Temmuz‘a ve Temmuz’dan neşet eden o direniş ahlakına selam ederim öncelikle. Şunu söyleyerek başlayayım; teorik olarak bir meseleyi/sanatı/akımı yorumlamanın oldukça sınırlayıcı bir tarafı var. Sanatçılar bunu iyi bilirler. Tespit edilenin sonsuzluğu söz konusu çünkü burda. Duvardan atlamak gibi bir şey değil bu. Tuğlayı ve harcı da hakkıyla tanıman gerekebilir. Şiir mevzubahis edilince, netlik ayarı yapılmış bir mercek geliyor benim gözümün önüne, belki de içerdiği -benim açımdan- yegâne anlam budur.
Şiirle ilgili büyük büyük cümleler kurmaktan hassaten çekinirim aslında. Poetika ve tahlilin üstünde kılıç sallayan dağdeviren bir şövalyenin silueti gelip dikilir sanki ‘büyük cümleleri’ kurduğum o söz otağının ortasına. Kanatlı bir Yeniçeri de olabilir o siluet. Her durumda sahadaki bir şey şiir. Çadırda, sokakta, dergâhta, zihinde, kalpte, mecliste ve pratik olarak ‘insanda’ hayat bulan bir şey. Yazılan ve okunan bir şey. Elbette bir üst dil ama gönül meselesinden beri değil asla. Öyle ki, kavganın ve aşkın sızdığı çatlakların toplamı bir ‘boşluk’ eder bazen, şiir de gelir buraya dayanır. Bir dize gelir ve her şeyi bir anda temize çeker. Evet, mümkündür.
Epik, lirik, deneysel (v.s) tipi ayrımların teknik bir karşılıkları olsa da, son tahlilde bunların bile yapay ayrımlar olduğu kanaatindeyim. Edebiyatın şubesi ya da bir alt türü olarak da görmüyorum şiiri. Soylu ve görkemli bir varoluş çabası belki. Merhametli bir barikat ya da. Şiire düştüğüm (evet şiire düşülür) yani bu kıymetli söyleyiş biçimini ilk keşfettiğim andan beri iyi bir okur olmaya baktım. Gençlik yıllarımdan itibaren şiire karşı hep mahcubum. Mahcubiyetim, ne yapsam da hakkını veremiyorum duygusuyla ilgili.
Erken yaşlarda okuduğum eshâb-ı kiramın meşhûr şâiri Hassan bin Sabit’in hayatındaki çarpıcı bir sahnenin mahcubiyetimi daha da arttırdığını söyleyebilirim. Benî Temim kabilesinden bir şairin, Efendimizin huzurunda okuduğu bir şiir sonrasında, Efendimizin Hassan bin Sabit’e dönerek; “Kalk! Yâ Hassan bunun şiirine karşılık ver!” buyurması hiç aklımdan çıkmaz mesela. Kalkıp, organize/profesyonel kötülerin bütün mevcudiyetlerine/sözlerine karşılık olarak söyleyeceğim, Efendimizin de hoşuna gidecek buzkıran şiirlerim olsun isterdim. Ama modernizm eleştirisi ile bireysel buhranlar arasında sıkışıp kaldı söz’ümüz. Biçim ve içerik ilişkisinden bile bahsetmiyorum aslında. Nasip meselesi biraz da bu işler.
John Berger’in şiir ve nesir arasındaki en temel gerilime işaret ederek söylediği; "Düzyazı şiirden daha çok güven verir, ama şiir kanayan yaraya seslenir" sözü, şiirin asıl mesele ettiği derdi bir kez daha imler. Şiir, yaranın sahibidir. Şairlerin cephaneliği kelimelerdir, dizeler fırlatırlar zulmün üzerine, ellerine ne geçerse onu fırlatırlar, hatta kalplerini de söküp atabilmenin bir yolunu ararlar. Bir acının elinden tutmak en fazla şiirle mümkün.
Ben kendimle aramda oluşan o mesafeyi kapatmak için -mesafenin daha da açılması pahasına- şiir yazıyorum. İlham geldiğinde genelde evde olmuyorum, o yüzden pek karşılaşamıyoruz. Hayır, ilhamla yazmıyorum. İlham ‘değeri/anlamı’ üzerinden konuşulan bir kavram değil, ki bu da başka bir uzun mevzu. Şiir ısrar ister ve dünyaya alışmama’yı öğütler; hem şaire, hem okura. Vesselam.
