Modern İnsana Tutulan Bir Ayna: Göğü Delen Adam
TEMMUZ Sayı: 7 - Şubat 2017

“...Ama o, başkaları aydınlansın diye ışığı elinin ucunda tutuyor. Kendisi, kendi bedeni ise karanlığın içinde...”

Avrupa, bilindiği üzere kendi öznelliğini nesnel bir gerçeklik olarak anlatır. Tüm dünyaya bu sözde “nesnelliği” dayatır. Bunu yaparken de herkesi kucaklayarak birlik olmaya çağırır. Oysa yaptığı kendi tarzına, aslında kendi karanlığına herkesi mahkum etmekten başka bir şey değildir. Avrupalının ya da fikirlerinin merkezde olmadığı her alanda savaşını sürdürür. Muhaliflerini ilkel ya da uygarlık dışı olmakla suçlar.

Samoa, Büyük Okyanus’un güneyindeki Polinezya Adaları’nda bulunan bir ülke. Kendisine “aydınlığı” ulaştırmak için misyonerler gönderilen Samoa’yı Birleşmiş Milletler ancak 1976’da tanıyabilmiştir.

Göğü Delen Adam kitabının hikayesi ise 1914 yazında Alman yazar Erich Scheurman’ın bazı vesilelerle Samoa’da bir süre kalmasıyla başlıyor. Scheurman Samoa’da Tiavea kabilesinin reisi Tuiavii ile tanışır ve onun kabilesine yazdığı mektubu kitaplaştırır. Mektup bilinçli bir yerli olan Tuiavii’nin Avrupa seyahatini içerir. Maristen’deki misyoner okulunda öğrenci olduğu dönemlerde Avrupa’ya merak salmıştır. Çok sonraları ise halkları seyretme grubuyla Kıta’yı dolaşır. Okuyucu kitapta kabile reisiyle muhataptır ve onun anlatımına, halkına uyarılarına ve Avrupa ile ilgili gözlemlerine şahit olur.

Asıl adı “Papalagi” olan kitabın ilk baskısı 1920 Almanya’sında yayımlanır ve büyük ilgi uyandırır. Bu ilginin en büyük sebebi hiç şüphesiz Avrupalının yaşamına dışarıdan yöneltilen eleştiriler ve modern insanın tutarsızlıklarının ayrıntılı bir şekilde dile getirilmesidir. Avrupalının her şey yolunda gidiyormuş tavrının karşısında, aslında her şey olması gerekenin aksine seyrediyor mesajı verilmektedir.

Papalagi isimlendirmesinin sebebi, kitaptan öğrendiğimize göre şöyledir; “Papalagi denince beyazlar ya da yabancılar anlaşılır. Ama sözcüğü sözcüğüne çevirilirse göğü delen adam anlamına gelir. Samoa’ya ilk misyoner bir yelkenliyle gelmişti. Yerliler bu beyaz yelkenliyi ufukta bir delik olarak gördüler, beyaz adamın içinden çıkıp kendilerine geldiği bir delik. O, göğü delip geçmişti”

Kitapta modern insanın yaşamının pekçok alanına dair eleştirilerle karşılaşmak mümkün. Giyim kuşamından, barınak olarak tercih ettiği apartmanlara, hiç bitmeyen para hırsından, eşyaya düşkünlüğüne, zamana olan zaafiyetinden, çalışma yoğunluğuna varan eleştiriler.

Aklı selim sahibi bir kişinin hikmetli bir bakışla idrakine ulaşabileceği çelişkileri, kabile reisi doğal ile arasındaki mesafenin uçurum olmayışı avantajını da kullanarak tespit etmiştir.

Kabile reisi kendilerine bir tek tanrının varlığını kabul etmelerini söyleyen Avrupalının söylemlerinin aksine birden çok tanrı edindiğinden bahseder. Beyaz adamın gerçek tanrısının para olduğunu ve gerçek değerlerini, hislerini para uğruna kaybettiğini vurgular. Emek verenlere yapılan adaletsizlikler onun da gözünden kaçmamıştır.

Her şeyin bireye indirgenmesi ya da bireyde toplanması tüm amacın bireyin menfaatlerini muhafaza etmeye yönelik olması kabile reisinin de canını oldukça sıkmıştır. Öyle ki kabile reisi cömertçe verene, gerçek nimetin sahibine karşı yapılan bu nankörlüğe anlam veremez. Oysa kendi kabilelerindeki düstur belki de kitapta en dikkat çekici ilke “Benim olan, senindir” ilkesidir. Modern insanın kaybettiği bu ilke ona çok pahallıya malolmuş, ötekine tahammülsüzlüğünün, bitmeyen bunalımlarının, yalnızlığının başlangıcı olmuştur. Çünkü insan olmak diğeriyle paylaştığı ölçüde mümkündür, aksi halde tabiatını tahrif etmiş ve kendini tüketmiş türler kaçınılmazdır. Tabiatı itibariyle insan ihtiyaçtan azade değildir. Yine tüm ihtiyaçlarını tek başına karşılama imkanı da yoktur ve en büyük ihtiyacı da kendisi gibi bir diğerinin varlığıdır. En hazin gurbeti dostsuzluktur. Modern insan, diğer insanları kendisinin kurdu olarak tanımlamasıyla aslında en büyük ihtiyacını karşılama imkanını baştan kaybediyor diyebiliriz.

Kabile reisinin “Taştan kutular, taş yarıklar, yine taştan adalar ve bunların arasında kalanlara dair” başlığıyla ele alınan değinilerinde, bugüne de uzanan birlikte yaşamanın en başarısız örneği olan apartmanlardaki hayatlar yer alıyor. İnsanların birbirlerinden habersiz olmaları ve karşılaştıklarında bile isteksizce selamlaşmaları gibi tavırlar da eleştirilerden nasibini almıştır.

Kitapta tekrar eden bir vurgu da; asıl gücün sahibinin hala en güçlü olduğu şeklindedir. Çünkü beyaz adamın ne zaman öleceğine O karar verir. Bire bir ifadelerle aktaracak olursak; “...Daha hiçbir beyaz adam ayın doğuşunu, rüzgarın yönünü kendi isteğine göre belirleyememiştir”

Bir başka eleştiri de Avrupa insanının sanal olanla gerçek olan arasındaki temyiz gücünü kaybetmesiyle ilgili. İdolleri ya da yazılı basın onu bu doğrultuda yönlendirir. Belleğini doldurdukça doldurur ve gerçekten oldukça uzak bir noktaya düşürür.

Kabile reisinin bir amacı vardır o da halkını korumaktır, Papalagi’nin çelişkilerle dolu tehlikeli yaşamını dayatmasına karşı halkında bir teyakkuz bilincini oluşturmak ister. Bu anlamda çabası hem değerli hem de haklıdır.

Burada kitapta değinilen her konuyu ya da her bölümü tek tek ele almamız mümkün değil. Ancak olumsuz yönde olacak bazı eleştirilerimizi paylaşmakta da fayda var.

Kitapta giyinmeye, örtünmeye dair anlamsız itirazlar yer alıyor. Buradan aslında giyinmenin gereğinin pek anlaşılamadığı ya da bu bakış açısının kendi yaşamlarını merkeze koyan kabile yaşam tarzından yola çıkılarak ortaya konulduğu seziliyor.

Yine kitabın genelinde herkesi aynı kefeye koyma mantığıyla aşırı genellemelere gidilerek istisnalara haksızlık yapıldığı göze çarpıyor. Bununla birlikte nadir de olsa meselelerle ilgili “böyle düşünmeyenleri de , böyle olmayanları da vardır” gibi şerhler düşülmüştür. Aşırı genellemeler haksızlıkları da beraberinde getirir. Böylesi bir tutum özellikle adaletsizliği eleştiren bir kişi tarafından ortaya konulduğunda büyük bir çelişki arzetmiştir.

Samoa doğal bir yaşamın pekçok avantajını içinde barındırıyor. En önemlisi de geniş bir kavrayış gücü ve dışarıdan etkilere karşı tertemiz bir zihin yapısı. Kitapta bu tarz bir görüşün savunulması amacıyla “kitaplar”a yönelik sert eleştiriler yer alıyor. Yani modern insanın kitaplar yüzünden yönlendirildiği kastediliyor ve iradeyi görmezden gelerek büyük faydaları barındıran kitaplar kötüleniyor. Üstelik bunu yaparken de kabile reisi Tuiavii kendisi için seçtiği ulvi görevinin “halkınının iradesini ve zihnini misyonerlere karşı korunma noktasında yönlendirme” olduğunu unutuyor. Kendisi bir maslahatın gereğine inandığını söylüyor ancak kitapların maslahata hizmet eden noktasını da es geçiyor.

Son bölümde Papalagi’ye yapılan bir teşekküre rastlıyoruz. Çünkü aslında iyi niyetlerle gelmeseler de halkın, evrenin yüce yaratıcısına yönelmesine vesile olmuşlardır. Kendisi her ne kadar anlamasa da Tanrı’nın öğretisini getirmiştir.Yine bu vesileyle kabile savaşlarının son bulduğu gerçeği vardır. Papalagi’nin din ile ilgili tutarsızlıkları akabinde Hristiyanlık tanımlanır ve modern insanın yüzüne haykırılması gerektiğine inanılan bazı cümlelerle kitap son bulur.

“...hiçbir şey bilmeyen bilgin bizden uzak dursun. Senin bile uykularını kaçıran, döşeğinde rahatını bozan bütün çılgınlıkların uzak dursun...”

Elimizdeki baskıda yazarla igili Andre Grab’ın kaleme aldığı sonradan eklenmiş bir biyografi denemesi de yer alır.

Bugüne hitap etmesi, alışılagelmiş modern yaşam tarzına ya da bu tarzdan parçalar barındıran yaşamlara dışarıdan tutulan bir ayna hizmeti görmesi sebebiyle dikkat çekici bir kitap.

Büşra Ceyran Arşivi
7 Sayı: 7 - Şubat 2017 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler