O gün, yorucu bir şehir fırtınasıyla darmadağın halde, sonunda verdiğim mücadeleden hasarlı da olsa çıktığımı zannederek, garip bir aydınlanmayla beklemeye başlamıştım.
Nefes nefese zar zor atmıştım kendimi yol kenarındaki banka.
Galiba bu kez her şey tamamdı, galiba…
Bu şekilde devam edemezdim, bir şey yapmalıydım, itiraz etmenin zamanı gelmişte geçiyordu bile.
Eşimi yani Kamuran’ı aradım, bulunduğum yerin adresini verdim, kendi aracıyla beni almaya gelmesini söyledim. Telefonu oturduğum bankın üzerine, yanı başıma koydum. Sigara paketimi ve çakmağımı da telefonun yanına gelişi güzel fırlattım. Dökülüp saçılmayı seviyordum böyle zamanlarda, ha, bu arada söylemeyi unuttum, paketi ve çakmağı fırlatmadan önce bir sigara yaktım, çakmak bankın dar aralığından yere düşebilirdi, nasıl olduysa düşmedi, tıpkı o an benimle hayat arasında olduğum durum gibi… Çakmağın boyutu boşluktan biraz fazla olunca dikey olarak araya takıldı kaldı, tıpkı benim o an...
Kamuran kızmıştı biraz, bu da ne demek oluyor böyle, demişti, aracın lastiği patladıysa bin otobüse gel. Bilmiyordu Kamuran, birçok şeyi bilirdi genellikle ama bunu henüz öğrenmemişti, gelince uzun uzadıya anlatacaktım otobüse neden binmediğimi, o zaman öğrenirdi. Dikilip karşısına konuşacaktım. Banka Kamuran oturacaktı, ben ayakta durarak bir adım öne geçmiş olacaktım aramızdaki iletişimde. Bir süredir içimde biriktirdiklerimi birden haykırıverecektim onun yüzüne.
Kararımı vermiş gibiydim, uzun zamandan beri kafamda kurduğum, bir fırsatını bulup anlatmak istediğim büyük düşüncemi, Kamuran’a açmak, hatta kabul ettirmek zorundaydım(daha önce denemiş miydim?). Ne yapmalı etmeli onu ikna etmeliydim, bir şey demeli, bir gerekçe sürmeliydim önüne ama ne? Kamuran bu, başkasına benzemez ki, vur ensesine al ağzından lokmasını, zor kadındı benim karım.
Cadde yorgundu, akşamsa yakın. Kaldırımdan geçen insanların, yolda savrulan trafiğin varlığını kabul etsem de, şu an kendi dünyamda olmadıklarını biliyordum.
Kamuran’ı üniversite kantininde gördüğüm ilk andan itibaren ona karşı engelleyemediğim, bir türlü önüne geçemediğim, bazen bunu anlayarak mağlup kaderime razı olduğum kutsal bir bağlılığım vardı. Çok güçlü bir karakterdi. Onu tanıdıktan sonra anladım ki, bir hayat arkadaşı olarak ondan başkasına sırtımı dayayamam. Onun kalbini kazanmak için bunu ona hissettirmem gerekiyordu ve o şeyi başardım. Ailesinin ona önerdiği birçok talibinin olmasına rağmen ben de ne buldu bilmiyorum. Hayatımın her anında onun olmasını istediğim için ikimiz arasında ailevi uyuşmazlıklar olmasına rağmen evlendik. Benim ailemde bu kararı bana bıraktığını söylüyordu ama biliyordum onların gönlüde pek ısınamamıştı. Memleketten biriyle evlenmem onlar için en iyi seçenekti. Mesafe uzaklığı, kültüre göre değişen gelenek ve görenekler… Kamuran için de durum aynı sayılırdı, tanışmaya gittiğimizde ailesi beni öyle aslan damat tavırlarıyla falan karşılamadı. Kamuran’ın da ısrar etmesiyle yuvamızı kurduk.
Kamuran’la aramızdaki bu yaşam birlikteliğinde uyulması gereken kurallar bütünlüğünü sağlamam gerekmişti. Bazı huylarımı değiştirmeye çalışmış, standartlarımdan bazı ödünler vermek istemiş, bunu başardığımı sanmıştım, konu Kamuran’dı çünkü. Ona bitmek tükenmek bilmez bir şekilde saygı duyuyordum. Daha başkası düşünülemezdi.
Her zaman olduğu gibi başlarda hiçbir problem yok gibiydi. Aynı şehre tayinlerimiz ayarlandı, ikimiz de çalışıyorduk, Kamuran hemşireydi, sağlık, sıhhat, titizlik, disiplin olmazsa olmazıydı. Ben de öğretmen olduğum için okulda genç beyinlere tarih anlatıyordum. Çalışma saatlerimiz bazen uymayabiliyordu, görüşmelerimizde sıkıntı yaşayabiliyorduk, Kamuran hastanede nöbete kalıyordu ama bir şekilde o buna çözüm üretiyordu. Yeni evliler nasıl olsa birbirleri için fedakârlık yapabilirdi, ben Kamuran’ın nöbetlerine eşlik ediyordum.
Ekonomik sıkıntılarımız yoktu, çift maaş, alış veriş merkezleri, makul krediyle alınan birer araç, hafta sonları kısa tatil kaçamakları, Kamuran’ın nöbetine denk gelen akşamlarda sipariş ettiğimiz yemekler, zaman ilerledikçe krediyle alınan ev…
Dedim ya, başlarda her şey süt limandı, büyük düşüncem daha yoktu kafamda, bu mükemmel işleyiş gırtlağımı yavaş yavaş sıkıyormuş meğer sonradan nefesim giderek azaldığı zaman anladım bendeki problemi. Birbirimizi seviyorduk, bu normaldi, ama ben her geçen gün Kamuranlaşıyordum.
Bende yer etmiş tüm alışkanlıklarımı bırakmak, sanki onlar hiç yokmuş gibi davranmak, sonra, alışkanlıklarımın varlığını bir iç mahremiyetle kabul edip bilmiyormuş gibi yapmak en kötüsüydü. Benliğim esir alınmış gibi hissetmeye başladım. Eskiden yalnız başıma yaptıklarımı şimdi bir başkasıyla yapmam gerekecekti, tabi mümkünse. Ama bu pek imkân dâhilinde gözükmüyordu. Mesela yıllardır haftada en az bir kez halı saha maçı yaparken, birden jübile kararı almıştım. Edebiyata olan ilgim körelmiş, yazdığım, yazmaya çalıştığım şiirler hepten yok olmuştu. Ne kitap okuyabiliyor, ne yazabiliyordum, kitap okumak için bir fırsatını bulsam da hiç bir şey anlamıyordum. Arkadaşlarım edebiyat söyleşilerini, yazar programlarını haber veriyorlardı, ne oldu sana, artık bize uğramıyorsun, diyorlardı, aklım onlarda kalıyor, içim içimi kemiriyordu.
Sonra kızımız dünyaya geldiğinde, Kamuran’a olan kutsal kabullenişime iyice boyun eğdim, zaten itirazda edemiyordum, kendi kendime yenilgi sağanakları yaşayıp duruyordum. Kızımızın büyümesi, Kamuran’ın karakterinin giderek güçlenmesi, benim ona bağlılığım… Yıllar geçti ve ben büyük düşüncemi içimde beslemeye devam ettim.
Nefesimin çok sıkıştığı, gırtlağıma sarılan elleri biraz gevşetme ihtiyacı hissettiğim zamanlar oluyordu, daralıyordum iyice. Babam vefat edince annem bazen abim de, bazen ablam da, biz evlendikten sonra birkaç kez de bizde kalmıştı. Bize nadiren sıra geliyordu, bir bahane bulup sırayı geçiştiriyorduk, memleketten uzaktık nasıl olsa. Abim ve ablam bu duruma hoş bakmıyor, Kamuran ise Fransız kalıyor, benim nefesim yine daralıyordu. Böyle durumlarda tayin meselesi kendi gündemime gelirdi, hemen tayin zamanlarını araştırır, memleketimdeki boş kadrolara bakardım. Ama bu meseleyi Kamuran’a açmak yürek isterdi, bende de o yürek galiba yoktu. Kendi dünyamda hayat bulan gidiş gelişlerle dolu günler yaşıyordum. Boğazıma yapışan görünmez eller kuvvetini daha arttırarak görevini yapıyor, beni sonu belli olmayan bir yola doğru götürüyordu.
Büyük düşüncemi Kamuran’a açıklamaya karar verdiğim günün sabahı her zamanki yaşananlar kusursuz bir şekilde kendini tekrarladı: Aile bireyleriyle kısa bir sabah görüşmesi, sakal tıraşımı yarına erteleme fikri, Kamuran’ın sabahları pek yememesi, on dakika aralıklarla kurulmuş ve sürekli ertelenen telefonumun alarm sesi, Kamuran’ın uykudan uyanmış ama yine de sanki hiç uyumamış gibi olan eşsiz yüzü(onun hayran olduğum ifadelerinden sadece birisiydi bu), Kamuran’ın kızımız Betül’e okula gitmeden önce yarım yamalak birşeyler yedirmeye çalışması, Kamuran yemiyor diye benim de yemeyişim(okulda simitle geçiştirilir nasıl olsa), Kamuran’ın her zamanki gibi acelesinin olması, Betül’ü okula bırakıp oradan hastaneye gidecek olması…
Sonra her zaman olduğu gibi yola çıkmıştım, tam yolun yarısında yanımda sollayan araçlar el kol hareketleriyle bir şeyler anlatmaya çalışıyorlardı, bir gariplik olduğunu bu şekilde anlamıştım. Durup baktığımda aracın arka lastiğinin patlamış olduğunu, jantın üzerinde gittiğimi gördüm. Nefesim yine daraldı. Okula geç kalıyordum, tamirci çağırsam iyice zaman geçerdi. O şekilde ileride ki benzinliğe kadar yine jantın üzerinde yürüdüm. Servisi aradım ve kendim de bir minibüse binip okula gittim.
Verimsiz bir mesai gününden sonra aracı servisten almak için otobüse binecektim. Biraz yürüdüm ve otobüslerin kalkış yerinde gideceğim otobüsün numarasını buldum ve cam kenarına oturdum. Tam kalkış zamanı gelince giriş kapısında bir yoğunluk oluştu, beş altı kişi sıradaydı, otobüs şoförü biraz çabuk olmalarını söylerken en arka sıradaki orta yaşlı bir adam yere düşerek bir çeşit kriz geçirmeye başladı. Ağzından köpükler çıkarak sarsılıyordu. Kimse oralı olmayınca otobüs kalktı ve yoluna devam etti. Camdan gördüğümde adam biraz sakinleşmiş ama hala baygın bir şekilde yerde yatıyordu. Kimsenin yaklaşıp yardım etmeyişini hayretle izledim. Nefes alamıyordum artık, benim başıma böyle bir şey geldiğinde yine aynı şey mi olurdu diye geçirdim aklımdan. Göğsüm daraldıkça daraldı. Bir sonra ki durakta zor attım kendimi dışarı.
İşte o zaman anladım ve karar verdim.
Galiba bu kez her şey tamamdı, galiba…
Demiştim ya, Kamuran’ı aradım, bulunduğum yerin adresini verdim, beni almaya gelmesini söyledim.
Bu şekilde devam edemezdim, bir şey yapmalıydım, itiraz etmenin zamanı gelmişte geçiyordu bile.
Nihayet Kamuran geldi. Kaldırıma sıfır yanaştı, çok maharetliydi, otomatik camı açtı, kızgın, dargın, güçlü baktı yüzüme. Gelmiyor musun, dedi. Büyülenmiştim, yine muhteşemdi, her şey kontrolünde gibiydi. Cevap vermedim. Toparlanarak aracın yanına gittim, kapıyı açtım, elinden tuttum, banka kadar götürüp otur, dedim, konuşacaklarımız var. Oturdu, ben ayakta kaldım. Gözleriyle daralan nefesime nefes kattı, canlanıyordum galiba. Sonra, o narin ellerini iki yana açarak, ne oluyor, anlat bakalım, dedi. Aklım karıştı. Ben de gidip yanına oturdum. Bunu yapmasaydım iyiydi. Elini tuttum ve sustum. Söyleyeceklerimi biliyor muydu? Bir şey demedi, ısrar etmedi, o da sustu. Ona omzumu dayayınca nefesim normale döndü. Susuyorduk. Bir müddet böyle kaldık. Sonra büyük düşüncem aklıma geldi. Ne gereği vardı böyle düşünmenin, diye düşündüm. Kızımız okuldan çoktan dönmüştür, bakıcı kadını bekletmek olmaz, bir an önce gitmeli, diye de düşündüm peşinden. Kamuran’ın elini bıraktım. Ayağa kalktım ve araca yürüdüm. Kapıyı açtım ve sağ koltuğa oturdum. Nasıl olsa Kamuran ne yapacağını bilirdi.

