Bu şehir arkandan gelecek.
Kavafis
Derin bir sancı, şiir olmuş bir telaş var şehirlerde. Kaldırımlar boşluklarına ağlıyor uzun gecelerde. Yollar edilgen hissediyor kendini insanlara bakınca. Telaşlı adımlar geçip gidiyor dikkat etmeden bastığı yere.
Sokak lambaları, her gece selama duruyor yol kenarlarında. Mağrur türküsü inletiyor rüzgârın dar sokakları. Bir özlemek geliyor, bir özlem doluyor sonra insanın içine. Aya bakmaya doyamadığı gecelerde. Bir fırsat, bir boşluk, bir düşünmek imkânı bulduğu vakit insan, kayboluyor boşluğunda gökyüzünün. Yıldızlara uzanan eller birleşiyor gökyüzünde. Sonra bir yıldız kayıyor. Aslında kaçıyor. Kaçıp uzaklaşıyor yıldız. İnsan yıldızlara değemeyecek kadar yabancı çünkü kendine. Ve gökyüzü, dokunup geçmek istiyor insanın hayatına sadece. Kalıcı olursam boğarım onu derinliğimde, diye.
Bir telaş, bir şiir, bir şehir. Sanki iki dağın arasında salınan bir nehir. Uzanmak istiyor hayatlar birbirine. Birbirine dolanarak büyüyen bir çığ olup, şiddetle vurduğu yerde parçalanmak ve dağılan her parçada bir doku, bir dokunuş, bir koku bırakmak kendinden, bir iz bırakmak yeryüzüne.
Dağlıyor sokakları yarı aydınlık türküler. Karanlığında umut, aydınlığında dalavere saklı şehirler. Kan ter içinde kalmış yüzünü, sert mizacının altında saklarken, sırtını dağlara yaslayan muhtaç yerler.
Bir uzaklık görünür hep ufkunda şehirlerin. Hep bir yere ulaşmaya çalışan, ayaklarıyla dünyayı çevirdiğini sanan insanlar, bir de umutla gideceği günü bekleyenler için. Yollarda derin yarıklar olmasında sanılır ki suç depremlerin. Yol yoruldukça yarılır, kavruldukça çatlar, soğudukça ayrılır bir türlü gidemeyenler için. Yolu seven, tümseğine katlanır elbet ama gidememekten öte bir kalamamaksa sorun; yol dayansa da, can çıkıp gitmiştir bedenden uzaklara.
Derin bir yalnızlık kuşatmıştır şehirleri. Parlak ışıklar makyajı, rahatsız edici gürültüler kamuflajıdır şehirlerin. Deniz kenarlarından bir parça yosun kokulu ıslak toprak, bol yeşillik yerlerden bir miktar temiz hava, akşam güneşinin battığı yerden bir tutam mavilik, komşu kızının evinden gelen tarhana kokusu, biraz da balkonda güneşlenen elma kurusu… Mutlu etmeye yetmez şehirleri küçük şeyler. Yetinmek şehirlere göre değil. Şehirler yemeyi sever. Dişine göre bir şey bulduğu vakit yutar ve içinde kaybeder. Bu yüzden şişmandır şehirler. Yalnızlığını yediklerinde eritebilmek için neler vermezler?
Yollar uzanır boylu boyunca. Geçmez denilen her şey geçer, bitmez denilen her şey biter yolların ardı sıra. Tutsağı olduğunda vakit vaktine, sevmeyi öğrenir insan yaşamak için. Sevmek; bir martı selamını almaktır bazen çok uzaklara göç eden. Bazen kalan bir şeydir bir kahve fincanında, bazen duran bir şey hep yanıbaşında. Sevmek bir fiildir belki ama öznesi gizli bir cümlede saklanmış keşfedilmeyi bekliyor olabilir ve yakalayabilir insanı ummadığı bir anda. Sevmek bir düşünmek, bir idraktir, ince yerinden tutup kavramaktır hayatı. Sevmek bir yaşamaktır, bin defa öldürse de. Her ölüm sonrası yeniden dirilmeyle birlikte, biraz daha sıkı tutunup hayata, daha güçlü, daha sağlam basmak mümkündür sevmeyi sevdiğinde.
Şehirler... Yolları konuşan, yollarla birbirine kavuşan şehirler… Havası dumanlı, suyu bulanık belli belirsiz yerler. Etrafını muğlak bir varma ihtimalini sevdiren gök mavisi adalar süsler. Gece gündüze, gündüz geceye nasıl bağlanırsa istemsiz, öyle bağlanır şehirler şehirlere, gitmeler gitmelere.
Şehirler, hep bir gitme ihtimali. Şehirler, hep bir kalamama hâli. Şehirler, bir özlem güzelliği, bir özlem incinişi Şehirler, bir sevmek. Şehirler ölüp ölüp dirilmek…


