Ezici Güç ve Öteki’ler: Marvel Cinematic Universe
TEMMUZ Sayı: 7 - Şubat 2017

Hollywood’un bir proje olup olmadığı üzerine çokça yazılıp çizilmiştir. Bu hususta çeşitli tezler, teoriler aktarılmış ve aşağı yukarı ortak bir kanı oluşmuştur. Bizim bakış açımız, özelde Amerikan genelde Batı sinemasının “ötekisini” oluştururken komplodan tamamen uzak kalamayan bu tür tez ve teorilerin ötesinde, meselenin ideolojik hatta varoluşsal bir çaba olduğu yönünde. Ancak F. Roosevelt’in Hollywood yapımcıları ile oturup “Bu işe bir çeki düzen vermemiz lazım.” diyerek bazı direktiflerde bulunduğu da bir gerçektir.

Aslında Hollywood için mesele biraz ra sinemanın ne olduğu ile ilgili. Sinema farklı ekoller açısından farklı temsilleri içerir. Örneğin; Sovyetler için daha çok devrimin propagandasını yapma amacına matuf bir çabalar bütünüdür. Hatta bu amaca hizmet etmediği için birçok yönetmen –söz gelimi S. Eisenstein gibi bir isim bile- sansüre uğramış, dahası yasaklanmıştır. Alman sinema ekolü, sinematik dilin gelişimi (dekor, kostüm vs.) ve sinema teknolojisi noktasında apayrı bir yerde durmaktadır. (Amerikan sinemasının bugün teknik açıdan geldiği noktada Alman sinemacıların etkisi büyüktür. Kimisi 2. Dünya Savaşı, kimisi ekonomik özgürlükleri için Amerika’ya göç eden Alman sinemacılar bu hususta Amerikalıları fazlasıyla etkilemişlerdir.) Daha bağımsız bir duruşa sahip olan Fransız sinemacılar, özellikle Cinema D’art yapım şirketi ve enstitüsü baz alınarak düşünüldüğünde, sinemada hem teknik özellikler hem de içerik açısından avant-garde olarak nitelenen arayışların öncüsü konumundadır. Japonlar, sinema ile tanışmaları daha geç olmasına rağmen, kendi tiyatro ve müzik geleneklerini bu yeni sahada uygulayabilmiş ve yepyeni bir tarza imza atmışlardır.

Peki, Amerika? Amerikalılar, sinemanın bir gösteri (show) olduğunu keşfeden ilk insanlardır. Onların yapımları bugün dahi devamlılığını koruyan bir gerçeklikte harekete, gösterişe, star etiketli oyunculara ve cinselliğe dönüktür. Sadece star oyuncuları baz aldığımızda dahi bu oyunculuk sistemini oluşturanlar Amerikalılardır. Cinsellik yönü ön plana çıkartılmış oyuncular birer madde gibi izleyicinin önüne konulmaktadır. Artık beklentiler değişmiş ve sinemaya değil oyuncuya dönük bir odak noktası oluşmuştur. (Türkiye’de bu durumu Yeşilçam da oyuncu filmleriyle yaşamıştır. Film afişlerinin üstüne başroldeki “starın” adı yazılmaktaydı. Örneğin; Müjde Ar filmleri bir dönem çok revaçtaydı.) Sinema eleştirmeni ve tarihçisi Paul Rotha, en makbul yıldızı şöyle tanımlamaktadır: “Film yıldızı için ideal tip; boş beyinli, cinselliği ön plana çıkan, hoş görünümlü olmaktır… Bir Amerikan film yıldızının elbisesi her zaman nefes kesicidir. Hollywood filmlerinde ucuzluğun ve cimriliğin esamesi okunmaz. Sırf bundan dolayı bile Amerikan filmleri başarılı yapımlar olarak gözükmektedir.” Amerika’da sinemanın en başat unsuru eğlencedir. Bundan dolayı hiçbir masraftan kaçınılmaz ve ortaya parlak, doyumsuz ve plastik bir iş çıkar. Tabii ki bu noktada genel akımın dışında farklı örnekler de mevcuttur. Bu gidişatın bir neticesi olarak en büyük yapımlar oradan çıkmış ve en büyük hâsılatlar orada elde edilmiştir. Reklamı da bu sinema dünyası açısından çok önemli bir yere koymak gerekmektedir. Reklam, Amerikan sinemasının arka sokağı konumundadır. Her film, büyük şirketlerin ortaklıkları vs. doğrultusunda dev reklam anlaşmaları ile donatılmaktadır. Tişörtten bilgisayar oyunlarına dek her şey, sinemanın para için harcanmasına sebep olmaktadır. Sinemanın ortaya çıkışından günümüze, dünya sineması bağlamında bir Amerikanlaşma eğilimi görülmektedir. Cinselliğin insanın nefsanî arzularına yönelik olarak kullanılması, bugün artık sadece Amerika’da değil tüm dünyada ve bu arada ülkemizde de revaçtadır. Hele ki Türkiye gibi yalnız sinema alanında değil birçok hususta Batılı tarzları taklit etme eğiliminde olan ülkelerde, en basitinden “memleket meselesi” mahiyetindeki konular çoğu kere es geçilerek eşcinsellik, intihar eğilimi gibi marjinal, son derece spesifik temalar izleyiciye ısrarla aktarılmakta ve böylece bu yaklaşımlar normalleştirilmektedir. Türkiye’de en çok izlenen komedi filmlerinin düzeysizliği de bu bağlamda düşünülebilir. Bunlar, ayrı bir yazı konusu olduğu için üzerinde durmuyoruz şimdilik. Amerikan sinemasının şiddet, hız ve cinsellik bağlamında “Artık bitti!” denilen noktada yepyeni bir çocuğu olmuştur. Büyük karikatür ve kitap şirketlerinin film şirketleri ile imzaladıkları anlaşmalar neticesinde, özellikle 2008’den bu yana artarak devam eden bir “süper kahraman” filmleri serisi sinemayı boydan boya kuşatmıştır. Devasa bütçelerle çekilip telafuzu bile zor paraların kazanıldığı bu dev yapımlar artık gına getirecek düzeye ulaşmıştır. Biz de bu bağlamda Marvel şirketinin yapımları ile ilgili izlenimlerimizi aktarmaya çalışacağız.

İntikamcılar Geliyor!

Kendi varlık tasavvurları gereği, Amerika gibi toplumların benliklerini inşa süreçlerini ve kültürel olgunlaşmalarını değerlendirdiğimizde, orada kadim kültürel kodlara değil yapay bir üretim eşiğine rastlamaktayız. Bu hususta Batıda sanatın araçsallaştırılması söz konusudur. Amerikan film endüstrisi, bizim de söz konusu edeceğimiz filmlerde görüldüğü gibi, ortak bir görsel show kültürü üretmektedir. Örneğin en basitinden, bir Nasreddin Hoca’sı olmayanın arka planı, kıssadan hissesi ve kıymeti kendindin menkul bir Iron Man’ı mevcuttur. Bu trend artık abartının ve Amerikan pragmatizminin doruk noktasına ulaştığı, yeni sinemasal tekniklerin en üst düzeylerde kullanıldığı bir yapımlar serisi hâline gelmiştir. Aslında kahraman ihdası yeni bir şey değildir. Mitler, efsaneler ve benzeri örnekler de bu kategori içerisinde ele alınabilir. Ancak siyasi veyahut başka bir argüman için araçsallaştırılmadıkları sürece onların yapaylığı söz konusu değildir.

“The Avengers” yani “İntikamcılar” bu bağlamda gerçekten manidardır. Çeşitli çizgi roman karakterleri örneğin Iron Man, Captain America, Thor, Hulk vs. artık düşman ile yani öteki’lerle tek başına savaşmayacaktır. Artık birlik olma zamanıdır. Çünkü düşman daha sinsi, daha güçlüdür. Aslında hikâye basittir. Kahramanlar biraz kendi içlerinde tartışma ve çekişme yaşarlar bu esnada. Biraz dayak yerler ancak iş son ana geldiğinde “ezici güç” devreye girer ve birlik olan kahramanlarımız düşmanı alt ederler. Bu iş bu şekilde tekrarlana tekrarlana pazarlanmaktadır. Bu yapımların sinema sanatı dâhilinde ele alınması gittikçe zor bir durum almak üzere. Çünkü bir yapımın sadece teknik özellikleri ile sanatsal bir eser olarak adlandırılması mümkün değil. Senaryo yazım süreçlerindeki yüzeysellik o kadar aşikâr bir hâle gelmiş bulunuyor ki sık sık tekrarlara düşerek günü kurtarma arayışında olunduğu görünürlük kazanmış durumda. Marvel öncelikle karakterlerin Iron Man ile başlayan filmlerini tek tek ele aldı. Ardından daha evvel bahsettiğimiz ortak, ezici güç vurgusuyla kahramanlar birleştiler ve Avengers takımını oluşturdular. Son derece komplike bir yapıya sahip gibi gözükse de bu yapımlar aslında sıradanlığın üst sınırlarını zorluyorlar. Ancak gelin görün ki Hollywood’un son dönem projeleri içerisinde en çok kazanan ve kazandıran, lokomotif işlevi de gören eğilimi bu Marvel serisi üstlenmiş durumda gözüküyor. Amerikan sineması için üzülecek bir şey yok aslında; bu basitlik, bayağılık onun tarihsel tecrübesinin üzerinde yükseliyor. Üzücü olan husus şu ki sinema adına insani ve sanatsal arayışlar içerisinde olan yapımlar bu hengâmede ezilerek kayboluyorlar. Zaten şu an için sinemada bir “ustalar zamanı”ndan bahsetmek güç. Bu yapımların kazandıkları paralar ve üretim ücretleri, yalnızca sinema sektöründe değil; bilgisayar oyunları, giyim ve oyuncak sektörü üzerinden de boyutlanmalar kazanabiliyor. Robot oyuncakları piyasaya yedirmek için üretilmiş yapımlar ile karşı karşıyayız aslında. Tamamıyla görsel showlara dayalı patlamalı-çatlamalı filmlerin hâsılatları aşağıdaki tabloda.

Öteki’nin Hazin Sonu

Marvel süper kahraman filmlerinin yaratmaya çalıştığı evren, gerçekliğin tersyüz edildiği bir evrendir. Yalnızca insanların uzay aşırı hayalleri olarak adlandıramayacağımız bu durumun arka planında, daha evvel değindiğimiz ortak kültür yaratma kaygısı mevcuttur. Bu hususta aslında en işlevsel araç “kötü”lerdir. Bu seri filmde kötüler yüzeyseldir, basittir ancak her seferinde daha farklı ve daha komplike bir tarzla seyirci karşısına çıkartılır. Öteki olarak kavramamız istenilen kötülerin bakış açısı verilmez. Onlar ya kan döker ya da “temizlenirler”. İşin en acıklı tarafı ise “Her tarafımız düşmanlarla çevrili!” veryansınıdır. Aslında bu noktada farklı olarak nitelendirilebilecek bir yapım olan Captain America Civil War’da, kötüler ile İntikamcılar arasında yapılan savaşlarda yaşanan sivil kayıpları üzerinden bir sorgulamaya gidilir. Fakat bu o kadar üstünkörü geçiştirilir ki aslında yaşanan şey sadece “ödenmesi gereken bedel” düzeyindedir. Bir taraftan “sivil kayıpları” özeleştirel bir boyutla yansıtılmaya çalışılır, diğer taraftan bu tutumun önünü kesmeye dönük bir kaygı da fazla gecikmeden devreye girer.

Kötü karakterlerin yüzeyselliğini daha önce vurgulamıştık. Aslında senaryodaki bu boşluk sadece hikâyenin üst okuması yapıldığında ortaya çıkan bir “kötünün sıradanlaştırılması”na sebep olmamaktadır. Bu durum, serinin ilerleyen kısımları düşünüldüğünde zaten bol bol klişe ve tekrar vurguların ötesinde daha kötü bir işin çıkacağını da göstermektedir. Ancak özellikle internet kullanıcısı izleyicilerin yoğun bir şekilde takip ettikleri IMDB sitesinden alınan film puanları ortalamanın üzerinde bir seyirdedir. Aslında bu, izleyicinin de sıradanlaştığının bir göstergesi olarak düşünülebilir. Gidişat böyleyken sinemanın yeni bir aksiyon ve dram dili geliştirmesi elzem gözükmektedir. İzleyiciye yutturulan; galaksinin koruyucuları, Amerikan bayraklı ve tripli kahramanlar, ajite edici bayağı bir duygusallık, erkek ve kadın vücutlarının metalaştırılması, cinselliğin sıradanlaştırılması gibi durumlardan kurtulmak için ciddi bir paradigma değişikliği gerekmektedir.

Hulk kurşun geçirmez derisi, Thor ölümsüzlük âleminin bir mensubu olarak, Iron Man karizmatik ve esprili tavırlarıyla, Ant-Man hırsız ama aslında her şeyini küçük kızı için yapmaya hazır baba triplerindeyken yani fizik âlemde maddi boyutun savaşı zaten gözleri yoran bir hızla devam ederken şimdi bir de yepyeni bir kahramanız ortaya çıktı: Doctor Strange. Galaksimizi fiziki kötülüklere karşı koruyan İntikamcılar yetmiyormuş gibi bir de artık boyutlar ve fizikötesi mistik düşmanlara karşı da bir koruyucumuz vardır. Artık izafi âlemin, her şeyin ve tabii ki gerçekliğin de bükülebildiği bir savaş verilmektedir. Binalar, şehirler alt üst edilmekte; sihirli güçler ve mistik tılsımlar sayesinde insanların ruhu bile bu olan biteni duymamaktadır. Aslında her şeyi özetleyen bir durum söz konusu bu son filmde. Evrenin koruyucusu olan Batı, fizikötesi âlemde dahi insanlığın koruyucu babası konumunda gösterilmektedir. İnsanlığa rehberlik eden Batı, onun tüm engelleri aşarak yoluna devam etmesini sağlamaktadır. Örneğin fizikötesi âlemden gelen düşmanlara karşı dünyada bu saldırıyı engellemek için kurulmuş olan üç şehir sistemi vardır. Elbette bu şehirler İslamabad, Kabil ve Hartum değildir. Londra, New York ve Hong Kong, insanlığın kurtuluş kapısı konumunda gösterilmektedir. Burada dikkat çekici bir husus da Doğunun mistik geleneklerinin ve Asya’nın dövüş sanatlarının da Batılıların elinde anlam kazanması ve aynı zamanda Doğulu karakterlerin baskın kültürün dilini ve tavırlarını özümsemiş görünmeleridir. Düşmanlar için belirtilmesi gereken bir başka husus, film icabı yaratılmış bir dil dahi olsa, bu dilin telaffuz özelliklerinin hassaten Doğulu bir fonetiğe sahip olmasıdır. Yani kötüler hiç Fransızca konuşmamaktadırlar. Bir başka nokta da savaşı başlatan her zaman öteki’lerdir. Amerikalı süper kahramanlar, bu noktada “Bize saldırmasaydınız, biz de size bir şey yapmayacaktık!” diyerek filmlerde sık sık verilen siyasi mesajlara bir yenisini daha eklemektedirler.

Hülasa; sinemanın yeni teknik imkânlarının sonuna kadar kullanıldığı bu yapımlar; boş içeriklerine rağmen tempolu, harekete ve cinselliğe dayalı bir üst perde üzerinden algıları etkileyecek bir tarzla sunulmaktadır. Buna zaten alışığız diyorsak, burada yapılanın eskileri aratacak derecede sevecen (!) ve ilgi çekici hâle getirilmiş olduğunu belirterek bitirelim.

Erkam Kuşçu Arşivi
7 Sayı: 7 - Şubat 2017 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler