Röportaj: Mustafa Yılmaz
Meydanlarda bu kez Temmuz Türküsü dinleyeceğiz galiba. Filistin, Suriye, Mısır gibi İslam coğrafyasının değişik yerlerine yazıp okuduğunuz ezgilerden ve marşlardan sonra şimdi Türkiye için Temmuz Türküsü geldi. Temmuz Türküsü bu bileşimde nereye düşüyor?
Bahsettiğiniz yerlerde ve genel olarak tüm ümmet coğrafyasında yazılan destanları müziğimize misafir etmeyi sorumluluk olarak görüyoruz. Bu kez yaşadığımız topraklarda yazılan bir destanı anlatmaya çalıştık. Bizzat şahidi olduğumuz ve asla kayıtsız kalamayacağımız bir destan. Özel bir albüm oldu Temmuz Türküsü. Bir darbeyi, büyük bedeller ödemeyi göze alarak yenilgiye uğratan bir halkın destanını anlatıyor.
Bu ikinci solo albüm oluyor bildiğim kadarıyla. Sürekli geziyorsunuz. Son bir yıldır da yoğunluklu bir hava var. 15 Temmuz darbe girişimi konuşuluyor tabii olarak. Meydanları nasıl görüyorsunuz? Darbeye karşı, darbelere karşı ve darbelere hayır diyen müziğinize karşı ilgi nasıl?
Topyekûn halk olarak meydanlarla barıştığımızı düşünüyorum. 15 Temmuz’un önemli kazanımlarından birisi de bu. 28 Şubat baskılarına karşı da meydanlardaydık ancak böyle bir kitleselliği yakalayamamıştık. Birçoğumuzun anne-babası meydanlardan uzak durmamız konusunda nasihat ederdi. 15 Temmuz gecesi ve sonrasında devam eden gece nöbetlerinde annelerimiz-babalarımız dâhil kadın-erkek, genç-yaşlı herkes meydanlardaydı. Dillerde sürekli dualar, tekbirler… “Yarın uyanamayıp işe gecikeceğim!”, “İşlerim yarım yamalak kaldı!” gibi kaygılardan uzak, niçin meydanlarda olduğunun bilincinde olan topluluklarla muhatap olduk. Bizim müziğimiz zaten meydanlarda doğdu; meydanların sesi olmaya çalıştı. Bu nedenle bu süreçte bazı şarkılarımızın, marşlarımızın ilgiyle dinlendiğini düşünüyorum. Gittiğimiz ya da gidemediğimiz birçok yerde eserlerimizin çalındığına, kitleler tarafından marşlarımıza eşlik edildiğine şahit olduk.
Bu albümde farklı müzik türleri bir araya gelmiş. Müzik ve enstrüman çeşitliliğini bu albümü önceki solo ve grup albümlerinden ayıran bir özellik gibi gördüm. Böyle bir arayış farklı bir müzik türüne doğru açılım mıdır; sizi bu yöne sevk eden şey nedir?
“Bahar” adlı önceki solo albümümde de Grup Yürüyüş olarak çıkardığımız albümlerde de geniş bir orkestrayla çalıştık aslında. “Temmuz Türküsü” albümünde orkestra zenginliğini biraz daha ileri taşıdık. Çünkü albümde farklı tarzlarda besteler çalıştık. Örneğin country, funk, türkü, marş, reggae, senfoni, rock gibi türlerde altyapılar hazırladık eserlere. Haliyle bu türleri en iyi ifade eden enstrümanları kullanmak elzem oldu. 15 Temmuz’u farklı müzik türleriyle anlatmak mümkün olabilir miydi şeklinde bir sorudan hareketle gelişti her şey. Neden olmasın deyip albümün aranjörlüğüne imzasını atan İsmail Ergenler kardeşimle düzenlemeleri bu şekilde yaptık.
Dostum, bu albümde benim en çok hoşuma giden eser, Köroğlu’nun “Mert Dayanır Namert Kaçar” eseri oldu. Bende çocukluk hatırası olan eserlerden. Bu eseri nasıl fark ettiniz, nasıl keşfettiniz; bir hikâyesi var mı?
Kahramanlık türkülerine dair bir ilgim vardı zaten. Fakat bu eseri seslendirme fikri sonradan ortaya çıktı. Sizin evde plaktan Hasan Mutlucan dinlerken bu türkünün sözlerinin 15 Temmuz için çok uygun olduğunu fark ettim. “Mert dayanır namert kaçar… Meydan gümbür gümbürlenir… Hak saklasın belasından…” Böylece albümde bir anonim türkü seslendirmenin iyi olacağını düşündüm. Aslında çok iyi yorumları var bu eserin. Sanırım biraz fazla cesur davrandım.
28 Şubat sürecinde başörtüsü zulmüne karşı direniş günlerinden bugünlere uzanan bir müzik serüveniniz var; sizin ve grubunuz Yürüyüş’ün. Temmuz Türküsü’nün bu süreçte özel bir yeri var mı?
Sanatın an’a tanıklık da etmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bizim hikâyemizi, tecrübelerimizi, hüzünlerimizi, mutluluklarımızı, kayıplarımızı, zaferlerimizi de anlatmalı. Düşünün bir mesele hakkında gece gündüz uğraş veriyorsunuz; günlerce, aylarca hatta yıllarca gündeminizde olan meseleleriniz oluyor. Bunlarla ilgili yaşanmışlıklarınız… Üzülüyorsunuz, seviniyorsunuz. Fakat bunlara dair sanatsal bir üretiminiz olmamış. Bu, gerçekten tuhaf olmaz mı? Bizim hikâyemizi, duygularımızı, mücadelemizi anlatmayan, yansıtmayan, bunlara işaret etmeyen bir sanat bizi ifade edebilir mi? 15 Temmuz gecesinin gerçekten de istisna bir yeri var. Yıllardır mücadelesini verdiğimiz kazanımlarımızı, birçok şeyimizi kaybedebilirdik. Ama eşine az rastlanır bir şey oldu. İnsanlar tankların altına yattı, helikopterlerden kurşunlar yağmasına, uçaklardan bombalar atılmasına rağmen evlerine dönmediler. Mısır’da, Filistin’de, Suriye’de gördüğümüz, duyduğumuz, okuduğumuz adanmışlıklar bizzat gözlerimizin önünde cereyan etti. Sloganlarımız, söylemlerimiz, marşlarımız ete kemiğe büründü. İşte Temmuz Türküsü böyle bir geceyi anlatmaya çalıştı, bin ömre sığmayacak bir geceyi.
Ali Emre, albümdeki dokuz parçanın söz yazarı olarak görülüyor. Onun şiirleri mi bunlar yoksa albüm için özel olarak mı yazıldı? Nasıl çalıştınız?
Ali Emre imzalı sözlerin tamamı bu albüme özel olarak yazıldı. 15 Temmuz’da öne çıkan sembol, simge meseleleri değerlendirdik ve bunlarla ilgili sözler yazdı, ben de besteledim. Bir kısmını da ben önce besteledim ardından besteye uygun sözleri Ali ağabey yazdı. Evinde ağırladı birkaç kez, bazen bizde, bazen dernekte geç saatlere kadar çalıştık. Çok emek verdi.
Siz 15 Temmuz darbe girişimini nasıl karşıladınız, ne düşündünüz, o gece neredeydiniz? O gece nasıl geçti?
25-30 kişilik bir grup olarak araçlarla İzmir’e gitmiştik o gün. Özgür-Der İzmir Şube Başkanı Nurcan Büyük’ün kızı ve bir kardeşimizin düğünü için. Düğündeyken bir telefon aldım, köprü tutulmuş, jetler uçuyor, darbe oluyor vs. İlkin inanamadım doğrusu, haber sitelerine baktım hemen, henüz net bir şey görünmüyordu ama sosyal medyada bir hareketlilik başlamıştı. Arkadaşlarla durumu değerlendirdik. İlgili yerlerle telefon bağlantıları kurduk, bu arada Genelkurmay’da çatışmalar ve köprünün tutulmasıyla ilgili bilgiler de netleşti. Tanıdığımız herkesle iletişime geçtik; herkes sokaklara çıkacaktı. Nurcan Hanım da mikrofonu eline alıp bir darbe girişimi yaşandığını, bu nedenle düğün etkinliğini bitirdiklerini söyleyerek herkesi Konak Meydanı’na davet etti. Gece ikiye kadar Konak Meydanı’ndaydık ancak gözümüz kulağımız İstanbul ve Ankara’daydı. Sosyal medyada helikopterlerden açılan ateş görüntüleri yayınlanınca ve köprüde direnen kardeşlerimiz durumun vahametini bildirince dinlenmeksizin araçlara atlayıp İstanbul’a sürdük. Kartal’a, yolun tıkandığı yere kadar geldik. Devam edemeyince ters istikametten tankların çıktığı ve başka tanklar çıkmasın diye halkın önünde barikat kurduğu General Nurettin Baransel Kışlasına gittik. Birkaç saat burada kaldık, yol açılınca Fatih’e geçtik. Şehitlerimizin cenaze törenleriyle ve bundan sonraki direniş süreciyle ilgilenmeye başladık.
İslam dünyası büyük bir var olma kavgası veriyor ve siz sözlerinizle, müziğinizle bunun dili olmaya çalışıyorsunuz. Müziğe burada nasıl bir misyon biçiyorsunuz?
Büyük fedakârlıkların, direnişlerin yaşandığı bir sürecin içindeyiz. Birçok yerde öyle güzel mücadeleler var ki gözlerimizin önünde sahabe hayatından tablolar canlanıyor adeta. Kıt imkânlarla devasa güçlere karşı müthiş bir savaşım veriliyor. Başta Suriye olmak üzere birçok coğrafyamızda Haçlı Seferleri ve Moğollar dönemini anımsatan barbarlıklara şahit oluyoruz. Koca bir dünya olarak herkesin izlediği bir vahşet… Ama kan deryasına dönen her coğrafyamızda mutlaka teslim olmayan kalelerimiz var. İşte müzikle o kalelere dikkat çekmeye çalışıyoruz. Feryatlarımızdan, acılarımızdan bahsediyoruz evet ama boyun eğmeyen kahramanlarımızın da varlığını duyurmaya çalışıyoruz. Böylelikle o direnişlere olan sevgimizi, saygımızı da notalara döküyoruz. Onlar büyük bir iş yapıyorlar. Hepimize öğreten, yol gösteren işler. Tarihin mutlaka kaydedeceği işler. Söz konusu olan bizim ailemiz, büyük bir aileyiz zira biz. Bizim yaptığımız ailemizin yazdığı büyük bir destana oldukça mütevazı bir katkı sadece. Öte yandan Gazzeli bir kardeşimizin, onlar için farklı coğrafyadan bir sanatçının, şairin, müzik grubunun vs. bir şeyler yaptığını duyunca nasıl sevindiğine bizzat şahit olmuşuzdur. Örneğin Suriyeli şehitlerimizle ilgili bir eserimizden dolayı Suriyeli bir direniş grubunun da tebrik ve teveccühüne mazhar olduk. Kardeşliğimizi inşa eden, pekiştiren bir misyonu da var yaptığımız işin.
Türkiye’de müzik piyasasında Müslümanca duruş sahibi olmayı seçenler açısından durum nasıl; siz nasıl değerlendiriyorsunuz? Müzik aynı zamanda bir yozlaşma aracı da olabiliyor.
Elbette. İlkeli, prensipli, omurgalı durmanın zor olduğu bir alan. Şartlar sizi eğilip bükülmeye, “piyasa”ya adapte olmaya zorluyor. Öte yandan popülerlik kaygısına düşme riski barındırıyor bağrında. Bu uğurda yoz ilişkilerin içinde bulabiliyorsunuz kendinizi. Ego, kibir, haset cabası. Hâsılı bu Müslüman sanatçıları da kuşatan bir olgu maalesef. Yine de yoz ilişkilerden uzak durmaya çalışan sanatçılar var.
Farklı dillerde parçalar seslendiriyorsunuz. Türkçe, Arapça, Kürtçe, Zazaca gibi. Bu nasıl bir deneyim? Sizin için ne anlam ifade ediyor?
Şu an bu konuda bir rahatlık var. Ama müziğe ilk başladığımızda risk içeriyordu bu. Hassaten kardeşliğimizin bir nişanesi olarak biz ısrar ettik, imkânlarımız ve yeteneğimiz ölçüsünde farklı dillerde de söylemeye. Diller Allah’ın ayetidir, notalar da öyle. Hele ki yaşadığımız topraklar birçok dile, kültüre ev sahipliği yapan topraklar. “Tek dil” gibi bir dayatmacılığı kabullenmemiz söz konusu değil. Bunu müziğimize de yansıtmaya çalışıyoruz.
Sanat bütün dallarıyla ve tabii olarak müzik sizin açınızdan varlıkla, varoluşla kurduğumuz ilişkide sizin için ne anlam ifade ediyor?
Varoluşumuzun kullukla güçlü bir bağı var. Varlığımızı anlamlı kılan en temel gerçeğimiz bu: Kul olmak. Bu noktada bütün yapıp etmelerimiz, niyetlerimiz, düşüncelerimiz, eylemlerimiz bu gerçeğimiz ekseninde şekillenir; şekillenmelidir. Müzik de kulluk sorumluluğumuzu ifa konusunda artı bir değer katıyorsa anlamlıdır bizim için. Salt duygularımızı, hazlarımızı tatmin değil, bununla birlikte sorumluluklarımızı yerine getirmede bir katkısı varsa anlamlıdır. Her şey için bu böyledir. Varoluşumuzu anlamlı kalacak, artı değer üretecek tüm araçlar titiz, özenli ve nitelikli gayretlerle işlevsel kılınmalıdır. Hele ki estetiği düşünce ve eylemin merkezine koymuş bir dinin müntesipleriyiz. Güzeli, güzel olanı, güzellikle söylemeyi öneriyorsa bu din, burada durup düşünmeliyiz. Bu noktada müziğin bir misyon da içerdiği söylenebilir. Elbette müziğe abartılı bir anlam yüklemenin handikapları da göz önünde bulundurulmalıdır.
Yeni müzik türleri denemek Müslümanca duruş açısından ne gibi imkânlar ve handikaplar içeriyor?
Özde vahye aykırı olmadıkça biçimde yeniliklere açık olmak gerektiğini düşünüyorum. Ancak bizim camiamız için yeni müzik türleri denemenin risk olduğunu kabul etmeliyim. Zira alışıldık olmadık akor ve ritm kalıpları ve hatta kulağa yabancı gelebilecek melodiler demek bu. Dolayısıyla yadırganması muhtemel. Üstelik yakın tarihimize kadar müziği, enstrümanları helal-haram tartışmasına konu etmişliğimiz var bizim. Öte yandan mesajımızı farklı türlerde anlatmak için bize bir imkân sunar bu. Böylece farklı insanlara da ulaşabiliriz. Ayrıca aynı tarzlara mahkûm kalmanın bir zaman sonra getireceği kısırlaştırma ihtimalini de göz önünde bulundurmak gerek.
Konserlerinizde en çok hoşunuza giden ve sizi en çok rahatsız eden şey nedir?
Hoşumuza gidenler arasında çocukların sahneye çıkarak bize eşlik etmeleri ilk sırada gelir sanırım. Bir de dinleyicilerin coşkusu... Sahneye kurulan ses sisteminin yetersiz kalması ya da problemli olması ise sanırım en çok rahatsız olacağımız husustur.

