Cuma’dan sonra Hanife telefon etti. Baba, akşam bir yerlere gidelim mi. Bakalım kızım, bilmiyorum dedim. Hep böyle söylersin dedi sitemle, yine de ikna etmek için dil dökmeye başladı. İyi o halde, babaannene gidelim dedim. Baba ya! Tamam tamam, kurtuluş yok anladık, nereyi istiyorsunuz?
Yarım saat geçmeden hanım aradı. Akşam için siparişleri verdi. Hepsini unuturum dedim, yaz dedi. Unutma. Nereden çıkardınız park işini, yorgun argın gidilir mi dedim gönülsüzlüğümü belli etmek için. Valla çocukların istedi. Evde sıkıldılar, duramıyorlar. İyi de hafta sonu gitseydik, zaten bütün hafta yorulduk. Hafta sonu düğünler var gidemeyiz. Karar çoktan verilmiş, soran yok. Kesin bir ses tonuyla kapatıyor hanım telefonu. Unutma!
Unutur muyum. Şimdi nasıl bir telaşla hazırlanmaya başlamışlardır. Sanki evi taşıyorlar. Hanife sınavı vermenin rahatlığıyla şımartılmak istiyor. Her şeyi hak ettiğini düşünüyor. Hak etti de. Tıp fakültesinin gelmesine kesin gözüyle bakıyor. Şimdi onu ikna etmeye çalışıyoruz. Şehir dışında okumak istiyor, bizse burada, kendi şehrinde okusun diyoruz. Kız çocuğu sonuçta, gözünün önünde olsun. Biz kazanacağız bundan eminim. Yalnız oğlan arka çıkıyor ablasına. Tek olmak mı derdi, yoksa sonraki yıllar için alt yapı oluşturmak mı bilmiyorum. O da şimdiden, gideceğim diyor. Tamam gitsinler de bu devirde çocuk okutmak kolay mı? Yurt parası, yol, yemek, kitaplar derken maaşın neredeyse yarısı gidecek. Burs alamazsa ben evin yolunu bulamam.
Alışveriş listesine bakarken ne ara bunları düşünmeye başladım ben de anlamadım.
&
Her şeyi aldın mı dedi hanım, eve vardığımda. Evet, unutur muyum. Çok iyi, hadi çıkalım. Dur bir dakika, üstümü değiştireyim. Kotunu yatağın üstüne koydum. Mavi tişörtünü giy. İbrahim, sen eşyaları indire dur. Arabanın anahtarını ver. İbrahim kime diyorum ben, kapat artık bilgisayarı. Bir dakika daha. Oğlum benim mesai bitti seninki bitmedi. Hep böyle, nasıl kazanacak üniversiteyi. Anne yaz tatilindeyiz, daha mı ders çalışayım. Ne zaman çalıştın ki? Gelecek sene çalışmamayım o zaman.
Ben üstümü değiştirdiğim halde henüz kimse hazırlanmamış. Bağırıyorum. Bana çabuk diyenler neden hazır değil. Sen yazgıları indir hayatım, hemen geliyoruz. Bunlarla bir ordu doyar be, hepsini yiyecek misiniz? Kaç kilo domates var burada. Hadi hayatım, daha bir sürü eşya var inecek.
Bütün malzemeleri ben indiriyorum. İbrahim son anda bilgisayarı kapatıp geliyor. Aklı hâlâ oyunda, kaç puan aldığından bahsediyor. Kimse onu dinlemiyor. Kendi kendine konuşuyor. Çorabını arabada giyiyor. Ve can alıcı soruyu soruyor. Nereye gidiyoruz? Hanım sinirden gülüyor. Bu oyunlar sende akıl koymadı diyor. Yine başlama anne. Yalan mı?
&
Yalandan bir hayat yaşıyoruz dedim plastik hasırları yere sererken. Mangala yakın bir yere oturalım. Uzak olmasın. Hanım, organizatör olarak duruma hâkim. Siz baba oğul mangalı yakın biz de salatayla içecekleri çıkartalım. Kızına nasıl doğrayacağını gösteriyor. Anne biliyorum demesini yadırgamıyorum Hanife’nin. Ben işime bakıyorum. İbrahim bir eliyle kömürleri çıkarıyor bir eliyle telefona bakıyor. Baba sen yakarsın değilsin mi? İşi bana yıkıp bir köşeye çekiliyor. Hanıma bakıyorum, o da bıçağın başına geçmiş. Karşılıklı bakışıp gülüşüyoruz. Evde telefon burada telefon, şuraya gelmişsiniz, top oynasanıza. Bunu ben diyorum. Dememle voleybol oynamaya başlıyorlar. Ateşi yakınca ben de katılıyorum aralarına. Anne sen de gelsene diyor Hanife. Ben ateşe bakmaya gidince o giriyor. Nöbet değişimi gibi, ben gelince hanım gidiyor. Ablasını kaleye geçirip penaltı çekiyoruz. Biz şut çektikçe Hanife arkasını dönüyor, haliyle hepsi gol oluyor. Sen geç baba ya, diyor oğlan, ablasına takılıyor. Gelin artık diyor hanım. Sofra hazır.
Acıkmışız. Hepimiz yumuluyoruz. Ortalık aniden sessizleşiyor. Arabaların, lunaparkın, komşu piknikçilerin sesleri kısılıyor. Yalnızca kendi sesimiz var, kendi iç sesimiz. Huzurun, mutluğun, bir arada olmanın, güvenin, anlayışın, anlaşılmanın, onaylanmanın sesi. Bir kurgunun içinde gibiyim. Hafif bir rüzgâr esiyor. Terlemiş sırtımda hissediyorum bu esintiyi. Gece yayılıyor, yayılıyor ve dağılıyor. Büyülü, mucizevi bir şey. Hepsinin içini okuyabiliyorum. Kızım heyecanla karışık bir korkuyu yaşıyor. Hayalindeki mesleği yaşamak istiyor. Sonra beyaz atlı bir prens. Oğlanın duyguları karışık. Ne olmak istediğini bilmiyor. Hiçbir mesleğe yatkın hissetmiyor kendini. Onu mutlu edecek geleceği henüz belirsiz. Yine de bir eminlik var üzerinde. Belki ergen cesareti. Hanım, hazırladığı yiyeceklerin iştahla yendiğini görmenin hazzını yaşıyor. Paylaşımcı, bütün anneler gibi yaşatınca mutlu olanlardan. Ben…
Baba haberleri gördün mü?
&
Tam da büyülü bir atmosferin içindeyken haberlerin sırası mı şimdi? Evet, bu haber çok önemli. Merkez Bankasının faiz indirim kararı değil, enflasyon oranı da açıklanmadı, dış ticaret açığından da bahsetmiyor haber, canlı bomba mı? O da değil. Asker darbe yapmış baba. Ne hikmetse birden saate bakıyorum. Şakadır kızım o diyorum. Ciddi haber kanalları baba, Yeni Şafak, Star, Hürriyet hepsi var. Bazısında darbe diyor, bazısında kalkışma. Arasındaki fark ne? Onu yarın sabah daha iyi anlarsın. Hanımın gözleri yaşarıyor. Ne olacak baba şimdi diyor kızım? İnşallah başaramazlar diyorum. Tekrar o günlere dönmeyelim diyor hanım. Sesi buğulu. Kızarmış köfteler kursağımızda kalıyor. İbrahim suçluluk hissiyle birkaç tane daha ağzına atıyor. Yalnız hanımın yüzü düştü, beti benzi attı. Kız da tedirgin. İlk kez darbe kelimesini ağızlarına alıyorlar. Çocuklarımız darbe görmedi diye seviniyorduk. Fakat tam olarak neden bahsettiğimizi anlamıyorlar. Bir şey olmaz merak etmeyin diyor İbrahim. Sanki Minecraft oynuyormuş gibi rahat. Elimin tersiyle vurmak istiyorum ama durum daha ciddi. Henüz sınanmadınız diyorum kızgın bir şekilde. Babam altmışı, yetmiş biri ve sekseni bizzat yaşadı. Hatta seksende iki sene hapis yattı. Ben sekseni ucundan gördüm. Tam hatırlamıyorum. Ama yirmi sekiz şubatı tam ortasında yaşadım. Çalışan kadınların kapılardan döndüğünü, okuyan kızların okullarına giremediği, namaz kılanların fişlendiği, bir zamandan bahsediyoruz. Sizin bunu anlamanız mümkün değil.
Ben on dokuzumdan gün aldım baba.
Kaçından gün alırsan al. Daha dün haktan hukuktan bahsediyordun. Hangi konuyu tartıştığımızı unuttun mu? Çevreci kesilmiştin başımıza. Zorbalıkla ülke yönetilmez deyip greyderlerin önüne geçmekten bahsediyordun. Sen gerçek zorbalığı görmedin. Aynı şey değil baba. Kızım sen daha hayatı da ülke gerçeğini de anlayamıyorsun… Hanife söylediğim her şeye itiraz ediyor. Haktan, özgürlükten, kazanımlardan bahsediyor bana. Ama hayatın gerçeğini bilmiyor, çünkü henüz elindekini kaybetmedi. Beni anlamasını beklemiyorum ondan, kaybetmeden de anlaması mümkün değil. Bir baba olarak ona hayatı anlatmaya çalışıyorum. Söylenecek o kadar çok şey var ki hangi birini söyleyeceğimi bilmiyorum.
&
Yol boyu hikâyeler anlattım çocuklara. Hepimizin hikâyesini… Eve geldiğimizde yarının nasıl bir gün olacağını düşünüyordum. Çocuklara pek belli etmedim ama korkuyordum. Hemen haber kanallarını açtım. Doğruydu. Yalnız sevindirici bir tarafı vardı. Küçük bir gurubun kalkışması diyordu alt yazıda. Demek ki başarısız olma ihtimali vardı. İçime biraz da olsa su serpilmişti. Herkes sokaklara çıkıyormuş dedi oğlum. Boğaziçi köprüsünde halkın üzerine ateş açıldığı bilgisi varmış dedi kızım. Hepimiz televizyonun başındaydık. Facebook ve Twitter’dan sokağa çıkılması yönünde istekler geliyordu. Sonra sendikadan ve diğer derneklerden mesajlar gelmeye başladı. Hadi baba ne duruyoruz, biz de gidelim dedi oğlum. İçimde anlatamayacağım bir korku vardı. Minecraft oynamaya benzemez oğlum, macera değil bu diyecek oldum ama gözlerim doldu diyemedim. Baba ne duruyoruz biz. Eşim, sen gitme, baban gitsin dedi. Ne olacağı belli olmaz. İbrahim annesini itti, sen ne dediğinin farkında mısın dedi. Korkak gibi burada mı oturayım. Ülke elden gidiyor, senin dediğin şeye bak. İbrahim abdest alıp geldi. Ondan görünce ben de aldım. Helalleşip çıktık.
&
Bundan sonrasını biliyorsun. Asıl anlatılmaya değer hikâye o, ama benim kelimelerim onu anlatmaya yetmez. Büyük hikâyeler karşısında susulur.

