“…Bil ki dünyadaki bütün karanlıklar, çok küçük bir mum ışığını ve nurunu dahi söndürmeye kadir değildir.” –Esif Bergusi
Uyandı, fakat bunların hiçbiri rüya değildi. Bambaşka bir yerde gözlerini açışı, uykudan uyanmanın sersemliğiyle gözlerini ovuşturuşu, otobüsün durmasıyla yerinde hafifçe yalpalanışı bir rüya değildi. Vatan toprağının tozu hala ayakkabısında tazeydi, bir rüya hiç değildi.
Eşyalarının arasına sarıp sarmaladığı gurbeti sırtına yüklenip ayrıldı otobüsten. Nereye gideceğini biliyordu. Uzun uzun anlatmışlardı, isim isim belletmişlerdi nerede ne yapacağını. Fakat nasıl gideceğini bilmiyordu. Dolmuş durağını gözüne kestirdi. Durağa kadar yüklendikleriyle birlikte hayli zor ilerledi. Burada bir yerliye sorabilirdi filanca yere nasıl gideceğini. Güneş gözlüğünü taktı ki etrafta güvenilir bir insan ararken herkesi süzüyormuş gibi görünmek istemedi.
Görünmedi. Gördü. Bir genç kız. Yüzünü daha iyi görebilmek için yaklaştı. Yaklaştı. İçinden üç yaşındaki bir çocuk “Anne!” diye bağırdı, yine içine. Delikanlının dili bağlandı sanki. Pür dikkat genç kızın yüzüne bakıyordu. Gözlerine, elmacık kemiklerine, keskin yüz hatlarına, çenesine mühür gibi vurulmuş gamzesine… İçindeki çocuk avaz avaz “anne!” diyordu. Genç kız annesine bu kadar benziyor muydu, yoksa sadece bir anımsatma mıydı? Üç yaşındayken son kez gördüğü annesinin yüzünü bu kadar net biliyor muydu, yoksa sadece bir anımsama mıydı? “Annemi yazgısının ortasından vurdular.” dedi birden kıza, anlamadığı bir dille ve duyamayacağı sessizlikte. “Efendim, bana mı seslendiniz?” deyince kız “İngilizce biliyor musunuz?” diye soruverdi. Kız biraz bildiğini söyledi. “Filanca yere nasıl gidebilirim?”
Kızın çat pat konuştuğu İngilizce ile anlamasa da nasıl gideceğini, ses tonunu ölçüp biçiyordu zihninde. O’nun da sesi böyle miydi? Biraz daha konuşsun diye sorular soruyordu kıza, anlamadığını söylüyordu sık sık. Konuşma “Nerelisin?” sorusuna kadar ilerledi bir lahzada. Genç kız oranın yerlisi olduğunu söyleyince, genç adam göçmenliğinden çekindi. Gözlüğünü çıkarmak istedi zaman kazanmak için. Gözleri arada siyah bir çift cam olmadan kızın bal renkli gözlerine değince üç yaşındaki çocuğun sesi yine yankılandı içinde: “Anne!” Genç adam gözlerini genç kızdan ayırmadan söyledi asli vatanını: “Gazze!”
***
Anneme benzettiğim o genç kızı bir daha görür müyüm bilmiyorum. Görsem de ne olacak ki? Elinden tutup Filistin’e mi götüreceğim? Gelir mi bilmem ama ona anlatmak istiyorum neden burada olduğumu. Çünkü kızdı bana, “Neden ülkeni onlara bırakıp buraya geldin?” diye sordu. Anlatmak isterdim uzun uzun. Bir kez oturup konuşsak belki de kaç sabah geçerdi kelimelerimizin arasından, cümlelerimizin kıyısından. Fakat böyle bir şeye ne zaman ne de mekân müsaade etti. Sustum. Değişen hiçbir şey olmayacağından değildi. Değişen çok şey olacaktı susmasaydım. Onun gözünde kaçan değil de geri dönmek için gelen olarak gözükebilirdim. Sustum. Onun dolmuşu geldi ve gitti. İçimdeki son kuşun da uçtuğunu hissettim.
Ona kuşlardan neden nefret ettiğimi de anlatmak isterdim. Hayır, onların özgürlüğünü kıskandığım için değildi nefretim. Esasen onların da özgür olmadığını çok küçük yaşımda öğrenmiştim.
Babaannem babamın kuş olup cennete uçtuğunu söylemişti bize. Biz daha annemizin rahmindeyken uçmuş hem de. Annem bir evladının yetim kalacağına üzülürken ebe: “Üç evladın var.” demiş. “Hem üçü de erkek.” Sonra sevinmiş annem, “Demek vatana üç şehit daha vereceğim!” demiş.
Babamın kuş olduğunu sandığımızdan ilk zamanlar sevdik kuşları. Hem de çok sevdik. Birbirimize kuş sesleri çıkardık, evimizin bahçesinde cıvıldaştık. Yıkıntıların arasında oyunlar oynadık, iki kolumuzu kanat ettik de uçtuğumuzu sandık diyardan diyara, babamızın diyarına.
Bomba sesleri kulaklarımıza ilk vardığında nasıl da korkmuştuk. Babanemizin eteğine sarılmıştık üçümüz birden. Sonra alıştık bu seslere, alışmasak yaşayamazdık.
Etrafımızdaki binaların çoğu yerle yeksan olmuş bile biz doğmadan evvel. Yaşayan komşularımız bizim evimize ‘uğurlu ev’ demişler. Ne bir bomba isabet etmiş ne bir kurşun… Evleri yıkılan komşularımıza yalvarmış annem “Gitmeyin!” diye, “Şimdi siz giderseniz boş kalır buralar, işgalciler gelir yerleşir, onların da istediği bu!” Onlarsa “Sen anlamazsın bacım, evine bir çizik dahi atılmış değil. Sen kalırsın tabi, biz ne yapalım kapısız, damsız.” deyip durmuşlar. Kalıp diretenler de olmuş, komşu ülkelere iltica edenler de. Annem etrafındakileri örgütleyerek topraklarına tutunmaya çalışıyormuş. –muş diyorum çünkü annemin nasıl yiğitlikler yaparak cihat ettiğini hep başkalarından dinledim. Onun mücahideliğine şahit olamayacak kadar küçüktük evimizi bastıklarında, her yeri döke saça aradıklarında. Biz yine korkudan babaannemizin eteğine sarılmıştık. Annemin sesini en net hatırladığım an o andı, İsrail askerine bağırıyordu: “Bölemeyeceksiniz, Filistin Özgürdür!” diyordu. Annemi yazgısının ortasından vurdu. İt. Korkusunu böyle bastırdı. Kurşundan başka dayanağı yoktu, vatanı yoktu, annemi vurdu ve bir vatan edindiğini sandı. Sonra postalını yere çaka çaka çıktı evimizden, diğerleriyle beraber. Her adımın sesi kurşun gibi çınladı kulaklarımızda.
Anneniz kuş olup cennete uçtu dediğinde babaannemiz bir kere daha sevdik kuşları.Onlar hem annemizdi hem babamızdı artık. Daha bir cıvıldaştık. Bomba seslerine kuşlar gibi öterek karşılık verdik. Üç kuş.
Biz büyüyorduk. İsrail bizi her yandan çaresiz bırakmaya devam ediyordu. Elektriğimizi de kesmişlerdi artık. Sadece gündüz üç saat belki de daha az geliyordu elektrik, sonrası karanlık. Yıkıntılar arasına kurulan hastanelerden daha çok ölüm haberi geliyordu. Biz okula başlamıştık, ne olursa olsun bizi eğitmeye yeminli bir öğretmenimiz, iki yıkık bina arasına kurulu bir okulumuz vardı. Ödevlerimiz akşama kalınca bir mumun etrafına dizilip üç çift göz, üç deftere çizikler atıyorduk.
Nurumuz mum ışığıydı. Babaannem yemek yemek için bizi yine bir mum etrafına toplayıp dua etmeye başlardı önce: “Allah’ım bize fetih ver, bize katından nur ver, zalimlere karşı dayanma gücü ver, Allah’ım bize nefes ver…” o kadar içten âmin diyordu ki nefesi yanan mumun alevini titretiyordu. Biz de minik avuçlarımızı yüzümüze sürüyorduk. Sonra babaannem bizi neşelendirmek için hikayeler anlatıyordu. Mum ışığının duvara vuran aydınlığında ellerimizi şekilli hallere sokarak kuş yapmayı da öğretmişti. Bir kardeşim anne kuş, diğeri de baba kuş olmuşlarken ben ellerimle seviyor gibi yapardım duvardaki gölgeleri. Ne çok sevmiştim kuşları.
Ne çok nefret etmiştim kuşlardan o gün. Hani kardeşlerimle oynuyorduk ya komşumuzun metruk evinin bahçesinde. Zeytin ağacının altına oturup sapanla atılabilecek taşları seçiyorduk. 9-10 yaşlarındaydık, artık oyun dediğimiz şey sapanla İsrail itlerine taş atmaktı. Cebini taşla dolduran, az ileride dikilmiş askerleri sapanla vurup dönüyordu. Ben dikkatlice seçiyordum taşları, düşmanı güzel vurmalıydım. Bu dikkatim yüzünden yetişememiştim iki kardeşime, onlar taşları seçip gitmişlerdi bile. Aradan çok zaman geçmeden ardılarınca koştum da iki el silah sesi duydum. Dizlerimin bağı çözüldü, az ileride dediğim mesafe ben koşmaya çalıştıkça arttı. Fakat yetişememiştim, ikisinin bedeni de cansızdı.
Kardeşlerin kuş olup cennete uçtu dediğinde babaannem, “Sus!” dedim. Artık kuşlardan nefret ediyordum. Sevdiğim herkes kuş olup uçtuysa, bu kuşlar iyi değildi. Bir daha mum ışığında ellerimi birleştirip de kuş gibi yapmadım bu yüzden. Mum ışığından da nefret ettim. Babanem de nefret etti, komik hikayeler anlatmadı hiç. Üçüz torunundan tek bir tanesi kalınca, üçünün de ismiyle seslendi bana: Abdulkerim, Abdulmecid, Abdulhamid. Hangisini söylediyse dönüp baktım, efendim dedim, buyur dedim. Üç tek olmuştu, tek üç.
Bir babaannem kalmıştı benimle. Tek başıma büyüyordum. Ne kardeşlerim gibi şehit olmayı becerebilmiştim ne de mülteci olmayı. Kaçak sokulmak için başka beldelere, konteynırlara tıkılmadım, nefessiz kalıp öleyazmadım, deniz yolunu tutup da bedenim kıyıya vurmadı. Çarede bile ölüm vardı. Babaannem “Gitme!” dedi. “Tutunalım topraklarımızda!”
O genç kıza neden topraklarımıza tutunamadığımı anlatmak isterdim. Anlar mıydı bilmem. Fakat babanem de öldükten sonra (asla bir kuş olmadı!) ne yapacağımı bilemedim. Tektim, hiç oldum. Kalsaydım… Kalamadım. Kuşlardan nefret ettim. Mum ışığından nefret ettim. Geri dönmek üzere toprağımı öptüm de Gazze’deki çocuklar, yaşarlarsa eğer, karanlıktan korkmasınlar diye ülkeme nur götürmeye geldim.

