerindendir. Babası sonradan bu gruba çocuğunu teslim ettiği için pişman olacaktır ama nafile. Çünkü babası oğlunun bir an önce okulunu bitirmesi ve devlete girmesi taraftarıdır. Cahit ağabey ise halinden memnundur ve okulunu uzatsa da içine girdiği bu harekete bir ömür minnettar kalacaktır. Bir gün Cahit ağabeyi Hareket Dergisinin bürosunda akşama kadar durmak için görevlendirirler. O gün boyunca büroya o kadar farklı, “kendinden taşan” önemli isimler gelir ki kendi deyimiyle “Bu muhabbet işte o gün başladı, inşallah öteki dünyada da devam edecek” diyecektir. Hareket Dergisi ve Nurettin Topçu’nun gölgesinde geçen bu yıllar Cahit Çollak için içten içe ve sessiz bir şekilde ders aldığı, gördüklerini kavramaya çalıştığı, geçen yıllarla birlikte prensip ve duruş sahibi Nurettin Topçu’ya hayranlığın kesbettiği bir noktaya ulaşacaktır. Bu noktadaki hissiyatını Cahit ağabey şöyle dile getirmişti: “Beni en çok mutmain eden Hareket Dergisini her ay dağıtmaktı. Hiç satılmayan yere dahi yıllarca bıraktım. İstanbul’da kırka yakın yere her ay bırakıyordum. Hiç bıkmadım. Çünkü bu işi seviyordum ve bu işle bütünleşmiştim” O yıllarda Hareket Dergisi 1939’dan beri aralıklarla devam eden yayının son evresini yaşıyordu ve dergide şimdinin pek çok münevver ismi yazıyordu. 1982 yılında son sayısını yayınlayana kadar da Cahit ağabey perdenin gerisinde derginin yükünü sırtlayan bir emekçi olarak görevini sonuna kadar yapacaktır.

Cahit ağabey yirmi yıl kaldığı İstanbul’da Üsküdar semtinde ikamet etmiştir. Şehrin en sevdiği yanı kömürle çay demlenen vapurlarıdır. Dergi satmak için İstanbul kazan ben kepçe misali dolaştığı yerlerde bir tane bile dergi satıldığında sevinçten ne yapacağını şaşırır bir hale girermiş. Kendi deyimiyle o bir tane derginin parası o kadar bereketlidir ki harca harca bitmez. Cahit ağabey yol arkadaşlarından özellikle bir kişi üzerinde durur; Ezel Erverdi. Cahit ağabey o dönemde ufku en geniş, inançlı ve kararlı duruşuyla Ezel Erverdi’yi takdirle anar. Hem Hareket Dergisinin, hem bir dönem yayınladıkları günlük gazetenin ve sonrasında kurdukları yayınevinin arkasındaki ismin Ezel Erverdi olduğunu vurgular. O yıllarda yayınladıkları İstanbul Postası daha sonra isim değiştirerek şimdinin Sabah Gazetesi olacaktır. Kayseri’li Mehmet Doğan, Muzaffer Civelek ve İsmail Kara da yol arkadaşı olarak en çok takdir ettiği diğer isimlerdir. Bu isimlerin karşılık beklemeden bu harekete destek verdiğini belirtir. Unutamadığı bir olay olarak da ilk kez Nurettin Topçu’nun dergideki başyazısını daktilo ettiği günü şöyle anlatır: “Nurettin Topçu söyler ben yazardım, yazının içeriğini dahi anlayamazdım ama üstadın karşımdaki o duruşu, sözlerine olan inancı beni etkilemeye yeterdi. Keşke yazının içeriğini anlayacak şekilde kafamı verseydim diyorum bazen kendime. Ama en başından itibaren kendimi bir emekçi olarak gördüm ben. İşin fikir tarafına ağırlık veren bir isim olarak İsmail Kara’nın çizgisini, kararlılığını ve azmini her zaman hayranlıkla izlemişimdir”

Cahit ağabeyin İstanbul’a dair hatıralarında yer tutan diğer bir önemli husus da bayram ziyaretleridir. Her bayram edebiyatımızın ve fikir dünyamızın büyüklerini ziyaret etmeleri, onlarla olan muhabbetler de Cahit ağabeyin unutamadığı hallerdendi. Özellikle Kemal Tahir, Ali Nihat Tarlan’a yaptıkları ziyaretleri unutamadığını belirtir. Kemal Tahir’i ziyarete gittiklerinde Cahit ağabeye “siz ne kadarsınız” diye sormuş. Cahit ağabey de çekinerek “10-15 kişi varız efendim” dediğinde Kemal Tahir “Siz bir ordusunuz şu halde yahu” şeklinde cevap vermesi Cahit ağabeyi çok şaşırtmış ve memnun etmiştir. Fethi Gemuhluoğlu da Cahit ağabeyin kendisine örnek aldığı ve birlikte hatıraları olan önemli isimlerden diğeridir. “Hâl” deyimini Cahit ağabeyin çok sık kullanmasındaki ana tesir Fethi Gemuhluoğlu’na olan sevgisi ve hayranlığından ileri gelmektedir. Tabiri caizse Cahit ağabey özellikle Emirhan 49 numaradan itibaren kendisine Fethi Gemuhluoğlu’nun yolunu çizmiş ve olabildiğince O’nun izinden gitmeye gayret göstermiştir. 1979 yılında, çok sevdiği ve ağabeyim dediği İsmail Hakkı Akın’ın vesilesiyle tanıştığı Serpil Hanımla dünya evine girecektir. “Bir ömür boyunca hakkını ödeyemem” dediği Serpil Annemiz, Cahit ağabeyin en büyük destekçisi olacaktır.

İstanbul’daki yirmi yılın ardından Hareket ekibinin istişareleri ile Cahit ağabeyin Bursa’ya gönderilmesi konusunda müşterek bir karar verilir. Aslında kendisi Erzurum’u istediyse de eşi Serpil hanımın fikri doğrultusunda Bursa’yı tercih edeceklerdir. “Rüyamda görsem Bursa’ya geleceğimi düşünmezdim” dese de Bursa’ya gelerek Dergâh Yayınlarının Bursa Şubesinin başına geçer. Zaman içerisinde Bursa’daki hallerin Malatya ile olan benzerlikleri Cahit ağabeyi Bursa’ya yakınlaştırır. Ulu cami ve çevresinde bir dükkân isteği de 1998’den itibaren gerçekleşir ve Ulu Caminin hemen yanına dükkânını taşır. Bundaki asıl gayesi namazlarını Ulu Camii gibi maneviyatı yüksek bir mekânda eda etme isteği hem de merkezden uzaklaşmama gayretidir. İşte Cahit ağabey 1998 yılından 2013 yılına kadar Emirhan 49 numarada bu hâli yaşamaya devam eder. “Bursa’da vakit ayırdığım iki konudan dolayı mutmainim. Birisi Fakirlere Yardım Derneği diğeri de Mesnevi Sohbetleridir”. Cahit ağabeyin Emirhan yılları boyunca sadece bir kitabevi işletmecisi değil aynı zamanda Bursa’nın ihtiyaçları için koşturan biri olduğunu gösteren en önemli ifadesi budur. Bu vesileyle Emirhan 49 numara bir işletmeden daha çok üniversite öğrencilerinin, gariplerin, fukaranın uğrak yeri olmuş; her cumartesi öğleden sonra da Bursa’nın okuyan yazan çizen isimlerinin toplandığı bir mekân haline gelmiştir. Halen de bu isimler aynı mekânda toplanmaya devam etmektedir. “Emirhan Muhibbanı” olarak da nitelendirilen bu topluluk içerisinde Cahit ağabeyi bambaşka açılardan tanıyan ve ihtiyaca göre O’na hayatında yer veren isimler vardır. Kimisi Cahit ağabeyi bir sırdaş olarak bilir, kimisi mürşit olarak tanır saygı duyar, kimisi sadece ağabey olarak dertleşmeye gelir, kimisi velinimet bilir kıyısından ayrılmaz, kimisi yazdıklarını okutmak ve onay almak için otorite kabul eder, bir diğeri de hayatındaki eksik olan kısma Cahit ağabeyi koyarak sıkıca ona sarılır. Her kim olursa olsun Cahit ağabey bunların hiçbiri değildir aslında. O sadece kendisi olmaya çalışan, her insan gibi zaafları da fazileti de olan, bir kul olarak eksiklerini izale etmeye çalışan, insanların hatalarını aramak yerine onları oldukları gibi kabullenen bir mümindir. Bu bakımdan da Cahit ağabey ömrü boyunca gölgede kalmış, öne çıkmayı başaramamış, ezilmiş, sessizliği tercih etmiş, mağdur olmuş, mazlum tipolojisine sahip kişileri desteklemeyi, onları öne çıkarmayı kendisine görev edinmiştir. Bunu yaparken de kendi hayatından yola çıkarak, mazlumların ve mağdurların yerine kendisini koyarak kendilerini gerçekleştirmeleri için, “kendileri olabilmeleri” için fırsatlar sunmaya gayret etmiştir. Tüm bu iyi niyeti ile hayatı boyunca pek çok kez hayal kırıklığı yaşasa da, ticari olarak kendisini başarısız bulsa da, maddeyi ilk plana almayan bir anlayışla inatla ve kararlılıkla sonuna kadar gayret ederek nihayetinde kazandığı gönüller ile ahiretini imar etmeyi başarmıştır inşallah. Çünkü son görev olarak tabutunun başında saf tutan binlerce seveni tek bir ağızdan “şahidiz” dediğinde ve gözlerden süzülen yaşlar sitayiş cümleleriyle karıştığında hakkın katında asıl kazananın gönüller yapanlar olduğunu bir kez daha görmüş olduk. Mekânı cennet olsun…

Cahit Ağabeyin Unutulmaz Sözleri

-Ben emekçiyim, kitap emekçisi

-Evimize dönelim

-Izdırabım şu ki, kimse dertli değil. Dertli olmak lazım.

-Hâli yaşayabilmek için bazen yalnız kalmak lazım.

-Yol önemli, yolda olmak daha önemli, iyi yoldaşlarla yol almak çok daha önemli.

-İnsanın kendi olması lazım. Kendi olabilmesi için de gayret etmesi lazım. Kendi olabilmek için yola çıkması lazım.

-Kişinin yaptığı işe inanması lazım ve o işe dair bir hesabı olmaması lazım.

- Ziyaretler önemli. Özellikle de ailecek yapılacak ziyaretler eksik kalmamalı. Bu zamanda en büyük sorunumuz bu işte; birbirimizden koptuk.

-Dergi bir mekteptir aynı zamanda. Bu sebeple de kitaptan çok daha önemlidir.

-Hepimizin görünmeyen arka planında maddeye yenilmişliğimiz vardır. Kendimiz olma duruşu içinde değiliz. Onun için de Allah rızası için yapılan hizmetler yarıda kalıyor.

-Herşeyi açık konuşmakta fayda var.

-Bir tane bile olsa insan yetiştirmek önemli ve ben bunu Serpil Hanıma borçluyum.

-Kapıyı çalmasını bilirsen her kapı açılır.

-Senin içinde aşk yoksa mekân bir şey ifade etmez.

-Nümayişsiz ve gösterişsiz yaşamı hayatımızda temellendiren kişi Nurettin Topçu’dur.

-Sevmek, inanmak, paylaşmak. Hayatımın üç önemli kelimesi bunlardır.

Cahit Ağabey Sözlüğü

Nurettin Topçu: Üstad

Mustafa Kutlu: Ağabey

İsmail Kara: Bizim İsmail

Mustafa Kara: Bizi en iyi bilen, dost

Fethi Gemuhluoğlu: Hâl ve aşk ehli

Peynir/Ekmek: Öğlen molası

Çay: Nefes, soluk. Haydi, birer çay söyle de içelim.

Kitap: Emek

Serpil Hanım: Hakkını ödeyemeyeceğim yol ve hayat arkadaşım

Malatya: Ruhaniyetli şehir

Bursa: Altı evliyaların üstü eşkıyaların olan şehir(90’lı yılların vahşi sanayileşmesine binaen)

İstanbul: Evim

Hareket: Mutfak

Mehmet Doğan(Kayseri’li): Dergâh’ın asıl mimarı

Ezel Erverdi: Ufuk insanı

Muzaffer Civelek: Emektar

Sinema: Başka bir dünya

Baba: Velinimetim, sığınağım

Çengelköy: Verilen molalar, nice hatıralar

Cerrahi Dergâhı: Çarşambaların vazgeçilmezi

Rüstempaşa Yurdu: Muhabbet

İmzalı Kitap: Çok önemli

Dergâh Yayınları: Benim mayam

Yunus Emre Altuntaş Arşivi
7 Sayı: 7 - Şubat 2017 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler