Kimi zaman ciddiyetle, kimi zaman gülümseyerek, kimi zaman merakla, kimi zaman alışkanlıkla hayatı seyrettiğimiz kişisel açılım güzergâhıdır pencereler. Bir bodrum katından ya da bir terastan açılırlar dışarıya, doğaya, kente, insana, dünyaya. Kimisi bazı anlar dışında çoğu kere kapalıdır, kördür; kimisi perdelerini rüzgâra vermiştir, daima açıktır. Söyleyecek sözü olan için pencere bir mevzidir. Cemal Şakar duvarlar arasına sıkışmış, kendi yalnızlığını yazan yazarlara inat penceresini sonuna dek açar hayata. Bir yazarın sürekli kendi iç yalnızlığını, bunalımlarını anlatmasını yazarlığa dair saymaz, Şakar. “Eğer bu toplumda yaşıyorsa yazar, kulağını gözünü kapamamalıdır, hayata baktığı pencere hep açık olmalıdır.” şiarına can verir. Pencerelerini sadece aydınlık günlere açan yazarları bencil sayar ve ona göre bu bencillikler kara lekeler bırakır benliklerde.
Cemal Şakar penceresinden seyreder kuşları, çiçekleri, böcekleri, uzaklardaki portakal bahçelerini. Suların tutuştuğunu görür kabaran denizlerde. Yollara, yolculara tanıklık eder. Bazen gidenlerin yol düşlerine karışır, bazen geciken kara trenleri bekler. Hayatın renklerinden sadece sarı, yeşil, mavi yansımaz penceresine. Unutulmaması gereken bir renk daha vardır ona göre: Kara.
Mürekkebi okkasından akıtmak için mevzi alır. Çünkü hayatı seyrettiğimiz pencereler onun için bir siperdir. Ona göre, “yazmak, siperden konuşmaktır.” Kılıç, ok, kurşun değil, onun namluya koyduğu sözdür. Onun vuruşu öldürmek için değil, unutulanları hatırlatmak, silkelemek, değişmeyeni hatırlatmak içindir. Ona göre “Değişmeyen, saf olan fıtrattır.”
“Kara”… Sözlükte aydınlığa, beyazlığa dair onca kelime varken, neden “Kara” ismini koyar bir yazar kitabına? Kitabın sayfalarını açmadan önce, adı üzerine düşündürmek mi ister bizi?
Cemal Şakar'a göre, “Yazmak insanlığın haysiyetini savunmaktır.” Savaş, kaybolan şehirler, kıyılara vuran çocuklar, maden işçileri… Dünyada olup bitenler, kulak tıkanacak konular değildir.
“Arzın titrediği andır” onun için çocukları savuran dalgaların sesi. Savaşın kara izini yazar. “Çok kirlendim. / Öyle deme bütün çocuklar temizdir. / Savaş işte savaşta. / Sus öyle deme. / Ama çok kirlendim.” Ve ısrarcıdır insanlığın haysiyetini korumada, tekrar tekrar dile getirir gördüklerini; “Çocuklar yine. Hep yine çocuklar. Yine atılmış çuvallar gibi çocuklar.”
Mevsimleri silen, yağan kara istir. “Mümkün müydü papatyaların arasına serilip kalmak? Değildi; bu kara duman, bu genze dolan, ciğerleri yakan bu kara duman yer bırakmıyordu bahara.”
“Hikâyelerim bir iç sayıklama değildir” der ve yüzüne yüzüne çarpar insanın unuttuklarını. Yaşanan acılara şahit olmak istemeyenlere, asıl şahitliği hatırlatır. “Sağ omzuna döndü, yaz dedi: Babamın hayatta kalmak için savaştığını… Çocuklarına kol kanat gererken annemin… annemin kanatları altına topladığı çocuklarıyla birlikte enkazın altından bir daha çıkarılamadığını. Bir yanlışlık olarak hayatta kaldığımı… Sürüklendiğim buralara nasıl tutunacağımı yaz, dedi.”
“Ben ve öyküm aynı yerdeyiz” diyen yazarın öykülerinde düşünsel olarak nerede olduğunu, nerede durduğunu görebiliriz. Körlük ve sağırlığa mahkûm edilmiş gibi davranan yazarlara inat, sözünü namluya sürmekten kaçınmaz. O, düşündüğünü, hissettiğini yazar. “Dindar yazar” tanımını kabul etmez. Batılı yazarlar, eserlerini inançlarına göre şekillendirirken bizim ülkemizde yazarların bu şekilde ötekileştirilmesini, sınıflandırılmasını doğru bulmaz. Yazmak ona göre bir ameldir ve o amellerinden sorumlu olma bilinciyle yazar; “Biz yarın hesap vereceğimize inanıyoruz, yazdıklarımız da bu hesaptan beri değildir, -Kur’an-ı Kerim hariç- dönüp dönüp okuduğum kitap yoktur.” der. Kur’an-ı Kerim’deki öykü çekirdeklerini yazma derdindedir ve o insandaki değişimi yazarken aslında değişmeyeni arar, saf temiz hali arar, fıtratı arar. Öyküleri de bizleri bu saf temiz hale ulaştırma derdindedir. Bunun için okur, gözlemler, düşünür, anlatır, çırpınır.
Hayali, bize uzak kahramanları yoktur öykülerinin. Onun karakterleri sayfalar arasında unutulmaz, sıkışıp kalmaz, sayfalardan çıkıp kanlı canlı bir şekilde aramızda gezer. Kahraman “yanlış” diyorsa yazar olarak müdahale etmez, söz kahramanındır. Kahramanı, kendi gerçekliği ile verir.
“Kız bir ip olup kendi boynuna dolanıyordu.” Modern insanın derdini, modern bir tür olan öyküyle anlatmayı seçer. “Duygularıma uygun bir yüklem bulamadım.” Dilin ve öykünün imkânlarını zorlar. Öykü yazarken, yazma eyleminin anlamını sorgular, yazının niteliği, dil ve şekil konularında kendini yeniler. Yazdıkça yenilenir. Onun öykülerinde tasvir azdır. Modern insan artık dört beş sayfalık tasvirleri olan öykü girişlerine tahammülsüzdür, ona göre. Uzun uzun tasvirler yapmak, siperi korunaksız hale getirecektir. Cemal Şakar, uzun uzun tasvirlere yer vermeden de öyküde atmosfer oluşturmayı başarmış, öykünün derinleşebileceğini göstermiştir.
Kara’daki öyküler biçim olarak da yeni ve farklıdır. Cemal Şakar belirlediği biçimlere göre öykü yazmaz. Biçim kaygısı yoktur. “Derdim var ve bunu öyküyle anlatıyorum ”der. Onun derdi anlatmaktır. Anlatma derdi o kadar artar ki, öykünün akışını kesen unsurları ortadan kaldırır, söze yol açar. Yeni biçim denilen, (biçimsel yenilik) öykünün akışını kesen unsurları kaldırmak mıdır, diye düşündürür bizi. Öykü en iyi nasıl anlam buluyorsa biçim odur. Dil sade ve pürüzsüzdür. Dil yetersiz diye susanlara değil, Edebiyat Ne Söyler diyenlere kulak verir. Hızla değişen dünyada yenilenen hem kendisi hem öyküleridir.
“Mükemmel öyküler değil, kusurlu öyküler, mükemmeli arıyorum, zaten mükemmel yazılsaydı öykü yazılmazdı.” Bütün gayreti, değişmeyen, o saf hale ulaşmak için yazmak, yeniden yazmak, yeniden yazmaktır. Okuyucuya uluorta nasihat etmez. Kelimelere öyle anlamlar yükler ki, okuyucu da açar pencerelerini. Işık tutar kara gecelere.
Ağartmaya çalıştığı kara için, dile getirdiklerini değişmeyen, o saf halin süzgecinden geçirir.Dile getiriş, bir ameldir.
Hatırlatır, silkeler, sorular sordurur. Kendimize çevirir yönümüzü.
Kara; matlaşan benliklerimiz, gözümüze inen perdeler, ellerimizdeki kir, sözcüklerin altındaki çizgiler midir? Bulaşan, çoğalan ama ağartılamayan...
Kara ismi bir hatırlatma, bir silkeleme midir?

