Çelimsizin Yükü
TEMMUZ Sayı: 13 - Ağustos 2017

1.

Güneş tam tepede. Güneş, burada sanki hep tepede. Sabah altısından itibaren mesai bitimine kadar, kavurucu sıcağın altında, tozun toprağın içinde, günü bitiriyoruz. Sevilecek hiçbir yanı bu rutinin. Yüzlerce işçi, şefler, arada uzaktan belirip kaybolan patronlar, yemek kuyruğu, puantaj imza kuyruğu, servis bekleme kuyruğu, banyo ve tuvalet kuyruğu, çay kuyruğu… Burada, güneşten sonra insanı en çok yoran, bitmek bilmeyen kuyruk meselesi.

Çay saati gelince mola yerine geçip oturuyoruz. Akşamdan sardığı tütününden bir tane de bana uzatıyor. Alnında biriken ter, yüzünde güneş yanığı, ellerindeki nasır, kirli tulumun içinde kaybolan zayıf bedeni… Yüzü güleç, sararmış dişlerini sakınmadan gülüyor, konuşuyor, neşeli. Anlatırken kolları da neşesine eşlik ediyor, en küçük şeyleri bile büyük büyük anlatabiliyor. Yılladır süren yorgunluğun bitmesine az bir vakit kalmış. Gün sayıyor. Emekliliğin getireceği o tatlı ve rahat günleri dört gözle bekliyor. Konuştukça açılıyor, konuştukça çoğalıyor.

İçim acıyor yüzüne bakınca.

Güneşin alnında akşama kadar çalışıp, yorgun gövdesini yatağa zor atan adamlarla dolu burası. Her yaştan, her şehirden. Askerden yeni gelmişi, geçen ay evlenmişi, taze baba olmuşu, yeni ev almışı…

Ama içim en çok emekliliği bekleyenlere acıyor.

“Emekli olayım, akşama kadar yatacam yeğenim.”

Akşama kadar yatamayacağını o da biliyor. Otuz yıldan fazladır sabahın köründe uyanmış, en ağır işlerde çalışmış, gurbetin dibini sıyırmış; gençliğin umutlu yılları yaprak yaprak dökülürken, yapmayı düşündüğü çoğu şeyin, onca hayalin, zamanla eridiğini izlemiş. Nihayetinde birçokları için, elde var sıfır bir hayatın yorgunluğu, üç yüz yıl uyusan geçer mi?

Emekli olacak. Eve dönecek, hanımının yanına. Birlikte çocuklar gözlenecek. Torunlar sevilecek.

Alışkanlık, erken uyuyup erken uyanacak. Cami, kahve, ev…

Yılların ve patronların yıprattığı ruhu, yenilensin diye değil daha fazla yıpranmasın diye, emekli olacak.

2.

Bütün bunlar ne için?

Aydınlık yarınlar için. Çocuklarımızın geleceği için. Mutlu olmak için. Bakınca gözle görülebilen bir hayat yaşamış olmak için. Her sabah içine düştüğümüz bu canhıraş koşunun, bizi şimdiye kadar emellerimizden birkaçına ulaştırmış olması gerekmiyor muydu? İyi insanlar olduğumuzu ve ortada ters giden bir şeylerin olmadığını düşünüyorsak, çağın sömürü düzeni üzerine yazılıp çizilen hemen her şey, dipsiz bir kuyuya söylenen sözlere benziyor. Yok eğer yolunda olmayan, ölçüsü kaçmış bir yürüyüşün içinde olduğumuza dair, en ufak bir şüphe kırıntısı bile varsa aklımızda, onu kurcalamalı ve işin doğrusunu, yolun emin olanını bulmalıyız.

Bu, hemen her insan teki için sahip çıkılması gereken bir ödev olarak önümüzde duruyor.

Önü alınmaz bir çürümeye maruz kalıyoruz. Kalbimizi kirleten, yeryüzündeki varlık amacımızı unutturan, bizi giderek kendimizden uzaklaştıran uğraşlar karşısında, gönüllü katılımcılar gibiyiz. Her şeyden önce, sahip olduğumuz ve amellerimize bir anlam, bir tat kazandıran samimiyeti yitirdik. Yapıp etmelerimiz suni, gösterişli; bulunduğumuz/bulunmak istediğimiz yerler çürümeyi hızlandıran mekanlar artık. Bambaşka dünyalara ait imkanları elde edip, kalabalık dünyamızda onaylattıktan sonra, tepe tepe kullanıyoruz. Yanlış imladan, hatalı telaffuzdan doğru anlam bekliyoruz. Modern hayatın curcunasında, bize dayatılan kimliklerle, sözlerle, seslerle yaşamaya mecbur bırakılıyoruz. İzliyoruz, özeniyoruz, kopyalıyoruz, iştahımız kabarıyor, pastadan pay istiyoruz. Küçük- büyük iktidar alanlarında, dün karşısında olduğumuzun bugün yerini dolduruyoruz.

Kimiz biz?

Elmayı ısırdıktan sonra, korku ve utançla, dizlerimizin üstüne düşmeli değil miydik?

Kimiz biz?

Balığın karnında, kendimize ettiğimizin acısıyla, kırk yerimizden kanamalı değil miydik?

Kimiz biz?

Hangi sapakta yolumuzu kaybettik? Nerede savrulduğumuzu hatırlıyor muyuz? Ne zaman küçük, sıradan ama güzel hikayemizden vazgeçip zehirli sofralara kurulduk?

Hangi soruları soruyoruz şimdi? Elimizde hangi cevaplarla yürüyoruz?

Yediden yetmişe, önüne katıp bizi kendimizden, kalbimizden, evimizden çok uzağa süren bu çağa karşı, yapabileceğimiz bir şeyler, örebileceğimiz surlar olmalı. Samimiyetin, aşkın, muhabbetin yapay ilişkilerden, gölge kimliklerden korunabileceği sınırlar. Biriktirmeden, övünmeden, batıla öykünmeden, sarp yokuşa süre süre kalbimizi, asrın içinden alnımız ak bir halde çıkabileceğimiz meydanlarımız.

Ki hayat, şuncağız ömre bin bereket sığdırmak için verilmiş heybeydi...

Sadullah Taşçı Arşivi
13 Sayı: 13 - Ağustos 2017 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler