Zygmunt Bauman Öldü Diyeler!
TEMMUZ Sayı: 7 - Şubat 2017

“Kuş Ölür Sen Uçuşu Hatırla”

“Dünya, ‘aradığınız ne varsa, burada’ mağazalarına döndü. Kültür ise o mağazanın bir reyonu. Raflar sürekli yenilenen ürünlerle dolmak zorunda. Akışkan modern dünyanın bir ‘halkı’ yok. Onun yerine baştan çıkarılacak ‘müşterileri’ var” diye ince bir soluk bıraktı geriye Zygmunt Bauman! “Alışveriş merkezleri öyle düzenlenmiştir ki, insanlar sürekli etrafa bakarak, gözlerini sonsuz sayıda cazip maldan ayırmadan, ama hiçbirinin başında da fazla dikilmeden bir oraya bir buraya gidip gelirler; durup birbirleriyle iki çift laf etmelerine, birbirlerinin yüzüne bakmalarına, tezgahta sergilenen nesneler dışında bir şey düşünmelerine, ölçüp biçmelerine ve tartışmalarına imkan yoktur.”

Halkların ekonomi politik evrende müşterilere dönüştürülerek değerden arındırılıp meta halinde etiketlendiği, modern yada postmodern bir akışkanlık tarafından kuşatılmış durumdayız. Bilginin, paranın, insanın, canlı ve cansız varlıkların çok yüksek hızlarda, çok kısa süreler içerisinde mekan değiştirebildiği, mekan değiştirme imkanlarının arttığı ölçüde de mekansızlaştığı büyük bir “akışkanlık” evreni içerisindeyiz. Akışkanlık her aradığını her yerde çok kısa zamanda bulmayı imkanlı hale getiriyor.

Akışkanlığın hız yüklü tabiatı nedeniyle değer üretiminin de merkezsizleştiği, mekansızlaştığı ve yurtsuzlaştığı oranda, aynı dünyayı homojenleştirmekten çok kutuplaştırma eğilimini baskın hale getirmiştir. Çünkü her homojenleştirme çabası aynı zamanda bir faşizan ideolojiyi imler. Anlam merkezli varoluşları yurtsuzlaştıran bu çaba, hegemonik tarzda ötekinin sınırları içerisinde kalan toprakları kimlik ve normlardan yoksun bırakma eğilimini besler.

Bütün bu karmaşayı anlamak için yapılması gereken şey sosyolojik düşünmektir. Sosyolojik düşünmek kavramlarla yatıp kalkmaktan ve şablonlarla uğraşmaktan öte olgu merkezli somut analizlere sırtını dayamak demektir. Sosyolojik düşünme, düşüneni hem içinde hem dışında tutan bir yaklaşımdır. Düşünen, bu sosyolojinin bir parçasıdır ancak sosyolojinin parçası olarak körlüğe mahkum olmamak için nesnel şartları analiz ederek dışarıda kalmayı da başarabilmelidir. Sosyolojik düşünmenin arkeolojik ve astronomik bilimlerden yada fizik bilimlerinden bir farkı vardır. Bu fark ise bir fizikçinin düşüncesini geliştirirken incelediği alanla kendi arasında bir bağ kurmasının imkansızlığıdır. Yani bir elektronla kendisi arasında bir bağ kuramaz. Ancak sosyolojik düşünme biçiminde bu bağ zorunlu olarak kurulur. İşte sosyolojik düşünmeyi imkanlı ve ayrıcalıklı kılan şeyde tam bu bağın hem içinde olmak hem de dışında kalmayı başarabilmekte yatar.

Bu düşünme biçimi ile tarihi, moderniteyi, postmoderniteyi, siyaseti ve ekonomiyi, bunların doğurduğu sonuçları ve bunları doğuran sonuçları analiz edebiliriz. Bu bir bakıma bir yapı-söküm çalışmasıdır.

Küreselleşmiş dünyada gücün kullanımı gösteriden çok gözetim şeklinde kendisini göstermektedir. Bununla beraber “küreselleşme fikrinin taşıdığı en derin anlam, dünya meselelerinin belirsiz, ele avuca sığmaz ve kendi başına buyruk doğasıdır; bir merkezin, bir kontrol masasının, bir yönetim kurulunun, bir idari büronun yokluğudur. Küreselleşme, ‘yeni dünya düzensizliği’nin başka bir adıdır.”

Yeni dünyada hem faşizmi, hem sosyalizmi hem de kapitalizmi bir sürgün olarak yaşayıp ölen Zygmunt Bauman, Bismarc Almanyası’na son verip yeni Avrupa’nın kuruluşu sayılan 1919 tarihli Versay Antlaşması ile bağımsızşığına kavuşan Polonya’da doğdu.

İkinci Dünya Savaşı yıllarına kadar Poloya’da yaşayan Bauman daha sonra zamanın Sovyetler Birliğine taşındı ve arkasından Varşova Üniversitesi’nde Doçent oldu. 1954 yılına kadar sosyoloji dersleri verdiği üniversitede 1968 yılına kadar da Komünist Parti üyesi olarak kaldı. Aynı yıl içerisinde profesörlük ünvanı iptal edilen BAuman İsrail’e göç etti. 1971 yılında İngiltere’den aldığı daveti kabul ederek İngiltere’ye yerleşti. Leeds Üniversitesinde sosyoloji kürsüsünde 1990’lara kadar çalışmalarını sürdürdü.

Sosyolojik Düşünme kitabının bütün dinamikleri bu üniversitelerde okuttuğu sosyoloji derslerinde oluştu. Modernizm totalitarizm ilişkisi, Versay Anlaşması sonrasında ikinci Dünya Savaşı yıllarında oluşan Alman Nasyonalizmi ve arkasından gelen Holocaust uygulamalarına dair okumalar onun sosyolojik düşüncesini bütünleyen çalımalar oldu. Özellikle Holocaust hakkındaki çözümlemeleri onu toplumları bunun üzerinden okumaya, kavramlardan ve klişelerden çok olayları inceleyerek toplumu açıklamaya yönelten bir bağlama yerleştirdi.

Modern dönemin son bulduğunu ilan eden entelektüel, siyasal ve sosyal analizlerle egemenliği ilan edilen postmodernizme yönelen Bauman, onun bilgi, olay, toplum, psikolojik etkiler, poltik tutumlar içeren söylemini bir kadavra haline getirerek derinlikli analizler yaptı. Bu çalışmaları sırasında oluşan ‘akışkanlık’ tanımlaması onun bilgide, ahlakta, toplumsal yapıda, siyasal kontrolde, kültürde, modernitede yaptığı analizlerin yapısal unsuru halinde kendisini gösterdi.

Postmodern muhayyilenin merkezsiz, hareketli, hızlı ve yurtsuz bir çağrışımlar kompleksi olduğunu ifade eden Bauman, postmodernizmin tabiatına uygun sosyopolitik durumu ifade ediyordu. Hakikatin ve değer merkezli bakışın olmadığı, anlam üretmenin imkansızlaştırıldığı tahakküm ve kontrol dünyası postmodern bir etik kurguluyordu. Çalışmalarını bir sorunu tanımlama ve teşhis etme etrafında kurgulayan Bauman, ampirik ve pragmatik Britanya yaklaşımına dışarıdan bakan bir ses olarak kendisini gösterdi.

Kültür ve iktidarın çözümlemesine özel bir yer ayıran Bauman yazının girişinde aforizmik olarak ifade ettiğimiz kültürün bir rafa dönüştüğünü belirtmektedir. Bu raf tüketim toplumunun arzularına sunulmuştur. Tüketmek yaşamın temel dinamiklerinden birisidir ve insan tüketmeden yaşayamaz ancak modern dünya tüketime ürün sunmakla kalmaz ve tüketiciler yaratmak için çaba harcamaktadır. Kapitalizmin doğası gereği daha çok üretilmesi gereken tüketiciler her türlü elektronik aleti tüketmektedir. Cep telefonları yetmemektedir. Bilgisayarlar, ipadler, ekranlar, cep aletleri, televizyonlar, kameralar sürekli ve artan hızlarda tüketilmektedir. Bu tüketim çarkı dışarıdan bakıldığında insandan başka bir şey tüketmemektedir aslında.

Bauman’a göre insan özünde ne iyidir ne de kötüdür. İnsan ahlaki olarak müphemdir, der Bauman. Çünkü der, müphem olmayan bir ahlaki varoluş imkansızdır. Mğkemmel bir insan ve mükemmel bir toplum imkansızdır. Bunun tersine mükemmel insan ve mükemmel toplum tasarımına dair her türlü çaba tersine bir zalimliğe ve ahlaksızlığa yol açar. Bunun farkında olarak yaşamayı öğrenmeliyiz Bauman’a göre.

Modern sanayi toplumunu çok uzun zamandır tartıştığımızı ve daha da tartışmaya devam edeceğimizi ama ilk günahı kimin işlediğini ve insan fıtratıyla ve tabiatla uyum içerisinde yaşadığımız o güzel günlere kimin son verdiğini bulmak ve suçluyu tespit etmek için daha çok uğraşacağız. Bauman, Tanrı’nın ölümünü ilan etmek yetmedi ve geleneğin zincirlerini kırmak da başarısız kaldı, bunların yerine ikame ettiğimiz özgürlük ciğerimizi yakmaya başladı diyor. Öyle ki, özgürlük modern birey olmak demekti, ama bu yük ağır geldi, taşıyamadık. O şenlikli devrim ve isyan günleri hariç sürekli yeni putlar icat ettik. ‘Akıl’, ‘sözleşme’, ‘yasa’ bu putlardan bazılarıdır. Sınırları belirlenmiş bir harita ortamında özgürce yaşayarak ahlaki eylemin çıkmaz sokaklarından muaf olduğumuz düşüncesinin yarattığı konfor bir süreliğine baştan çıkarıcı olabilirdi, ama yalnızca bir süreliğine! Ahlakı, tamamen ahlaki benliğin kendiliğinden hareketi olarak kendi gerekçesini kendisinde bulan bir faaliyet şeklinde tanımlayan Bauman, bunun ‘azizlere’ yakışan bir etik olduğunu altını çiziyor.

Yine ona göre özgürlük mutlak manada mümkün değildir. Özgürlüğün her tanımı kendi sınırlarını da beraberinde kesinleştirir. Özgürlük tanımı için iki kişiye ihtiyaç vardır. İnsan başkalarının iradesine bağlı eylem ile kendi iradesine bağlı eylem arasında gidip gelir. Özgürlük söylemi aslen özgür olmayan bir toplumda kimin özgür olma hakkına sahip olacağı sorusuna odaklanır. Bununla beraber Bauman’ın özgürlük analizlerinin bize çağrıştırdığı şey insanın insandan özgürleşme çabasının bir tahakküme, insanın Tanrı’dan özgürleşme çabasının da bir tanrılaşmaya çağrı olduğudur.

Halkların olmadığı tüketiciler dünyasında kültür raflarının beğenisi ile hızlı dolaşan bir bilinçdışılığı bize resmediyor Bauman. Kendiliğinde bir akışkanlık yaratan postmodernizmaslında bir kontrol toplumudur. Bunun için İngiliz filozof ve sosyolog Jeremy Bentham'ın 1785 yılında tasarlamış olduğu hapishane inşa modelini tartışmaya açan Bauman, bunun yapısal mekanizmasını sosyolojik bir giydirme ile toplumsal yapının analizine uyguladı.

Bu panopticon büyük bir hapishanedir. Tasarımın konsepti her tarafı sürekli gözetlemeye izin verir. Latince pan ve optic kelimelerinden oluşan bu hapishane modelinin isminden de anlaşılacağı üzere, pan/tüm/tamam, optic/görme/gözetme, tamamını sürekli görme ve gözetleme ilkesi üzerinde inşa edilmiştir. Panopticon tasarımı birkaç katlık tek odalı hücrelerden oluşan bir halka üzerine kuruluydu. Her hücre bu halkanın iç kısmına açıktı ve halkanın dış cephesindeki duvarda birer pencere vardı. Halkanın ortasında mahpuslardan tamamen saklanmış konumdaki gözlemcilerin kaldığı bir nöbet kulesi yer almaktaydı. Bu kuledeki bekçiler herkesi sürekli bir biçimde görebiliyorlardı. Bu modern kontrol toplum modelidir aslında.

Modernlik ve postmodernlik durumlarını incelediği Yasa Koyucular Yorumcular kitabında modernliği yasayı inşa eden zihin, postmodernliği de onu yorumlayan zihin olarak kristalleştirir. Modern strateji yasa koyma, norm oluşturma, böylece de dünya üzerinde hakimiyet kurma çabasıdır. Tüm çatışmaları durduracak sözün sahibi olmayı aklına koymuş modernite kendisine büyük bir yetki tanımlamış bulunuyor. Bu durum entelektüel toplum kesimlerinin entelektüel olmayan toplum çokluklarına dayatılan bir bilgi şeklinde işlevselleştirilir. Modernizm yasa koyucudur ve bunun yorumlanlar da işte postmodernlerdir. Postmodernizm, Batı muhayyilesi içerisinde üretilen ifadeleri başka zihin dünyalarına ve gelenek öğretilerine sirayet edecek şekilde tefsir etmeyi içerir. En iyiyi aramak yerine özerkleştirilmiş yapılar arasında bir akışı ve iletişimi esas alan bu yapı farklı anlamların doğmasını, anlamın yanlış öğrenilmesini engellemiş olur. Yani modernizm kanon, postmodernizm onun öğretilen tefsiri gibidir. Modern ile postmodern arasında yapısal bir akrabalık kuran bu yaklaşım son derece değerlidir. Postmodernizmi modernizme karşıt olarak gören ve gösteren yaklaşımlara karşı bu analiz postmodernizmin modernizme giydirilmiş bir ayı postu olduğunu anlamamızı kolaylaştırır.

İnsanların yeryüzündeki çabasını bir nevi mutlu olma arayışı olarak masaya yatıran Bauman, mutluluk hazır reçetelerle, formüllerle, kavramlarla elde edilecek bir durum olmadığını belirtir. Hayatın bütün anlamını metalaştıran modern akışkanlığın açmazlarını, insan ve toplum hayatına vurulan prangaları, dayatılan yaşam tarzlarını ve tüm bunların sonuçlarını insanı mutlu etmeyeceği için eleştirir. Bunu ifade babında Yaşam Sanatı kitabının girişinde Seneca’nın Mutlu Yaşam Üzerine’sinden bir alıntıyla şunu belirtir: ‘Aslında mutlu yaşamı elde etme güçlüğünün bir ölçüsü şudur ki, şayet insan yolda yanlış bir dönemece girmişse onu elde etmek için ne kadar didinirse ondan o kadar uzaklaşır.’ Modern dönem insanın yaşadığı bütün karmaşık serüven aslında bundan ibarettir. Suçu ifade edenler aslında suçun sebebi, zulmü ifade edenler zalimlerin kendisi, kurtuluş reçetesi yazanlar tutsaklığın müsebbibidir.

İnsanlar daha güvenli olmak için panopticon dünyasında kendisini emin hissetmek için, kaybettikleri mutluluğu bulmak için bir topluluğun içerisinde olmak ister. İnsanlar niçin bir cemaatin parçası olmak ister? Zygmunt Bauman bu soruya “hiçbir zaman tam olarak elde edemeyecekleri güvenceye ulaşabilmek için” yanıtını veriyor. Çünkü cemaat şiddetli yağmurda altına sığındığımız bir saçağa, dondurucu soğukta içinden çıkmak istemediğimiz şömineli bir odaya benzer. Dışında olduğumuz zaman hemen ona sığınmak ister, sığınınca tüm sorunlarımızın çözüleceğini düşünürüz. Bu düşüncelerini Güvenli Olmayan Bir Dünyada Güvenlik Arayışı alt başlığını taşıyan Cemaatler kitabında irdeledi.

Bir trajedi betimleme ustası olarak da görebileceğimiz Bauman’a göre günümüzde artık bütün dünyada egemenliğini kurmuş neoliberal kapitalizm yandaşlarına göre yoksulluğun son bulması, sefaletin bitirilmesi için zenginlerin daha da zengin olması gerekir. Daha az vergi vermesi gerekir. Toplumsal hizmetlerinin vergi indirimi uygulamasına tabi tutuması gerekir. Çünkü bu durum herkesin yararınadır. Onların zenginliği olur ki herkesi mutlu eder. Bu akıl dışı tavır nasıl oluyor da hla yaygın bir kanaat halinde dolaşıyor anlamak mümkün değil.

Zygmunt Bauman faşist, sosyalist ve kapitalist dünyaları yaşayarak tecrübe etmiş bir filozof idi. Bu dünyada bir anlama çabası olarak yaşadı ve gitti. Önemli bir külliyat bıraktı. Son dönemlerde göçmenler üzerine konuşuyordu ve göçmenlerden korkulmaması gerektiğini, göçmenlerin aslında ekmeksizlikten ve susuzluktan yollara düşüp gelmediğini, bu insanların kendi ülkelerinde toplum içerisinde önemli bir konumları olduğunu, okumuş entelektüel sermayeleri bulunan insanlar olduğunu vurguluyor. “Kendileri ile gurur duyan insanlardı bunlar. Ancak şimdi sığınmacı göçmen durumuna düşerek başka ülkelere ve bu arada Batı’ya gitmeye çalışıyorlar. Peki burada kiminle karşılaşıyorlar? Prekarya ile! Prekarya kaygı ve korku ile yaşıyor. Bizim korkularımız var, toplumda iyi pozisyonları işgal ediyoruz. Bu pozisyonlarımızı kaybetmek istemiyoruz. Prekarya Fransızca précarité kelimesinden geliyor. Précarité kabaca ‘kaygan zeminde yürümek’ demek. Şimdi bu insanlar Suriye’den ve Libya’dan geliyorlar. Uzak ülkelerden arka bahçelerimize bu tehditleri getiriyorlar. –Toplumsal yerlerimizi elimizden alma tehditi.- Onları biranda yanımızda buluveriyoruz. Onları varlıklarını görmezden gelemiyoruz. Onlar bizim bütün korkularımızı temsil ediyorlar. Bütün korkularımızı cisimleştiriyorlar. Geçmişte kendi toplumlarında güçlü insanlardı. Bizim olduğumuz gibi geçmişte mutlu insanlardı. Ama bak bugün ne oldu. Şimdi evsizler. Herhangi bir geçim kaynakları yok. Ben şokun daha yeni başladığını düşünüyorum. Kısa yoldan aniden ortaya konulacak bir çözüm yok. Kendimizi zor zamanlara hazırlamalıyız. Geçen seneki sığınmacı akını son değildi. Çok daha fazla insan gelmek için bekliyor. Durumun böyle olduğunu kabul etmek zorundasınız. Bu yüzden bir araya gelip bir çözüm bulalım.”

Ölüm üzerine düşünceleri de bambaşkaydı. “Ölüm modern yaşamın ötekisidir” diyerek sessiz bir gemi gibi akışkan sonsuzluğa gitti. Bilmeyenler bilsin onu bilenlere selam olsun. Cins bir kafaydı.

Mustafa Yılmaz Arşivi
7 Sayı: 7 - Şubat 2017 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler