Günebakamayanlar
TEMMUZ Sayı: 13 - Ağustos 2017

-kendisinin sahip olmadığı ilkelerden ötürü kimi insanlara hayran olanların

o insanlara sahip olunca onları ilkelerinden koparması nedir?

Bir günebakan güne bakmadan yaşayabilir mi? -

“Kimi şarkılar hüzünlü başlar. Çoğu şarkı hüzünle biter. Samimiyetten dem vurur samimiyet bekçileri. Söyle nedir onda olmayanın başkasında da olmamasının getirdiği haz?”

“Kendisinin yapamadığını başkası da yapamasın. Ve haklı olabilsin tüm kötülükler. Sadece masal kitaplarında kalsın kahramanlar. Öldürelim kahramanları kalbimizde. Ve yaşasın kötü olmanın haklılığı.”

“Ayaklarımızı kaydıracaklar bir değil dostum. Ama ben yoruldum. Dost dediklerimizin bile yola uymadıkları, yoldan çıkardıkları bir yerde nasıl dik durabilirim?”

***

Endişeler kalbini sarmıştı. Nereye gitse can sıkıntısı geçmiyordu. Kalbi allak bullak olmuştu. Geçenlerde bir konferans için gittiği yakınlardaki bir ilde fotoğraf çekinmişlerdi. Nereden de çekinmişlerdi o fotoğrafı? Sosyal medyaya yüklediği fotoğrafın başına örmediği çorap kalmamıştı. Hesabına bir kadın mesaj atmıştı. Konferansı veren kişiyi tanıyıp tanımadığını soruyordu. Resimdeki o kişinin kim olduğunu ona söylemesini istiyordu. Onu tanımıyordu. Daha bir kere yüzünü görmüştü o kadar. Kadına neden sorduğunu söyledi. Gelen cevaplara şaşkınlıktan ağzı açık kaldı. O kişiyle beraber olmak istediğini ve bunu yapamazsa çıldıracağını söylüyordu kadın. Alelacele bilgisayarı kapatıp sinirle kendini yatağa atmıştı. Bu nasıl bir şeydi böyle? Kadının yazdıklarından kendi utanmıştı. Kadın adama kafayı takmıştı. Üstelik gayet muhafazakâr bir görüntüsü vardı. Acaba adama mesaj mı atsaydı uyarmak için. Ona bulaştırmaması gerektiğini düşündü. Ne günlere kaldık dedi içinden.

***

“Esra ablacım dur ben de yardım edeyim.”

“Yok, yok canım. Bitti zaten. Sen geç, ben de geliyorum.”

“İyi, peki o zaman.”

Şeyma, misafir odasına geçip oturdu ki kapı çaldı. Esra koşup kapıyı açtı.

“Hoş geldin canımmm.”

İçeri bir adam girdi. Ve Şeyma onu görünce şok oldu. Konferans veren adamdı bu. Nasıl da böyle denk gelmişti. O içeri girince ne yapacağını bilemedi. Ayağa kalktı. Karşıdaki kişi tebessüm ederek,

“Hoş geldiniz.” dedi.

“Hoş bulduk.” dedi Şeyma cızırtılı bir sesle. Yemekte pek konuşmadı. Aklına sürekli o kadın ve adama kadının kendisine kafayı taktığını deyip dememek fikri geliyordu. Demeyecekti. Belki de kadın hiç ulaşamazdı. Karşısında muhabbetle birbirini el üstünde tutan bu aileye baktı. Ne kadar da mutlu bir çiftlerdi böyle. Şeyma, Esra’nın eşinin bu kişi olduğunu bilmiyordu. Bu gece bu ilde yatılı kalması gerekmişti. Arkadaşlarına sormuş haber etmiş, bir arkadaşı da onu Esra’ya yönlendirmişti. Esra da dalgınlığını fark etti.

“Şeymacım ne oldu, bir şey mi var?” dedi.

Şeyma sanki beyninden geçen her şeyi okumuşlar gibi gözlerinin hafifçe büyüttü.

“Yok.. Yok bir şey.”

Sonra da kimse bir şey demesin diye sohbetlerine katıldı, konuştular, güldüler. Sevmişti Şeyma bu aileyi ve bu ailenin kıllarına zarar gelsin istemiyordu.

***

Kadın resmen musallat olmuştu. Şeyma da belki kadın vazgeçer diye ona az dil dökmemişti. Bir pisikoloğa gitmesini, bu işleri bırakmasını söylüyordu. Kadın dışarıdan çok normal duruyor, eşiyle ve çocuklarıyla resimlerini paylaşıyordu. Ama Şeyma’yla konuşurken de hepten kendinden geçiyordu. Hatta adamı bırakıp Şeyma’ya bile kafayı sarmıştı. “Onu bırakmamı istiyorsan seninle de olur.” gibi laflar etmişti. Şeyma ne demek istediğini bile anlamamıştı. Kadın rahatsızdı ve düzelmek istemiyordu. En kısa zamanda tedaviye ihtiyacı vardı. Kafası iptal olmuş gibiydi. Ne denirse densin anlamıyordu. Şeyma bir süre sonra boş bir duvara konuştuğu hissine kapılmaya başladı. Bu arada en sonunda kadın amacına ulaşmış o kişinin adını bulmuştu. Ve Şeyma’ya mesaj atmıştı.

“Bugün büyük gün. Buldum onu.”

Şeyma mesajı görür görmez adama mesaj attı. Durumu tek tek anlattı. Bu sefer işler hepten karışmıştı. Çünkü kadın yalan ifadelerle Şeyma’nın adını karalıyordu. Şeyma’da tek çare tüm konuşmalarını baştan sona adama yolladı. Normal şartlarda o konuşmaları yollamak terbiye sınırlarını aşan bir şeydi. Ama bıçak kemiğe dayanmıştı. Ne olursa olsundu. Adam mesajları okuyunca Şeyma’yı teskin edecek sözler söylemiş ve konu kapanmıştı. Kaç aydan beri Şeyma rahat bir oh çekti. Belki bir evliliğin yıkılmasına mani olmuştu.

***

“Bitmeyecek mi bu sınav? Sınav içinde sınavlar. Ve sağdan, soldan, aşağıdan, yukarıdan yaklaşan etrafımızda fır dönen şeytanlar.”

“Bitecek. Cennete girdiğimiz zaman. Ve yerini tarifi mümkün olmayan bir huzur kaplayacak.”

“Ben cennete girebileceğim konusunda umutlu değilim. Zaten baştan kaybetmişim gibi geliyor bazen.”

“O zaman kaybettiğin yerden doğrulacaksın. Tertemiz bir sayfa götürmen mümkün değil belki. Ama neyi sileceğin ve neyi bırakacağın senin elinde değil mi?”

***

Adam bu olayda oldukça sarsılmıştı. Kesinlikle bir imtihandaydı. Eşiyle evleneli daha bir yıl olmuştu. Çiçeği burnunda bir çiftlerdi. Ve severek evlenmişlerdi. Karısı bunu duysa bile sinirden kendi kendini yer bitirirdi. Neyse kadına ağzının payını verip konuyu kapatmıştı. Her gün mesajlar atıyor, kendini tahrik edecek şeyler yazıp duruyordu. Bu konuda öyle çok maval okumamak için adam da mesajları hiç açmıyordu. En sonunda da mesaj atmasını engelledi. Kadın başka bir hesap açıp yine geldi. Adamın sabrı taşmak üzereydi. O da tüm hesaplarını dondurdu. Bu arada o kıza teşekkür etmek için numarasını aldı. Ne kadar da iyi bir kızdı. Hiç tanımadığı biri için bu kadar fedakârlık yapabilen birini hiç görmemişti. Mesajlarında öyle samimiydi ki gerçekten kalbe dokunuyordu. O kadını değiştirmek ve onu doğru yola çevirmek için elinden geleni yapmıştı. Gerçekten az bulunur bir insandı. Ne kadar çok uğraşmıştı böyle ya. Kendisi okurken sıkılmış, kız yazarken sıkılmamıştı. Sabır işiydi doğrusu. Ona güzel bir teşekkür mesajı yazdı. Böyle insanların kıymetini bilmek gerekiyordu.

***

Şeyma’nın kafası karmakarışık olmuştu. Kaç aydır ne yaptığını bilmiyordu. Bu adama numarasını vermemeli ve konuşmayı bir teşekkürde bırakmalıydı. Biraz muhabbet etmişler ve adam ona hayran olmuştu. Kendini borçlu gibi hissediyor, ona hiç bulunmaz nadide bir çiçek gibi davranıyor ve onu kendi kanatlarının altında bir ömür saklamak istediğini söylüyordu. Şimdi Allah var, adam gibi adamdı. Duyduğu kadarıyla bu ildeki gençlerden parmakla gösterilecek isimlerdendi. Herkesin güvendiği, referans olacağı biriydi. Ama her şeyi alt üst olmuştu. Mağdem adam gibi adamdı da neden ona meyletmişti. Daha yeni evliydi, gül gibi karısı vardı. Ve çok da mutlulardı. Ne olmuştu yani kendince daha iyisini görünce hemen eskisine eyvallah mı denilecekti? Şeyma bunalıyor, çatlayacak gibi oluyor, tereddütlere kalıyordu. Ve yavaş yavaş o da adama karşı bir şeyler hissetmeye başlamıştı. En son adam “İkinci eşim ol. Benim ikinize de bakacak gücüm var. Ve aranızda kesinlikle adil olacağım.” demişti. Kendisi daha üniversite okuyordu. Bu nasıl bir çıkmazdı böyle. İkinci eş? Neden? Savaş mı vardı? Veya Allah’ın adalet şartı koyup daha sonra da “Ne kadar uğraşsanız da adil olmaya güç yetiremezsiniz.” dediği yani aslında ikinci eşi tercih etmeyin demeye getirdiği bir mevzuda insan kendini Allah’tan daha mı iyi tanıdığını iddia ediyordu. Nasıl adil olunacaktı ki illa birileri kırılacaktı. Allah’ın yapamazsın dediğine “Yaparım, gücüm yeter.” demek küstahlıktı. Zaten nedense şu dindar erkeklerin kafasında bir şey olunca ortaya çıkıveren bir “ikinci eş mefhumu” vardı. En iyisi bile böyleydi işte! İnanmadı Şeyma adil olabileceğine. Ve kimseyi incitmek istemedi. Kalbi karıncalandı, ruhu daraldı, dua etti. Gitgellerde yoruldu, boğuldu, en son kararını verdi. Kesin surette görüşmeyecekti. İkinci eş falan da olmak istemiyordu. Ne kimseyi kırmak ne de kırılmak istiyordu. Herkes eşine özel olmak isterdi. Bir kere, evlense o diğer eşten onu kıskanacaktı. Onun haklarını alması bile gözüne batacaktı. Diğeri de kendisini kıskanacaktı. Bu çocuklarına da yansıyacaktı. Dünyada az mı kötülük vardı? Bir de kendisi kıskançlık, kin ve kötülükle kalbini doldursundu.

***

Esra eşine gelen mesajı gördü ki eşi telefonu kapattı. Şeyma’dan mesaj gelmişti. Ne olduğunu tam anlamamıştı. Bu mesaj onu oldukça rahatsız etti. Geceleyin eşinin telefonunu aldı. Ve en son mesajları tam okuyordu ki eşi de uyanıp ona bağırdı. Evlilik falan bir şeyler yazıyordu. Esra’nın kalbi çıkacak gibi oldu. Daha bir yıl önce kendini bir ömür bırakmayacağını söyleyen adam nerdeydi? Böyle kolay mıydı her şey? Böyle kolay mıydı insanı aldatmak? Eşiyle tartışmaya başladılar. Eşi onu aldatmadığını, Şeyma’yla aralarında bir şey olmadığını söylüyordu. Konu böyle kapandı. Ama tüm gece uymadı Esra. Sabaha kadar ağladı. Omzuna dokunan eşinin elini tutup attı. Samimiyetsizliğin bu kadarı dedi içinden. Yazıklar olsun.

Sabah ilk iş Şeyma’ya uzun bir mesaj atmak oldu. Eşi onu aldatmamıştı. Ama sadece Şeyma’dan gelen mesajlar kafasını karıştırmıştı. Nasıl da sinsi bir kızdı böyle. Üstelik onu kalacak yer bulamadığı bir gün evine almıştı, evine! Bu nasıl bir nankörlüktü, bu neydi ya? Bir günlük evine aldığın kişi kocasını ayartıp çıkmıştı. Şeyma’dan gelen mesajları sinirden okuyamıyordu. Saçma saçma şeyler yazmıştı. Yalanda tavan yapmıştı yani bu kadarı da yuh dedi içinden Esra. Bir kadın eşine kafayı takmışmış da Şeyma buna müsaade etmek istememiş de sonra eşine söylemek zorunda kalmışmış da eşi de bu sefer ona âşık olmuşmuş da ikinci evlilik teklif etmişmiş… mişmiş… miş. Sanki ona dizi anlatıyordu. Akşam eşi geldiğinde hepsini anlattı, eşine sordu. Bir sesi çıkmadı eşinin. Bir sustu. Bir başını yere eğdi. Esra’nın elinden telefon düştü. Gözünden yaşlar düştü. Ardını döndü. Bu kırgınlık nasıl geçecekti böyle?

***

“ Bir günebakan güne bakmadan yaşayabilir mi?”

“Yaşayamaz. Ölür o. Günebakanlar geceleri aya baktığında bile utanır, güneşini düşünür.”

“Neden bu yönünü çevirme savaşı? Neden bu güne baktığı için şaplaklanan günebakanların çilesi.”

“Güneşe bakmakta ne kadar istikrarlı olduklarının ispatı.”

Kevser Evsen Arşivi