Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “modern Türk edebiyatı bir medeniyet kriziyle başlar” tespitinin Yakup Kadri örneğinde Yabanla iyice gün yüzüne çıkan aydın-halk çatışmasıyla ete kemiğe büründüğünü söyleyebiliriz. Bu konuda hayli yazılıp çizildiğini ve suçun aydına atıldığı malumdur. Ben bu yazıda farklı bir pencereden bakılması gerektiği düşüncesinde olduğumu söylemeliyim. Şapka metaforu üzerinden ilerleyen bir bakış açısıyla meseleye yaklaşılması gerektiği inancındayım. Aydınımızın Tanzimattan bu yana halkı eğitmek, bilgilendirmek misyonunu taşıdığını biliyoruz. Bu durum laik, seküler, muhafazakar, sosyalist diyebileceğimiz bütün aydınlar için geçerlidir. Henüz kendisi aydınlanmamış bir kişinin başkalarını aydınlatması düşünülemeyeceğinden söz konusu misyonun akim kalması da kaçınılmazdır. Nitekim bunun başarısızlıkla dolu yansımalarını tarihimizde görmek mümkündür. Halkı eğitmekle görevli olan aydınımızın hep halkının gerisinde kaldığını ve onun tarafından eğitilmeye muhtaç olduğunu söyleyebiliriz. Yazının başlığındaki şapka metaforu bize bazı ip uçları verebilir. Aslında halk Tanpınar’ın sözünü ettiği düalizmin olumsuz tesirlerine aydın kadar maruz kalmamıştır. Zira kendi öz kültürünün iç dinamiklerini fazlasıyla taşıdığından ve kozmopolitizme bu sayede direnebildiğinden bunu başarabilmiştir. Buna örnek olarak Yakup Kadri’ye jakoben bir tavırla Yaban’ı yazdıracak denli kızdıracak bir halk irfanından söz ediyorum. 1922-1923 yılında idealist bir aydın olan ve halkı çağdaşlaştıracağına inanan bir aydından, 1930’lu yıllarda artık bunun mümkün olmayacağına inanan ve bu halkı modernleştirmenin ve çağdaşlaştırmanın daha üst düzeyde ise “Batılılaştırma”nın mümkün olmayacağına inanan bir aydına evrilen Kemalist-sosyalist “Kadro”cu Jakoben aydın tavrının mantıklı tek bir izahı vardır. O da halkın kendine yabancın gördüğü ve benimsemediği Batılı değerleri ve Cumhuriyet devrimlerini “miş gibi “yaparak giderek derinleşen bir tepkiyle reddetmesi ve dönüştürmesidir. Ne zaman kendine yakın gördüğü bir siyasi hareket görse desteğini oraya vermesi ancak bununla izah edilebilir.. Serbest Fırka, Adalet Partisi ve arkasından gelen muhafazakar sağ partiler bunun örneğidir. Yani halk “çağdaşlaşma”nın sembolü olan şapkayı takar, direnmez; ama sokakta onunla gezerken ezan okunduğunda ters çevirerek takkeye dönüştürür. Bunun izlerini halen Anadolu’nun bir çok bölgesinde gözlemleyebiliriz. İşte Yakup Kadri’ye Türk köylüsünü aşağılatan romanın yazılma nedeni bunun yazar tarafından da farkına varılmış olmasıdır. Bu nedenle ben köylü örneğinde Türk halkının meseleyi büyütmeden dengeyi sağlayarak ruhsal ve kültürel dengesini bozmayarak bir çatışma yaşamadığını, çatışmanın ve değişimin kurbanının “aydın”ımız olduğunu ve bu konuda samimi bir kurtarıcılığa soyunarak kendilerini kurban ettiklerini düşünüyorum. Özellikle edebiyatçılarımız için geçerlidir bu trajik durum. Onlar, şapkayı ters çeviremedikleri için buhranı daha derinden yaşamışlardır. Üstlendikleri misyon altında ezilmişlerdir. Halbuki yalnızca estetiği, güzelliği, edebiliği ve salt insanı yazabilme lüksüne sahip olsalardı, yazarak iyileşebileceklerdi. Fakat bir sosyolog, filozof, tarihçi eksikliği özellikle yazarlarımızı bu görevleri de üstlenmek zorunda bırakmıştır. Burada herhangi bir ideolojik ayrımda bulunmadığımı söylemeliyim.. Toplumdan yola çıkıp insana varmayı deneyerek -ama bu pek mümkün değildir- hep o büyük eserlerini ertelemişlerdir. Bunun tersine Dostoyevski, Tolstoy, Joyse, Faulkner gibi modern insanı, bireyi merkeze alan, topluma ve geçirdiği büyük dönüşümlerin getirdiği sorunlara bu noktadan giden metinler peşinde koşabilselerdi hem kendi aydınlanma sürecini yaşayabilir hem de aydınlatmayı başarabilirlerdi. Yazmak ama “yazan “değil “yazar” kimliğiyle yazmak yaratıcı ve iyileştirici bir şifa halinde halkına da yansıyacaktır. Acı büyüyecek ama derdin dermanının da dert olduğu Dostoyevski ve Tolstoy’da olduğu gibi halkını eğitilmesi ve aydınlatılması gereken bir cahiller topluluğu olarak değil, ondan şifa sadır olan bir kaynak olarak görebileceklerdir. Biz onlardan yalnızca şiir, roman, hikaye bekliyoruz; büyük sözler ve her şeyi bilen bir tavır değil, İşte edebiyatımızın ilk modernist, postmodernist eseri diyebileceğimiz Oğuz Atay’ın ‘Tutunamayanlar”ı bunun bir parodisi olarak yorumlanabilir. Aslında kendisi de farkında olarak parodiye hazır haldedir. Başlangıçta Ulusal alegori olmanın ötesinde, modern bir bireyden yola çıkarak onun yabancılaşmasını, acısını James Joyse, Nabokov, Şekspir, Kitab-ı Mukaddes’le kurduğu bağlarla evrensele doğru evrilmeyi beklerken “Batılılaşma ve onun getirdiği buhranlar tam da romanın merkezine oturur. Atay’ın farkettiği şey “ulusal alegoriden” kaçış mümkün değilse bunun parodisinin yapılarak “aydın”ın acizliğini ve gülünçlüğünü -ki buna kendisi de dahildir- ortaya serme çabasıdır.. O şöyle der gibidir bana göre: “Madem ki her Türk romancısı halkına bir reçete sunan doktor gibidir. Ben de kendisi deli olan bir doktorum ve reçetem size değil kendime yöneliktir. Acıyı arttıran ve derinleştiren ilaçlarla dolu bir reçete…”
Tutunamayanlar romanı üzerine bugüne kadar yapılan incelemelerin ve eleştiri yazılarının ortak yargısı nedir diye sorulsa kuşkusuz herkesin vereceği cevap şudur: Roman parodik bir düzlemde ironinin eşlik ettiği bir mizah duygusu ve diliyle oluşturulmuş avangard bir metindir. Parodinin daha önceye ait bir metnin ya da düşüncenin başka bir metinle nihai olarak komik etkisi yaratacak biçimde uyumsuz bir çerçeveye konması olarak tanımlanabileceğini söyleyebiliriz. Buradaki alaycı tonlamanın pek çok eleştirmen tarafından farklı yorumlandığını söylemeliyiz.. Nurdan Gürbilek romandaki alayın ironik olduğuna dikkat çekerken, Ali Akay ironinin yerine bir Yahudi humoruna yani nükte taşıyan bir mizah anlayışına sahip olduğunu ileri sürer. Fakat her iki eleştirmenin de bizim de katıldığımız bir sonuca vardığını söylemeliyiz. Roman hiciv üslubuna sahip değildir. Çünkü hicivde hicveden kişinin eleştirisi kendine yönelik değildir. Attığı oklar kendisini yaralamaz ve kendisinden emindir. Toplumun veya kişinin eksik ve yanlışlarını gören, gösterebilen bir kimliğe bürünür. Dolayısıyla alayının nesnesiyle bağlarını koparmıştır. Halbuki Oğuz Atay, söz konusu romanında kendisini alayının nesnesi haline getirerek müstehzi bir tavır takınmıştır. Belki de ilk kez okuyucu kendisine üstten bakmayan, ne yapacağını buyurgan bir dille söylemeyen bir aydın/yazarla karşı karşıya gelmiştir.. Tanzimat’tan bu yana yazarlarımızın yahut başka bir deyişle aydınlarımızın aynı zamanda toplum mühendisi kimliğine büründüklerini düşündüğümüzde demek istediğimiz şey daha rahat anlaşılacaktır. Tabandan kaynaklanmayan ve kendi kültürel dinamiklerince desteklenmeyerek bir medeniyet krizini beraberinde getiren Batılılaşma/Modernleşme maceramızda devletin ve aydının çoğu kez Jakobence bir tavırla tercümanlığına ve yol göstericiliğine alışmış bir millet için hayli farklı bir aydın tipidir Atay. Adeta halkın aydın karşısındaki aşağılık kompleksini yenmeye karar vermiş gibidir. Ona bir rövanş imkânı tanır. Aydını iyice silikleştirerek, zayıf düşürerek, hatta en önemlisi gülünçleştirerek gardını düşürmesini sağlar. Daha önce yalnızca Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde gördüğümüz Türk aydınına yönelik ironi silahı bu romanın bütününde kullanılmıştır.
Tutunamayanlar romanındaki aydın tipi ise Selim Işık ve Turgut Özben örneğinde bırakın topluma yön vermeyi, kendi hayatlarını bile doğru düzgün idare edememiş, hayat karşısında beceriksiz, bir yazarımızın dediği gibi “hayat acemisi” olmalarıdır. Gerçi Turgut Özben Selimleşmeden önce “Tutunamayan”lardan değil, “Yumuşakçalar”dandır, fakat ancak “öz ben”ine kavuştuğunda yani Selimleştiğinde bu değişim gerçekleşecek ve o da bir tutunamayan olarak ansiklopedide yer alacaktır. Atay, ansiklopedi parodisi yaptığı “Garip Yaratıklar Ansiklopedisinden” bölümünde Tutunamayanları şöyle tarif eder:
“Disconnectus erectus’: Beceriksiz ve korkak bir hayvandır. İnsan boyunda bile olanları vardır…Yalnız pençeleri ve tırnakları zayıftır…Gözleri çok büyük olmakla birlikte, görme duygusu zayıftır…Bu nedenle tehlikeyi uzaktan göremez….İçgüdüleri tam gelişmemiştir. Kendilerini korumayı bilemezler…Din kitapları bu hayvanları yemeyi yasaklamışsa da gizli olarak avlanmakta ve etleri kaçak olarak satılmaktadır….Anlayışlı bakışlarla süzerseniz, hemen yaklaşırlar size…Başları daima önde gezdikleri için çeşitli engellere takılırlar ve her tarafları yara bere içinde kalır….”
Selim Işık’ın notlarından bir parça olan yukarıdaki ifadelerde Atay, kendisinin de içinde yer aldığı bu yeni aydın tipi için “kendini yeterli görmeyen, topluluğun eylemine engel olabilecek sorunlarımı çözmeden, onu güdebilecek güçte olmadığını” söyleyebilecek kadar cesurdur. Atay, acıklı bir alayla içinden çıktığı sınıfı, yani küçük burjuva dünyasını alabildiğine hırpalar. Aslında onun alayı Tutunamayanlara değil, yumuşakçalara yani hayata tutunmuş, hayat karşısında kendinden emin, fakat ufak hesaplar peşinde koşmasına rağmen büyük ideleri olduklarına kendilerini ve bizleri inandırmış yarı aydınlara karşıdır. Ancak Tutunamayan kahramanlarını da yukarıda görüldüğü gibi acı bir alayla da olsa karikatürleştiriyor. Fakat buradaki ironi her ne kadar kendine dönükse de “tutunamayan”lara karşı sempati duymamızı sağlayan bir üslup karşısında olduğumuzu kabul etmeliyiz. Atay, tutunamayanları hor gören, onları dışlayan, ezen küçük burjuva dünyasını kıyasıya eleştirirken ve yalnızlığını sürekli vurgularken “soytarılığı, maskaralığı, baştan kabul eder, kendini gülünçleştirir. Atay, küçük burjuva aydınına eleştirisini “Günlük”ünde de gizlemez. “Burjuva olmaya çalışan, aydın olma özentisi içinde çırpınan azınlığın yaşantısı ölüdür” derken içinden çıktığı sınıfı doğrudan eleştirir.
Atay, romanında yalnızca aydın parodisi yapmaz, onun metnini zenginleştiren en önemli unsur sosyal, siyasi, kültürel olsun hemen her şeye ironi ve mizah penceresinden bakabilmesi ve Cumhuriyet döneminde meydana gelen dil tartışmalarına yaptığı ironik göndermelerdir. Turgut’un hikâyesi anlatılırken, yanlışlıkla mektep yerine okula gittiğinden bahsedilmesi, budun kelimesinin “but” olarak anlaşılması, Andımız metninin “korumak, saymak, üstün tutmak, doğruyum, yasam, onlardan herkesten intikam almaktır, olmaktır, çalışkanım, armağan olsun” şeklindeki ironik anlatımı buna örnek olarak verilebilir.Yine Türk tarih tezi de onun gözünden kaçmayacaktır: “Tarih, yurt bilgisi, coğrafya her şey bizden çıkmıştır ve gene bize dönecektir” diyen Turgut alaycılığını sürdürür ve bu tezi parodileştirir. Fotoğrafya kelimesinin kökenini açıklarken Orhun Yazıtları’nda buna benzer bir tekniğin varlığından bahsedildiğini, ancak teknik yetersizlik dolayısıyla geliştirilemediğini, Orta Asya’yı ziyaret eden Fo-To-Çu adlı Çinli bir teknisyenin yazıtlardan çıkardığı bu bilgiyi geliştirerek Fotoğrafyayı bulduğu ile ilgili bölümler ve söz konusu Çinlinin aslında Moğol bir babadan geldiğinin ve buna ek olarak Avrupa’daki ilerlemenin buna bağlandığının söylenmesi Türk Tarih tezinin parodileştirilmesidir.
Bunun yanında Orhun Abideleri’ni parodileştirdiği bölümde Ortu-Alga bölgesinde yapılan kazılarda ortaya çıkan Bilig-Tenüz (Bilgi Denizi)’ün bir çeşit ansiklopedi olduğunu söylemesi, Kitabeleri okuyanların yine yabancı Türkologlar olduğuna değinmesi ve Türkiye’nin bürokratik engeller yüzünden oraya uzman gönderememesi gibi ayrıntılar ironik bir dille vermiştir. Görüldüğü gibi Atay yalnızca tarih tezini ya da Öz Türkçecilik akımının parodisini yapmamakta aynı zamanda tarihe bakışımızı ve yorumlayışımızdaki eksikliklerimize dikkat çekmektedir. Özellikle Göktürkçe parodisi yaptığı Bilig Tenüz anıtının ansiklopediye benzer düzenlenişindeki U maddesindeki şu ifadeler hayli çarpıcıdır.
Tanrı usıg baştan alır/ O tüşünir yerge çünki
Yani Allah aklımızı başımızdan aldı ama, bizim yerimize düşünmek için.
Eğitim sisteminde yer alan ideolojik bakış açısı da Atay’ın alaylarından kurtulamaz. “Savaş cephede bitti (yirmi yıl önce) / Oysa bir türlü bitmez okul kitaplarından ince /sesimle okuduğum şiirlerde” diyen Selim, Zafer Bayramında bayramları karıştırarak babasından harçlık isterken ironi dozu iyice artmıştır. Bu aslında Tanzimattan bu yana devam eden hayatımızın ikiliğinin yol açtığı trajikomik yanımıza yapılan ironik bir göndermedir.
Oğuz Atay, romanında daha önce belirttiğimiz gibi yalnızca küçük burjuva aydınına yöneltmez eleştiri oklarını. Türk tarih tezine yönelttiği ironik söylem özellikle Cumhuriyet dönemindeki Türkçü ve sosyalist, Kemalist, hümanist çevreleri de kapsar. Mavi Anadolucu ve Eski Yunan medeniyeti ile bağ kuran hümanist çevreleri anlattıklarının bir milleti oyalayan ve kendi gerçekliğinden koparan bir masal, ninni olduğunu vurgulayarak komikleştirir. “Dandini dandini dastana” diye başlayan ninniyi “Kutlug Dandini” ve Farsus Dasdana” adlı iki prensin hikayesi içinde verilen aslında tarihimizin oluşumunda herkesin bir yanından çektiği tarih tezleridir.
Bir halk ninnisinden komik bir dile tarih tezini çıkarmayı da deneyerek iyice gülünçleştirme yoluna gider Atay. Böylece özellikle tek parti döneminin devlet-aydın işbirliğinin sonucu olan siyasi ve kültürel tarih yazıcılığı ironi silahıyla vurulmuş olur.
Orta Asya’da kurulan bir gençlik hareketini Yeni Osmanlılardan Türkçü-Batıcı Jön Türklüğe oradan sosyalizme doğru evrilen bir aydınlanma hareketinin parodisi haline getiren Atay’ın ironisi giderek hicve dönüşür. Selim’in yazdığı metin parçaları içinde verilen bölümlerde Orkan Talmug, Salgan Saçak, Durman Elger, Yılgın Mete, Gökçün Karma, Düzgen Silik” gibi isimler geniş bir ideolojik yelpazenin eleştirisinin kahramanlarıdır. Atay, Türkçü ve sosyalist aydınların toplumu kurtarma misyonlarını olduğu kadar Öz Türkçecilik akımını parodileştirdiği bu bölümde özellikle “Düzgen Silik” ismi ile Selim Işık arasında bir bağ da kurmuştur.
Oğuz Atay altmışlı yıllarda girdiği sosyalist çevrelerin eleştirisini yaptığı bu bölümde onlardan neden uzak düştüğünün ipuçlarını da vermiştir: “Kendilerine değiştirme kurulu adını takan bu yedi kişi sabahlara kadar içiyorlar. Bir iş görecekleri yok” Onların toplumdan kopuk olduklarını ima etmekten de kalmaz: Gökçin aslında kurtarmayı düşündükleri halkın bir temsilcisine şöyle seslenir: “Ahmak diye kükredi Gökçin. Ben Bilig Tenüz’ü okuyorum artık. Sizlere ışık getirmek için çabalıyorum. Tutucu dönek, yıkıl karşımdan” Aydının halka yabancılığının yanında ona üstten bakışının da sembolü olan bu ifadeler Atay’ın sosyalizme değil ama sosyalist aydınlara güvensizliğinin de işaretlerindendir. İçinde bir dönem yer aldığı arkadaşlarının idealizminin içi boşluğunu anlatmaya devam eder. “Bizden önce toplumcu çaba gösterenler de, aynı nedenle acı çekmişlerdir” diyen Düzgen’e Orkan “Ben eylemin kuramını saptamaya çalışırken sen günlük uğraşların devdenizine(okyanusuna) dalıp gitmişsin” diye cevap verirken söz konusu sosyalist aydınların kendi aralarındaki çatışmaları bile aşamamışken toplum önderi olarak öne çıkmalarını eleştirmektedir.
Oğuz Atay birçoğu eski dostu olan bu çevrelere “cüceler ordusu”, “sahte eleştirmenler” ve “çete” gibi isimler takmıştır. Zira kitap yayımlandığında eski çevresi adeta sükût suikasti ile cezalandırmışlardır. Bazıları da romanı toplumcu olmamak ve bireyci olmakla suçlarken aslında tam da Atay’ın ironisini gerçek kılmış oldular. Atay’ın kurtarıcı bir figür olarak romanının merkezine yerleştirdiği İsa figürü tutunamayanların sembolü olarak yorumlanabileceği gibi İsa gibi kendilerine kurtarıcı misyonu yükleyen ama iş eyleme geldiğinde kararsızlık geçiren Hamlet tarzı aydınlara yönelik bir eleştiriyi de içermektedir.
Tutunamayanlar sadece aydınlara yönelik ironi dolu bir metin değil. Bununla bağlantılı olarak devletin işleyişi, bürokrasinin Kafkaesk bir tarzın eşliğindeki ironik anlatımı, Kitab-ı Mukaddes’teki “on emir”in parodisi olarak, Doğu-Batı sorunsalı gibi temalar da Atay’ın alaycı dilinden kurtulamamıştır.. Bu roman acıklı bir güldürü, acı bir alay olarak da okunabilir. Doğruyu temsil etmediğinin, alay ettiği nesneyle aynı düzlemde yer aldığının ve aczinin fakında olan, kendisine bireyci sosyalist diyen bir “tutunamayan”ın, hayatıyla eseri arasında kesin bir çizgi çekmemiş bir aydının romanı olan Tutunamayanlar, hayata bir şekilde tutunduğunun farkında olan fakat bundan duyduğu memnuniyetsizlikle yazarak “tutunamayan” haline gelmek isteyen Turgut Özben’in yoksa Atay mı desek, çocukluk ve gençlik yıllarındaki Selim’e yani bir tutunamayana dönüşme macerasıdır. Daha doğrusu Atay’ın ve Turgut’un iç yolcuğunun ve öz benliklerine kavuşma macerasının ironik bir anlatımıdır Tutunamayanlar.
Roman üzerine değerlendirmelerde bulunanların Atay’ın herhangi bir yol göstericiliğinde bulunmadığına dair eleştirilerinin yanında asıl dikkat çekici olan şey, Atay’ın yakın dostlarından bazılarının “Osmanlıca, Öz Türkçe” parodisi yaptığı bölümlerde kullandığı kelimelerin romanın en önemli üslup, teknik oyunlarından biri olduğunu anlamayarak ona bu kelimeleri kullanarak gerici damgası vurmuş olmalarıdır. Zamanında Turgut Uyar’ın da böylesi bir suçlamayla karşı karşıya kalarak panikle kendini savunmaya giriştiğini hatırlarsak Türk edebiyat eleştiri ortamının seviyesi hakkında fikir sahibi olabiliriz. Bu husus onun “Ben Buradayım ey okuyucu sen nerdesin” diye neden seslendiğinin cevabını da vermiş oluyor. Aynı zamanda ona yöneltilen eleştirilerin romana girecek kadar parodiye müsait olduğunu da söylemeliyiz. Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki Türk okuyucusu Tanpınar hariç tutulursa o güne kadar bu derece “şakacı, oyunbaz, sen budalasın ama ben senden daha budalayım” diyecek kadar da kendini gülünçleştirebilen bir yazarla karşılaşmamıştır. Daha doğrusu madem “ulusal alegori”den kaçamıyoruz ve bu Türk aydınının yazgısıdır, hiç olmazsa karnaval havasında palyaçoluğa soyunup gerçek kimliğimizi gizleyelim. Romanda Turgut kendisine gülenleri “oyun oynamıyoruz, acı çekiyoruz burada” derken olması gereken ama tutunamayanlığa katlanmak zorunda kalan Türk aydınının trajik durumunu dile getirmiştir. Üstten bakan, her şeyi bilen, yol gösterici değil, şapkayı ters çeviremese bile Ortaçağ karnavallarındaki soytarı rolüne çıkmış bir soylu tavrıyla aydının trajik, paradoksal dünyasında Dostoyevskivari bir çıkışın elzem olduğunun altını çizmiştir. Niye Dostoyevski? Çünkü onun kahramanları hep “yenik aydınlar”dır.

