Neyin Hikâyesini Anlatıyorsun?
TEMMUZ Sayı: 13 - Ağustos 2017

Çok isabetli bir soru oldu. Eğer neyin öyküsünü yazıyorsun denseydi, anlatmak istediğim hikâyenin derdim. Çünkü ben, romancının da öykücünün de ve hatta şairin dahi temelde hikâye anlatıcısı olduğuna inanlardanım. Anlatacak bir hikâyem varsa bunu ballandıra ballandıra bir meddah yahut ortaçağ ozanı gibi anlatmak isterim. Keşke öykü yazarken de insanların gözlerine bakabilseydim. Öylesi daha kolay olurdu. Fakat öykü dediğimiz modern tür buna muadil farklı teknikler ve yeni imkânlar sunuyor. Ama hepsi temelde tek bir amaca hizmet ediyor okuru, dinleyiciyi yakalamak ve hikâyenin içine çekmek. Kendimizi kandırmaya lüzum yok; eğer hikâyen iyi değilse istediğin kadar çabalayabilir, kalemin yettiğince farklı teknikler kullanabilirsin. İşe yaramaz. Hikâyen iyiyse zaten farkı hissedersin… Senin keyifle yahut derin bir hissiyatla anlattığın hikâye ister istemez okuruna yansıyacak, nihayetinde karşılık bulacaktır. Anlattığın hikâyeden ilk başta senin keyif alman gerekir. Ya da başka bir deyişle; hikâyeni sev ve sevdiğin hikâyeyi anlat.

O hâlde bir kez daha çıkış noktasındayım: “Neyin hikâyesini anlatıyorsun?” Sevdiğim şeyin, beni heyecanlandıran şeyin hikâyesini anlatıyorum. Peki, sevdiğin şey nedir? Ben çocukluğumdan beri epik bağımlısıyım. En rahat, soluksuz okuduğum kitaplar epik kitaplardır. Fantazya edebiyatını da Dede Korkut’u da böyle sevdim. Sonra bir hülyadır, kapıldım gittim. Post-modern, dediler, pastiş-parodi, dediler. Göndermeli metinlerin, sadece göndermeyi anlayan entelektüellerce poh pohlandığı yıllar; zor zamanlardı. Dediğim gibi, bir hülyadır, kapıldım gittim. Sonra fark ettim ki hikâyem yok. Sağa sola bakındım, yok; önce sağa sonra sola ve tekrar sağa… Hikâyem yok! Gitmiş, beni terk etmiş.

O zaman yazdıklarımı çekip köşeye, babama yahut bir yazar ağabeyime anlatamazdım. Yapıştırırlardı tokadı. Sen göndermeyi anlamadın abi, diyemezdim. Çünkü anlattıklarımın bir hikâyesi yoktu. Fazlaca artistik çalımlardan ibaret harf yığınları… Geçen zamanla beraber, elimdeki malzemeyi hunharca yediğimi, tabiri caizse har vurup harman savurduğumu ve bana ait neredeyse her şeyi tükettiğimi fark ettim. Düştüğüm çukurdan bir epik kahraman gibi yükselmeliydim. Aksi takdirde artık kâğıda tek bir kelime dahi düşemezdim. Bu sancılı dönemde Cemal Şakar’ın Edebiyat Ne Söyler kitabı izleğimi ışıtan ve kahramana -bana- çıkış yolunu gösteren yegâne şey oldu. Geriye dönüp bakmadım bile, koşar adımlarla hikâyemi aradım, durdum.

Öykü, benim için hâlâ ideal anlatım formuydu. Öyküyü biliyor, var oluşunu anlıyordum. Anlamaktan da öte idrak ediyorum. Okuru yakaladığımı düşünüyorum, hâlâ benimle olan -varsa- okuru. Üstelik geçen zamanda öğrendiğim teknikleri de kullanmaya devam ediyorum. Sadece artık yüzüm epiğe, mitlere, destanlara dönük. Onların gözünün içine bakıyorum, onları seviyorum. Sevdiğim hikâyeyi anlatmak istiyorum. Bir meddah yahut bir ortaçağ ozanı gibi; gerçek bir hikâye anlatıcısı gibi… Dedim ya çok isabetli bir soru oldu. Çünkü bu da benim hikâyem; az epik, helalinden ibretlik… Şimdi kılıcımı kınından çıkarmadan, sen yoluna ben yoluma.

Arda Arel Arşivi
13 Sayı: 13 - Ağustos 2017 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler