Bazen insan en sıkıcı ve sıkıntılı olduğunu düşündüğü zamanlarda en bereketli anları devşirebilir. Düşünmenin bizatihi kendisi insanı meşakkat yoluna davet eder. İnsana gülü gösterir ama dikenine katlanması gerektiğini de hatırlatır. Düşünmek, düş görmekle başlasa da o düşün karşılığını tarihte ve/ya doğada göstermeyi hedefleyerek ilerletilir. Esas sıkıntı “düş”lemekte değil, “düş”ü yere düşürmekte belirir. Çünkü hedefe konan, çoğunlukla ayakları yere sağlam basan düşleme faaliyeti olur. Basit bir ders olmaktan daha ziyade dünya görüşümüzün ev sahibi olarak gördüğüm varlık tasavvuruna ilişkin varlık felsefesi dersi benim ve öğrencilerim için çoğunlukla düşleme yolculuğu olarak başlar, düşünce durağında sona erer. Arada yaşadığımız gelgitler, ara duraklar, zihinlerimizin yaşadığı düşük ve yüksek dozlu gerilimler, düşünce yolculuğumuzun zenginliğine işaret eder.
Zihin, yokluk üzerine değil, varlık üzerine işler, zira yokluğun yokluk üzere bilinebilmesi de olası değildir. Yokluğun varlığına ilişkin şehadetimiz, ancak varlıktan hareketle ve varlığı olumsuzlayarak deneyimlemeye karşılık gelir. Varlığın varlığı ile yokluğun varlığı, varlık üzerinden kendisini bize seslendirseler de esas olan varlıktır, varlık olmasaydı yokluktan da söz edilemeyeceği gibi düşünme düş yolculuğuna koyulmadan düşmüş olacaktı, çünkü düşünceyi kaim ve daim kılan varlıktır. Varlığa ilişkin düşüncemiz bizim bilgiye ve değere ilişkin düşüncemizin hem başlangıç noktası hem de bizi yolda tutan eşik noktasıdır.
Düşüncenin varlık zemini üzerinden ilerlemesi, yön bulması ve bir menzile doğru hareket etmesi, içerisinde meşakkatlerle birlikte bereketleri mahfuz büyük ve kadim bir yolcuğa karşılık gelir. İnsanın dünyasını ya da dünyalarını anlamlandırması da bu yolculuğa karşı gösterdiği tavırla alâkalıdır. Beşeriyetini insaniyete döndürme gayesi insanın bu yolculukta gerçekleştirebileceği bir duyumsama hâlidir. Sessiz olan hakikati seslendirme imkânına sahip olan insan, önce kendisini anlamak zorundadır. Kendisini anlamak ise insana durmayı ve durduğu yerden kendisine seslenmeyi şart koşar. Bu yolculukta insanın yaşadığı mekân sorunu, kendisini varlık üzerinden açığa çıkarır ve insana varlık zeminlerini hatırlatıcı bir tını olur.
Âlemin insanda temsili, insanın ise âlemdeki fonksiyonu birbirini tamamlayıcı, birbirine yön ve varoluş kazandırıcı nitelikleri haizdir. İnsan, âlemdeki tüm zenginlik ve çok boyutluluğa sahip olmakla birlikte zatı itibarıyla küçük âlemdir, âlemde olmakla birlikte âlemleri içinde saklar. İnsan söz konusu olduğunda varlık, zaman ve mekân içerisinde anlaşılsa da bu durum, insanı zaman ve mekâna mahkûm kılmaz. O halde insan için tek dünya değil, dünyalar vardır.
Varlık konusu, üzerinde genel geçer şekilde durulacak bir basitliğe, onu sıradanlaştıracak bir tür söylem gibi bayağılığa, tek bir yazıyla söylenecekleri bitirebilecek yüzeyselliğe sahip olmasa da çıkılan düş yolculuğunun düşünce menziline düşen anlamlılığın paylaşılması da önemli olabilir. İşte bu durum, küçük bir âlem olan insanın farklı dünyalarda yaşayabilme imkânı ve yetkinliğiyle alâkalı olarak okunacaktır. İnsan hiçbir kalıba sığamadığı için ona ilişkin her tanımlama uğraşısı eksik kalır, ancak bu eksiklik, insanın bilme, inanma, eyleme ve sevme ihtiyacının zaruriliğini de ortadan kaldırmaz. Tüm düşünürler bu ihtiyaçlar merkezinde insanı anlamaya çalışırken, insanı, ona baktıkları perspektife hapsetme yanılgısına düşerler çoğu zaman. Ancak insan baktığı ve daha fazlasıdır.
Bir kere insan, beşer olarak doğada yaşar ve çoğunlukla doğaya bağımlıdır. Doğaya yerleştirilen yasaları keşfeder ve yaşama tutunur. Burası gerçeklik dünyası olarak anlaşılabilir. Burada âdetullah da dediğimiz, insanın varlığından bağımsız nedenler (cause/illet) varlık düzleminin kıyamını ve devamlılığımı sağlar. İnsan burada pasiftir ve onu diğer canlılarla ortaklaştıran, fizyo-biyolojik yapısı itibariyle onu hayvanlarla benzeştiren beşerliğini devam ettirir. İnsan için burası, hakikatin küçük temasla bir veçhesini tecrübe edebileceği ilk gerçeklik alanıdır.
İnsan buraya sığdırılamaz, bir de kendisinin aktif olacağı, imtihanını gerçekleştirip gerekçelendireceği ikinci bir dünyası daha vardır. Burası insanın iradesiyle yükselebileceği ya da aksine düşebileceği eşik zeminidir aynı zamanda. İnsan için burada da sünnetullah dediğimiz ve kendisine eylemlilik için nedenler (reason/sebep) sunabilecek yasalar söz konusudur fakat bu sahada insan söz konusu yasaları keşf ve inşa edip gereğini yerine getirmede özgürdür. O halde bu yasaların gereğini yerine getirirse yükseliş zemini olarak üçüncü bir dünya önünde açılacak ya da bunlara sırt dönüp güç istencini haz ve menfaat uğruna tahakkümle sürdürdüğünde ise düşüşünün zeminin oluşturacaktır. Bu ikinci dünya inşa dünyasıdır. İnsan burada özgürlüğünü deneyimleyebildiği için lehinde ve aleyhinde olacak eylemliliği vücuda getirebilir.
İnsanın inşa dünyası içerisinde şahsi haz ve menfaatini merkeze alarak varlık aleyhinde eylemesi, onun beşeriyetini insaniyete değil, belki şeytaniyete sevkeden düşüş sürecini içerisinde saklar. Burada insan varlık yasalarının gereğini yerine getiremez, onlara hikmetle değil tahakkümle yaklaşır, tahakkümden ise adalet değil zulüm doğar. Vuku bulan zulüm ise sadece inşa dünyasını (tarih sahası) değil, aynı zamanda gerçeklik sahasını (doğa) zulme ve kana bular, bulamıştır, bulamaktadır. Şayet insan, inşa dünyasında, fazilet gereğince varlığın yasalarına uygun olarak harekete geçerse, o zaman varlığa hikmetle yaklaşmış olur, hikmetten sadır olansa adalettir. Adaletin gerçekleştirildiği inşa ve gerçeklik dünyaları insana üçüncü bir dünyanın varoluş müjdesini verirler. Burası yaşam dünyasıdır, söz konusu dünyada ise insan sadece yaşamaz bununla beraber zerreden küreye yaşam verir. Yaşam dünyası ihtişamın gerçekleştiği dünyadır, zira insan sadece kendisi için mücadele eder, başarılı olursa muzaffer, başkası için mücadele eder, başarılı olursa mütekâmil, hem kendisi hem de başkası için mücadele eder, muvaffak olursa muhteşem olur.
Üç dünyayı tanıdıktan sonra kendimize bir soru soralım. ABD ve İsrail’de doğan bebeklerle, Suriye’de ve Filistin’de doğan bebeklerin eşit olmadığı, dünyanın bir tarafında insanların açlıktan diğer tarafında ise tüketim çılgınlığından öldüğü, öldürme ve yaşatmanın sadece beş ülkenin ağzından çıkacak karara bağlandığı garabet dolu bir varlık zemininde yaşam dünyasına sahip miyiz? O halde aşk ile tekrar edelim, üç dünyalı olmadan zor dostum zor!

