Bauman, mutluluk üzerine konuşurken Goethe’den örnek vererek güzel bir tanımlama getiriyor. Meşhur tanımlama Bauman’ın dilinden şöyle;
“Büyük Alman şair Wolfgang Goethe’ye, mutlu bir hayat yaşadın mı diye sormuşlar. Cevabı: “Evet” olmuş. Çok çok mutlu bir hayat yaşadım... “Ama” diye eklemiş ardından, “Tek bir mutlu hafta hatırlamıyorum.”
Bu aslında bizler için bir uyarı. Çünkü bugün tanıtımla, reklamla, sürekli yeni, cazip modalarla, hep daha iyi ve kesintisiz bir dizi memnuniyetler bütünü olarak düşünmeye itiliyoruz. Goethe’nin öne sürdüğü şu ki; mutluluk, üzüntülerin, sorunların üstesinden gelmektir. Asıl kabus ardı arkası kesilmeyen güneşli günlerdir. Çünkü bunun alternatifi heyecandan yoksun olmaktır. Peşinden gidebileceğin, uğruna kavga edebileceğin bir amaçtan yoksun olmaktır. Goethe’nin söyledikleri; “hayatınızı, sınırsız haz veren maddelerle dolu kaptan seçilen hediyeler yığını olarak düşünmeyin. Hayatınızı, uzun bir mücadele olarak düşünün. Bir problemi çözersiniz, bir diğeri ile karşılaşırsınız ve yan etkiler çoğu zaman can sıkıcıdır. Ve evet beni kısa dönemde karamsar, uzun dönemde iyimser yapan işte budur.”
Hayatta bu çıkarımların izlerine çeşitli vesilelerle şahit oluyoruz. Vadi yayınlarından çıkan “Conpanero Rosita”, bizim anlayacağımız şekliyle yoldaş Rosita, bu vesilelerden biri. Neşe Ulutaş, uzun bir mücadele, bitmeyen sorunlar ve herbirinin üstesinden sabırla, inançla ve umutla gelmeye çalışan Rosa’nın gerçek hayat hikayesini kaleme almış. Peru’da başlayıp hakikate vuslata uzanan, ilgi çekici olayları barındıran ibretlik bir roman. Başından sonuna hiçbir şeyin tesadüf olmadığına, taşların özenle dizildiğine şahit oluyoruz. Bu yönüyle roman, okura çeşitli ruh halleri ve duygu yoğunlukları yaşatıyor.
Kitabın ana unsurları, merhamet ve iyilik. Bu zemin üzerinde yol alan bir hayatın aslında er ya da geç hidayete ulşmasının mümkün olduğu mesajı veriliyor. Rosa’nın Katolik ailesi sürekli dua etmeyi, sadece kendisi için değil diğer insanlar için de Tanrı’dan istemesi gerektiğini yüreğine işlemiş. “Annesi ve babası, Tanrı’nın adil olduğunu anlatırlardı her zaman. Adaleti gözetmeyen insanlardır, Tanrı değil diye defalarca kendi aralarında konuştuklarını duymuştu.” Bu tohumlar ileride filizlenecek ve merhametin, güzel ahlakın kaynağı olan İslam’la hakiki yerine oturacaktır.
İçindeki iyiliği hiç öldürmemiş Rosa, bir gün daktilo kursundan arkadaşının onu yoksul bir mahalleye götürmesiyle insanların gerçekten ona muhtaç olduğu kanısına varır. Böylece mücadele azmi, içinde, yavaş yavaş oluşur. Üniversite yıllarında, 1980’lerin başı ile 1997 yılları arasında Peru’da etkin olan Marksist devrimci grup ve Peru’daki iç çatışmaların başlıca aktörlerinden biri olan Tupac Amaru’nun saflarına katılır. Çeşitli eylemler sonucu hapse girer; iki yıl hücre hayatı olmak üzere toplam on yıl işkencelerle dolu bir hapis hayatı sürer. Tıpkı devrimci yoldaşları gibi burada da arkadaşlıklar edinir. Bu uzun süre onun tefekkürünün devamına, inancının katmerleşmesine ve nefsi bir arınma yaşamasına olanak sağlar. Tüm hayatını sorgulamak için bu süreci bir fırsat olarak görür.
Dönüp hayatına baktığında dağlarda eğitimler aldığı komünist bir grupla hareket etse de İncil okumaktan hiç vazgeçmemiş, Tanrı ile bağını hiç koparmamış olduğunu görür. Hatta bir komün liderin ona bu konudaki tepkisine rağmen kendinden emin tavrı bu tepkiyi görmezden gelmesini sağlamıştır. İnsani ilişkilerinde de naif bir çizgi yakalamayı başarmış ve kalp kırmaktan kaçınmış, güzel söz söylemeyi ahlak edinmiştir. Kendini bir ego savaşında gören Rosa, önce egosunu köreltmek gerektiğinin bilincine varmıştır.
Şifacıların, bilge kadınların olduğu Peru’da, kendisine nasihat verecek insanların olması, özellikle kendi koğuşunda böylelerine rastlamak da ufkunu açmış, yüreğini teskin etmiştir. Kitapta bu türden hayata dair tecrübeden süzülmüş dersler ve okuyucu açışından nasihat niteliği taşıyan mesajlar bumak mümkün. Rosa’nın inişli çıkışlı ruh hali vesilesiyle insanın kendi iç yolculuğu sürekli gündeme getiriliyor. “Hayatımın, beni bekleyen, kaçınılmaz olan ölümün yok etmeyeceği bir anlamı var mı?, “Peki ya bendeki Tanrı algısı, yani arayışında olduğum O’na ilişkin bende var olan algı?” gibi kilit sorularla nasıl bir varlık sancısı çektiği ortaya konuluyor.
Bu tür soruları sormasında okumayı hayat serüveni haline getirmesinin de payı olduğu yadsınamaz. Aktif bir zihin yapısını ve analitik düşünme yeteneğini satır aralarında sezmek mümkün. Bununla birlikte aklını, nerede olursa olsun insanların acılarına kayıtsız kalamayan kalbiyle buluşturması da yolculuğunun istikametinin belirlenmesinde önemli bir etkendir. Çünkü düşünmeyi ve hissetmeyi askıya alan insan, uçurumun kenarında olmaya mahkûmdur. En belirgin özelliğinden kendini azade kılması, bu tehlikeli sonucun habercisi olacaktır.
Tüm taşlar sağlam bir zemin üzerinde ve yerli yerine dizildiğinde, Rosa bir çağrıya kulak vermiş, yıllar önce Müslüman bir kızın Budist birine ‘kalbindeki karanlıkları temizle evrenin tek yaratıcısı olan Allah’tır’ anlamındaki söylemini zihninde büyütmüştür. Yaşadığı ülkede Lima Cami’sine giderek hüsnü kabul görmüş ve Müslüman olmuştur. “Biraz sonra şehadet getirirken, sanki geçmişin bütün ağır yükü, bütün kir ve pası, üzerine akan serin sularla akıp gidiyormuş gibi hissetti. Söylediği ‘La ilahe İllallah’ın ne manaya geldiğini açıkladıklarında yıllar boyunca kafasında dönüp duran irili ufaklı bütün şüphe ve karmaşanın son bulduğunu artık biliyordu.” Hayatının her anında Allah’ın yanında olduğunun, onu terk etmediğinin bilincine varmıştı. Tüm karanlıklardan aydınlığa ulaşmış, İslamla şereflenmişti.
Çeşitli tehlikeler sebebiyle Peru’yu terk etmek durumunda kalan Rosa’nın İslam’ı yaşayabilmesi için kendisine adres olarak gösterilen Türkiye, onun için son durak olacaktı. Ve hikayesini de arkadaşının yazmasını istyecekti. İşte bu kitap Allah’ın arzının geniş olması lütfuyla böylece ortaya konulmuştur.
Din Müslümanlar için Allah’a verdikleri sözleri yerine getirmeye dayalı bir yaşam tarzıdır. Dolayısıyla yürüyüşümüzden, sesimizin tonuna, hapşırmamıza, insani ilişkilerimize, harcamalarımıza kadar her alanda bize müdahale eder, yol-metod gösterir. Dünyadaki her hareketimizin ahiretteki karşılığının bilincinde olmamızı aşılar. Bu anlamda dünya ahiretin tarlasıdır, sorun yaşam alanımız olan olguyu kutsaldan koparma sorunudur. Oysa En’am suresi 162. ayette, “De ki; Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, yaşamım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.” buyuruluyor. Bu da hayatın her anına, ahiret bilincinin hakim olması anlamına geliyor.
Modern dünya birey olarak kalmanın, insanın her şeyin üstesinden kendi başına gelebileceğinin, ihtiyaçlarının tümünü isterse karşılayabileceğinin, yine insanın ne kadar büyük olduğunun mesajını verirken aynı zamanda da onun Allah ile arasını açmanın derdine düşer. İnsanların böylece merhamet etmeyen, rahmetten ümidini kesmiş, dert edinmeyen, hüznü hissetmeyen ya da diğerinin gamını çekmeyen bencil insanlar olması amaçlanır.
Rosa yüreğinde merhameti ve iyiliği hep diri tutmuş ve Tanrı ile arasındaki diyaloğu korumaya gayret göstermiştir. Hayat boyu kendisine sağlam bir sığınak bulmuştur. Her türlü zorluğun karşısında direnme azmini de bu güçten almıştır. Sığınışları arttıkça imanına daha çok sarılmış ve tüm sorgulamalarına git gellerine, kötülük probleminin zihnini kemirmesine rağmen yaratıcıya olan inancını hiç terketmemiştir. Çünkü açık ayet gereği “Kalpler yalnızca Allah’ı anmakla mutmain olur” (Ra’d, 28)
Kitapta sezgiye, bilgi kaynağı olarak çok büyük önem atfediliyor. Hatta gayba giren alanlarda da sezginin bir gerçeklik olarak benimsenmesi söz konusu. Sezgi, rüya, ilham vb. şeylere bu derece yer verilmesinin, özel bir yeti mahiyetinde gösterilmesinin gerçeklikle pek örtüşmediği, temasa pek açık noktalar olmadığı kanaatindeyiz.
Genel itibariyle sade bir dile sahip olan Companero Rosita, hem olayların bağlantısının başarılı bir şekilde aktarıldığı, hem de hayata dokunan içeriğe sahip kolay okunan bir roman.
Yazar bir röportajında “Aslında bilinmesi gereken şu ki; Rosa her zaman iyi insan olmayı seçmişti, bu hiçbir zaman değişmedi. Onun için değişen şu ki iyiliğin geldiği gerçek membaı keşfetti. Ve bu gerçek membaın; yani Allah’ın emrettiği her ne varsa hayatını ona tabi olarak sürdürmek istiyor.” şeklinde özetliyor Rosa’nın mücadelesini.
Bugün eksikliği hissedilen bir alana hitap etmesi açısında değerli bir çalışma. Yaşadığı dönemdeki bu eksikliği Muhammed İkbal; “Bugün, insanlık, evrenin manevi yorumuna her şeyden daha çok muhtaçtır.” sözleriyle bir güzel tarif eder.
