Yine ukalalık yapıyorsun, diye düşüneceksin insanların hayatında kırılma anları vardır, desem. Çoğu zaman olduğu gibi bu fikrini yüzüme söyleyeceksin. Alınacak değilim. Umurumda da değil ne düşündüğün. Bu umursamazlığım da seni üzmez biliyorum. Kızıyorsun bana, değiştin, diye. Düşün bir, değişmeyen ne var hayatta. Mutluydum. Oyalanıp duruyordum bu yalan dünyada. Küçük salonlar, üç beş iyi okuyucu, kısa imza kuyrukları vs. Ta ki o ana kadar. Sana göre uğursuz olan benimse gözüme nedense Adem’i cennetten kovduran elma gibi gözüken o telefon çalana kadar. Açıp alo, dediğimde kiminle görüşeceğimi, bu görüşmenin sonunda işin nereye varacağını bilmiyordum.
Dördüncü kitabın üzerinden beş ay geçmişti telefonu çaldığında. Ekrandaki numara bir şehre aitti. Çıkartamamıştım hangi şehrin telefon kodu olduğunu. Arayanı reklamcılar sanmıştım. Hangi ucuz otel, termal kaplıca reklamı için arıyorlar düşüncesiyle telefonu açmıştım. Yanılmışım. Bir üniversitenin kültür daire başkanlığından arıyorlardı. Gençlik haftası çerçevesinde söyleşi için üniversitelerine davet ediyorlardı. Heyecanlanmıştım, benim gibi toy biri için iyi bir fırsat, diye düşünmüştüm ve tekliflerini kabul etmiştim. Benim açımdan tek aksilik vaktin kısa oluşuydu. Yine de sıkı hazırlanmıştım. Çünkü bir üniversiteye gidecektim, geçiştirmekle olmazdı. İlk izlenim çok önemliydi. İşimi önemsediğimi hissettirmeliydim. Öykü kuramı başta olmak üzere, öykünün tarihi gelişimi, edebiyatımızdaki farklı damarlar ve temsilcileri üzerine notlar çıkarmıştım. Bana hiç soru sorulmasa tuttuğum notları bir buçuk saate ancak sığdırabilirdim. Fiyakalı giyinmemiştim. Altın yıldız bir takım elbiseye ihtiyacım yoktu. Olsa bile onu alabilecek param yoktu. Haliyle böyle bir takım elbisenin içerisine onunla uyumlu bir gömlek ve kravat derdim de olmadı. Şık bir fular takmak isterdim. Ancak son zamanlarda herkeste bir fular modası vardı.
Uzatmayayım. Söyleşi başladığında salon doluydu. Çok heyecanlanmıştım kalabalığı görür görmez. İkinci adımı atınca durdum, salona şöyle bir baktım. Derdim durup nefeslenmek, heyecanımı yenmekti. Yoksa düz yolda tökezleyebilirdim. O bir iki saniyelik bekleme işime yaradı. Birkaç kez derin nefes alıp verdim. İçimden yükselen ve iyi olduğumu söyleyen sese kulak verip ciddi bir havaya girdim.
Programda bana eşlik edecek kadın edebiyat fakültesindendi. Güzeldi. Dersine iyi çalışmıştı, alanına hâkimdi. Sorduğu sorulardan kitabı iyi okuduğunu anlamıştım. Kadın dört başı mamur sorular sordu, ben adam gibi cevaplar vermeye çalışacaktım. Başlangıçta tam da ifade etmeye çalıştığım gibiydim. Ancak kısa bir süre sonra salonda onca kişiden çok azının bakışlarının üzerimde olduğunu fark etmiştim. İnsanlar cep telefonlarıyla ilgileniyorlardı. Daha vahim olanını az sonra fark ettim. Bir hareketlilik başladı salonda. Üçer beşer kişilik gruplar halinde çıkanlar oldu. Kısa süre sonra koca salonda üç beş kişi kaldık. Dikkatim dağılmıştı elbette. Fakat salon boşaldıkça rahatladığımı fark etmiştim. Daha az terliyordum ve daha düzgün cümleler kurmaya başlamıştım. Programın bitiminde bir kaç görevli öğrenciler adına özür diledi. Çok önemsememiştim ya da öyle gözükmeye çalıştım. Salon doluyken neden kısa sürede içerisi boşalmıştı, bunu merak ediyordum. Telaffuzum düzgündü, iyi de hazırlanmıştım. Modaretör zaten yeterince dikkat çekiciydi. Dahası konuşması da hoştu. Sanki şiir gibi konuşuyordu. Sıraladığım şeylerin salonun dolu olmasında etkisi yokmuş. Peki sebep ne? Benim programımdan önce salondan ülkemizin ünlü şovmenlerinden biri geçmiş. Esprileriyle gençleri kırıp geçirmiş. Olabilir, efendim, sanatın farklı alanları var, herkes edebiyata aynı derece yakın olmayabilir, sonrasında gençleri iyi ürünlerle tanıştırmak lazım, kitapla sıkı dostluk kurabilmeleri için fırsatlar yaratmak lazım gibi şeyler söyledim. Probleme böyle olumlu yaklaşmamı belki polyanacılıkla açıklama gereği hissetmiş olabilirler. Hayır. Ben bardağa dolu tarafından bakmayı seven bir insanım. Yaşadığım bu ilk tecrübeyi bir yıkım olarak görmek yerine ondan bir ders çıkarmak gerekmez mi? Elbette. Moralim bozulmadı. İnan. Öyle olsa program sonrasında yediğimiz kebaplar boğazımdan kolayca inmezdi mideme. Üzerine de kumda yapılmış harika Türk kahvesi içtim.
Eve varınca ilk işim o şovmenin internette yayınlanan videolarını izlemek oldu. Şimdi buna itiraz edebilirsin. Ne alaka, diye sorabilirsin de. Acele etme, derim. O kadar genci bir araya toplamak, bir saat boyunca onlara bir şeyler anlatmak ve üstelik onları mutlu etmek bir hüner, hafife almayalım. Tamam, ben bir yazarım. Çıkıp da ninemin tabiriyle şebeklik yapacak değilim. Ama el elden üstündür derler. Doğru. Sonra ben program sonrasında hocalara gençleri iyi ürünlerle tanıştırmak lazım, bunun için imkânlar yaratmak gerekir demedim mi? Mesela şovmenin bazı taktiklerini abartıya kaçmadan kullanabilmeliyim. Dinleyicileri güldürerek ilgiyi üzerime ve dahi anlatacaklarıma çekebilmeliyim. Şovmenin videosunu izledim. Hatta ikincisini ve üçüncüsü de. Hoş. Tek kelimeyle. Ancak kafama takılan bir şey oldu. Adam daha ağzını açmadan herkes kahkahayı koyuveriyor. Nedir bu? Ya ne anlatacağını biliyor dinleyenler ya da…. Bir de küfürlerine gülmeleri tuhaftı. Adam bizim çocukluğumuzda yaptığımız, şimdilerde duyduğumuzda yüzümüzün kızardığı küfürler ediyor, dinleyiciler kadın-erkek hep birlikte gülüyorlar. Bunu izah edebilecek donanıma sahip olmadığım için bu kısma kafa yormayalım.
Benim için kırılma anı o gündü. Yaşadıklarımı gözlemledim. Eksiklerimi gidermeye çalıştım. Yeteneklerimin farkına varıp o taraflarımı geliştirmeye çalıştım. Zamanla kendimi geliştirdim. Dahası kendime has bir tarz geliştirdim. Aradan on beş yıl geçti. Şimdi hangi şehre gitsem, hangi üniversiteye gitsem salonlar doluyor. İlgiden hayli memnunum. Bu durum elbette kitap satışlarını etkiliyor. Okumuşlar okumamışlar, umurumda değil. Elbette içlerinde iyi okuyanlar var. Varsın bir kısmı sadece imza için, bazıları da başka niyetle almış olsunlar.
Sen dostumsun benim, anlamaya çalış. Yaptıklarımın abartılacak tarafı yok. Dinle şimdi. Üniversiteyi okuduğum şehirde bulundum en son söyleşi için. Orada yaşadıklarımı anlatayım. Sonra sen konuş. Eleştir eleştirilecek bir yan bulursan. Orada söze şöyle başladım: “Ne zaman bu şehre gelsem aynı duyguları yaşıyorum. İnsana huzur veren, gönle serinlik üfleyen bir havası var bu şehrin. Dahası insanı sanki her daim aşka davet ediyor gibi geliyor bana. Ve ben bu havayı seviyorum.” diye başladım. İnsanların övgüyü seven bir tarafı var, farkındayım bunun. İnsanları, yaşadığı şehri, uğraşlarını övmek onları kazanmanın bir yoludur, buna inanırım. Sonra işi şakaya vurdum “Kebabı da hoş.” diyerek.
Giriş böyle olunca ve insanların kalplerine dokununca gerisi kolay. Laf lafı açıyor, ben gittikçe açılıyorum. Havaya giriyorum yani. Fakat bir şeye özellikle dikkat ediyorum. Konuşmalarım esnasında mutlaka bir fırsatını bulup onlarla aynı olmadığımı hissettiriyorum. Öyle olsa konuşan onlar olurdu, dinleyen ben. Lütfen bunu ukalalığıma verme. Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu? Bu farklılığı hissettirmek zorundayım ve bunu yapmak çok kolay. Hele bizim gibi okumayan bir toplumda işim daha da kolay. Nedir yaptığım? Mesela “Geçenlerde bir kitap okudum. Hayli ilginçti.” diye söze başlayıp kitabın Dostoyevski’ye ait olduğunu ve adının Suç ve Ceza olduğunu söylersem kusura bakma kimse beni adam yerine koymaz. Çünkü bizim liselerden mezun olan ve daha çok tembellerin tercih ettiği sözel bölüm mezunu tüm öğrenciler Suç ve Ceza’yı yüzde yüz okumadıkları halde eserin konusuna, kahramanlarının adlarına hâkimdirler. Çünkü artık ortalıkta dolaşan eser özetleri var ve üniversite sınavlarına hazırlanan herkeste bunlardan biri mevcut. Bu sebeple Dostoyevski yerine pekâlâ adı daha az duyulmuş birini mesela Andrew Jolly’u anmak bana farklılık kazandırır. Buradaki tehlikeye dikkat ediyorum elbette. Çünkü dinleyicilerin ismini daha önce hiç duymadıkları yazarlara karşı kayıtsız kalabileceklerini düşündüğümden tedbirli davranıyorum ve devamında “Issız bir adaya düşsem yanımda götüreceğim üç şeyden biri Andrew Jolly’in Seni İçime Gömdüm kitabı olurdu gibi kışkırtıcı bir cümleyle devam ediyorum.
Söyleşilerin hep ciddi bir havada gittiği yılların çok gerilerde kaldığını fark edeli hayli zaman oldu. Bunu sen de kabul et. Yani biraz eğlence şart demek istiyorum. Söyleşilere katılanların çoğunluğunun gençler olduğunu düşündüğümüzde bana hak vereceksiniz. Hele zamane gençleri için her şey eğlenceli hale getirilmişken söyleşilerin donuk olması kabul edilemez. Israrcı olursan ciddiyette, bir başına kalırsın. Yani kendin çalıp kendin oynarsın. Ona dair de tüyolar almıştım izlediğim videodan. Mesela salaklığa vurmak. Yanlış duymadın. Salak gözükmek. Hani ilk gençlikte sakarlığına gülenleri gören toy birinin sakar gibi davranması kadar masumca kast ettiğim şey. Hatta biraz da kurnazca. Mesela sayılarla aramın hoş olmadığını bir espri malzemesi olarak kullanıyorum. Neden matematik? Çünkü milletçe hepimizin bir trajikomik matematik anısı vardır. Bakkala gidip ekmek ve süt aldıktan sonra para üstünü yanlış hesaplayıp bakkalı ikaz etmek ve sonunda gerçek ortaya çıkınca utanmak gibi. Geçenlerde bir kitap okudum, zor bir romandı diye söze başlıyorum. Bir hafta boyunca temel ihtiyaçlarımı gidermek dışında kitabın başından kalkmadım. Abarttığımın farkındayım elbette böyle söylerken. Tam bu esnada dinleyicilerin içlerinden vay be adama bak, yazar olmak kolay mı oğlum, çüş yani, manyak bu adam, gibi sözler söylediklerini biliyorum. Amacım bu zaten. Dikkati toplamak. Satırlar ilerledikçe sarsıldım diyerek ilgiyi tavan yapıyorum ve kitabın adını söyler söylemez not alanlar oluyor. Yüzyılın romanı bana göre, diyerek kendime bir pay çıkarıyorum hemen. Adam romanı yedi kez yazmış. Dile kolay. Bilgisayar yok. Beş yüz yetmiş sayfalık romanı yedi kere yazmak ne demek. Manyak bu yazar tayfası. Burası tahmin ettiğin gibi kahkahanın koptuğu yer. Çünkü o manyaklardan biri benim, diye işi espriye vuruyorum. 1942’de başlamış adam romanı yazmaya. 1957’de yedinci ve son kez yazdıktan sonra yayımlamış. Kaç yılda bitirmiş oluyor o zaman? Bana sormayın bunu. İçinizde mühendislik okuyan biri varsa hesaplasın. Benim matematiğim hayatım boyunca hiç iki olmadı. Kahkaha atıyorlar. İnanın doğru söylüyorum. Bakkala girip bir çikolata ve su alırken bozuk param yoksa strese giriyorum. Çünkü işin ucunda para üstünü hesaplamak var. Bazen avucuma bırakılan parayı hiç saymadan cebime atıyorum. Bazen hesaplamaya çalışıyorum ve verilen parayla benim hesabı karşılaştırıyorum. Tabii ki sonuç hiçbir zaman birbirini tutmuyor. Kahkahalar devam edince bu durumdan keyif alıyorum haliyle ve devam ediyorum şebekliğe. Gülmeyin arkadaşlar, ben esasında tembel bir öğrenciydim. Sıkı durun itiraf ediyorum diyorum. Bir sessizlik oluşuyor. Ve bombayı patlatıyorum, okumaya dördüncü sınıfta geçtim biliyor musunuz, diyerek.
Muhabbet böyle devam ederken hayliyle zaman da ilerliyor. Göz ucuyla saate bakıyorum. İyi, bir saati devirmişim. Gerisi kolay diyorum ve rahatlıyorum. Rahatım çünkü havaya girmişiz. Bundan sonra ne konuşsak önemi yok. Ama sulandırmadan ve bir yazar olduğumu unutmadan söyleşiye devam ediyorum elbette.
Söyleşilerde beni en çok keyiflendiren ve bir o kadar da yalan söylememe neden olan öykülerimdeki olay ve kişilerle hayatım hakkında kurmaya çalıştıkları ilişkiden kaynaklanıyor. Bak bu hususta hakikaten suçluyum, kabul ediyorum. Ama okuyucu yok mu okuyucu kitlesi. İlla bir bağ kurmaya çalışacak. Onu kurmazsa olmaz. Mesela Sudan Bahaneler isimli aşk öyküsündeki güzel kızın eşim mi olduğunu defalarca sordular. Anlatılan olayların ne kadarını yaşadığımı soran bile var? Günah benden gitti diyerek bu sorulara her seferinde bir şeyler katarak cevap veriyorum. Nasıl olsa bu insanlar farklı farklı şehirlerde yaşıyorlar. Öykünün kurmaca olduğuyla söze başladığım halde “Sudan Bahaneler” öyküsündeki o şehla bakışlı ve gamzeli kız elbette eşim değil şimdi dediğimde hep birlikte bir “ooo” çekiyorlar. Ya, ne oluyor bunlara anlamıyorum. Yani o kız gerçek biri ve eşim olsaydı çok mu mutlu olacaklardı. Galiba. Anlıyorum ki magazin programları bizim genetiğimizi bozmuş. Şunun şurasında üç günlük dünya değil mi? Okuyucularımı üzmemek adına “Evet üniversitede okuduğum dönemde böyle birine âşık olmuştum.” dediğimde az önceki “oooo”lar bu kez farklı bir tonda yükseliyor ve yüzler gülüyor. “Ama maalesef ona âşık oluşumdan hiç haberi olmadı.” dediğimde ortamın havası değişiyor. Derinden iç geçirenler oluyor mesela. Çaktırmadan yan tarafa bakmaya çalışanları fark ediyorum. Aşk muhabbeti açılınca haliyle kapanmak bilmiyor. Aşk insanın gözünü gerçekten kör eder mi? Kimler aşkını dile getiremez? Hangi burçtakiler aşk hayatında daha şanslı. Evlilik aşkı bitirir mi gibi daha birçok soru ortaya atılıp cevaplanıyor. Tahmin ettiğiniz gibi curcunaya dönüyor ortam. Ama toparlıyorum ve arkadaşlar abartmaya gerek yok. Sonuçta kurmaca bir metin üzerinde konuştuğumuz, diyorum.
Akledip saate bakıyorum. Aman Allah’ım bize verilen süreyi çoktan aşmışız. Yoruldum arkadaşlar, diye işi şakaya vuruyorum. Hem acıktık da, yemekte ne var acaba, diye iyice sulandırıyorum. Ama neden böyle davranıyorum sonunda. Çünkü zaten bitmiş oluyor o anda. Ayaklanıyoruz. Bir programı daha bitirmiş oluyorum. İşte böyle üç aşağı beş yukarı söyleşilerim.
İşte böyle dostum benim söyleşilerim. Abarttığımı söyleme sakın. Kimseye bir zararımın dokunduğunu düşünmüyorum böyle davranmakla. Şunun şurasında edebiyat bir tarafıyla eğlendirmeli değil mi insanları? Onu yapıyorum ben de. Biliyorsun ki söz uçar, yazı kalır. Bunu her konuşmamda hatırlatıyorum. Sözü nihayete erdirirken lütfen okumaya devam edin, diyorum. Hem bütün bunları yaparken kasmıyorum kendimi. Kimseye yük de olmuyorum. Program davetleri gelince iki sayfayı geçen şartlar sunmuyorum. İşi hiçbir zaman yokuşa sürmüyorum. İlle de uçak isterim. Uçaktan inince şu transporter cinsi araç isterim diye tutturmuyorum. Hele bir saniye sonrasına bile garantim yokken programdan günlerce öncesinde hesabıma para yatsın mı, diyorum sanki. Yaptığım zamanın ruhunu okumaktan başka şey değil.

