Bu yıl, yani 2017 yılı, Kudüs’ün elimizden çıkışının 100. yılı. 9 Aralık 1917’de, bu mübârek belde, önce İngilizlerin yönetimine geçti, sonra da adım adım yahudi hegomanyası altına girdi. İsrail’in kurulmasıyla kopuş ve işgal, hızlandı. İsrail’in “Vaad Edilmiş Topraklar” ideal ve özlemiyle kendini gerçekleştirmeye çalıştığı bu topraklarımız, her geçen gün kanıyor, oradaki insanlarımız her saat göz yaşlarını, bazen içlerine, bazen de dışlarına akıtıyor. Filistin, Kudüs, Mescid-i Aksâ, İslam dünyasının aziz ve muazzez yerlerinden olmasına rağmen, kendi iç sorunlarıyla uğraşmaktan, enerjisini dâhilî kavga ve çekişmelerle tüketmekten ne Mekke ve Medine’nin geleceğini, ne de Kudüs’ün halini düşünecek ne takatı var, ne de imkânı.
Bu vesileyle, Kudüs’ün İslam/Osmanlı hâkimiyetinden çıkışının 100. yılı vesilesiyle, içinde bulunduğumuz yılı, kendimce “Kudüs Yılı” ilan ettim. Çevremdeki kişi ve kurumları, bu konuda hassasiyete davet etmeye, Kudüs ile ilgili okumalar yapmaya gayret ediyorum. Bir kitap okuma listesi oluşturmaya çalıştım. Bunlardan biri, insanlarımızın yazarlığından, edebiyatçılığından çok, Eyüp’teki tepeye verilen adından tanıdığı Pierre (Türkçe okunuşuyla Piyer) Loti’nin Kudüs adlı kitabı. Eser, yazarın 1895 yılında bölgeye yaptığı ziyaret ve seyahat notlarından oluşan bir gezi/anı/günlük. H. Erdal Yalt’ın çevirdiği kitap, Lotus Yayınevi tarafından Nisan 2011’de yayınlanmış, 172 sayfadan ibaret. XXIII kısa bölümden meydana gelen kitabın ilk bölümü dışında, her bölümün başında gün ve tarih var. II. Bölüm, Pazartesi, 26 Mart tarihini taşırken, son bölüm Pazartesi, 16 Nisan tarihli notlardan, izlenimlerden, duygulanımlardan oluşuyor. İlk ve son bölüm, Latince meşhur “O crux ave spes unica” (Selam, ey çarmıhtaki tek kurtarıcı!) mottosuyla başlamaktadır.
Kitap hakkında öncelikle şunu söylemek isterim: Ben Kudüs’ü okumaya niyetlendiğimde, karar verdiğimde, Yahudi bir Kudüs’ün karşıma çıkacağını düşünmüştüm. Beklentim böyleydi. Yanılmışım. Pierre Loti’nin Kudüs’ü, Hıristiyan bir Kudüs. Ya gerçekten o dönemde Yahudiler, yok denecek kadar azdı, ya da yazar onları görmedi. Bende birinci şık ağır basıyor. Loti’nin Yahudilerle ilgili verdiği bilgi, yaptığı yorum yok denecek derecede. Böyle bir sonuçla karşılaşınca, şunu düşündüm: “Kudüs’te sadece İslam ve Müslümanlar değil, aynı zamanda Hıristiyanlık ve Hıristiyanlar da kültürel soykırımla yüz yüzeler, dini baskı altındalar, tehcire zorlanıyorlar.” Yahudiler hakkında bilgi verdiği, yorum yaptığı az sayıdan bir yerde (syf.: 101-102), onları, “insanı ürpertecek kadar çirkin, ince, süzgün, sinsi ve içten pazarlıklı. ... Yaşlılar var özellikle, yüzlerinde adi, kurnaz, aşağılık bir ifade olan yaşlılar. ... Yahudiliğin derinliğine doğru ilerledikçe, ürperdiğimi hissediyor ve neredeyse korkuya kaplıyorum. ... İsa’yı çarmıha germiş olmak, gerçekten de bir iz bırakmış, belki de kendilerini kandırmak için buraya (Ağlama Duvarı. M.Ö.) geliyorlar ama alınları üzerine kazılı öyle tartışılmaz bir iz var ki, bütün bir ırk taşımak zorunda...” cümleleriyle anlatmaktadır.
Pierre Loti, kendini bir kaç yerde “inançsız” biri olarak tanımlıyor. Eserine Kudüs adını vermesiyle, kendi durumunu karşılaştırırken şöyle diyor mesela: “... bu inançsız haç seferim süresince tuttuğum notların başına onun adını koymam, kendimi kutsal şeylere saygısızlık eden biri gibi hissetmeme neden oluyor.” (syf.: 9). Loti’nin inançsız olduğunu söyledik, ancak bazı yerlerde inançlı biri gibi davranmaktan kendini alamadığını görmekteyiz. Beytüllahim’e yaklaştıklarında, gördükleri karşısında birden duygulanıp ağlamaya başlıyor. Bu hali, kendisi şöyle anlatmaktadır: “Beklemediğim bir anda gelen gözyaşlarına hâkim olamıyorum. Son derece hüzün verici ama tatlı bir duygu içindeyim. Tanımlamakta zorlandığım ama hayranlık duyduğum bir anıya son bir dua etmek için buradayım. Bizleri teselli etmiş ama artık gitmiş olan İsa’nın ayakları dibindeyim.” (syf.: 28). O, Hz. İsa hakkında, “Biz Hz. İsa’yı İncil’den öğrendiğimiz gibi biliyoruz. Belki de bu nedenle onun hakkındaki düşüncelerimiz, mağarada diz çöküp dua eden hacılara göre daha gerçekçi. ... Ölümünden yüzyıl kadar sonra yazılmış olan İncil, - ne kadar parlak övgülerle süslü olursa olsun, O’nu daha garip, daha anlaşılmaz kılıyor” (syf.: 38) demektedir. Yaşadığı ortamdan dolayı, inanç konusunda bazen gelgitler yaşıyor yazar. Kudüs’te, Kutsal-Mezar yanında dile getirdiği şu ifadelere bir bakalım: “Modern yaşamla beraber içimizdeki iman sönünce, benim gibi inancını yitirmiş olanlar içgüdüsel duyguyla buraya ve fiziksel bedeni artık var olmayan İsa’nın arkada kalan anılarına koşuyor... .... Burası, neredeyse on beş yüzyıldır, dünyanın çeşitli yörelerinden umudunu yitirmiş insanların gelip taş kalplerini yumuşattıkları bir yer. Ve şimdi gözlerimi kapatıp bir gayretle dua okuyorum. Mantıksız gibi geliyor, biliyorum ama benim için olağanüstü ve önemli...” (syf.: 55). Gezinin, yazar üzerindeki olumlu etkisinden söz etmek mümkün. İçinde öldüğünü sandığı bazı şeylerin birden beklenmedik bir şekilde uyandığını, buna sebep olan insanlara teşekkür ettiğini dile getirmektedir (syf.: 77). Başka bir yerde ise, kendisini Hz. İsa’ya hiç bu kadar yakın hissetmediğini açık açık ifade etmektedir (syf.: 84).
Yazar kitabı yazış gayesini, “yalnızca şimdiki hüzün verici halini ve yıkıntılarını yazmak” olarak belirtmektedir. Ve ardından şu korkusunu açığa vurmaktadır: “... yaşamakta olduğumuz bu devrin bitiminde arkamızdan gelen kuşaklar belki de onu hiç göremeyecek.” (syf.: 9). Seyahatinin amacı konusuna, kitabın sonuna doğru değinmektedir. Eriha’dan Kudüs’e döndüğünde 10 Nisan Salı günlüğünde, buraya yalnızca İsa’yı bulmak, alçak gönüllü diğer hacı adayları gibi İncil’de anlatılan İsa’yı, tüm saf ve temiz düşünceleriyle bulmak, kalbinin içinde onun anısını yaşatmak için geldiğini belirtmektedir.
Loti, gezisine Gazze’den başlamıştır. Gazze’den sorumlu Osmanlı paşasının verdiği iki muhafız, hem rehberlik yapmakta, hem de güvenliği sağlamaktadır. Kudüs’teki ilk izlenimlerinden biri, Türk askerleriyle ilgilidir. Onları her şeye hâkim, her an kılıçlarını çekip saldıracaklarmış gibi, Müslümanların güçlüleri, en acımasızları olarak sunmaktadır (syf.: 48). Hıristiyan mezheplerinin mensupları arasındaki intizamı sağlamak için Türk askerlerinin ellerindeki kargıların uçlarını yere vurarak insan trafiğini idare edip yol açtıklarını da öğreniyoruz (syf.: 51). Kudüs’ten ayrılmadan son bir kez daha Kutsal-Mezar Kilisesi’ne giderken yolunu kesen Türk askerlerinin Kudüs’te düzeni sağladığını, ellerinde kılıçlar, düşman Hıristiyan mezheplerinin birbirlerine saygı göstermeleri için uğraştıklarını ifade ettiğini (syf.: 161) de not edelim.
Çiçekler, çiçek tasvirleri, doğa, hayvanlar, yazarı kimi zaman bir ressama dönüştürmektedir: Kırmızı dağ laleleri, menekşeler, sıklemenler, zambaklar, çiriş otları, böğürtlenler, naneler, kır çiçekleri, leylaklar, papatyalar, düğün çiçekleri. Develer, atlar, katırlar, eşekler, keçiler. Loti’nin uzun uzun tasvir ettiği, tablolaştırdığı varlıklar olarak karşımıza çıkmakta.
Yazar, zaman zaman Kitab-ı Mukaddes’e olan vukufiyetini hissettiriyor. Kutsal Kitap’ta geçen bir zamanların kırsal yaşamının, orada (Gazze’de) tüm sadeliği ve haşmetiyle yeniden ortaya çıktığına dikkat çekiyor örneğin. Hebron’u, Halil’i anlatırken Yaradılış’tan yaptığı nakiller, bunun en somut göstergelerinden biridir. Örneğin: “İbrahim karısı Sara’yı Kenan ülkesinde Makpela Tarlası’ndaki mağaraya gömdü. Kutsal Kitap: Yaradılış, XXIII, 19”.
Pierre Loti’nin İslam’a olan ilgisi de ara sıra görülen hususlardan biri. Beit-Jibrin yönünden gelen ezanların duygulu ve huzur verici olduğuna işaret eden yazar, ezanın coşkun çağrısının insanlara, yokluğu ve ölümü bir kez daha hatırlattığnı söylüyor (syf.: 14). Hebron’u anlattığı yer, ezanla bitmektedir: “Ve uzaktan, camilerin minarelerinden, müezzinlerin okuduğu kulağa hoş gelen ezan sesleri...” (syf.:23). 1 Nisan Pazar tarihli günlüğünün ilk paragrafı şöyle bitiyor: “... İslam’ın cazibesi beni gene etkisi altına alıyor.” Kitabın sonuna doğru camilerle kiliseleri karşılaştıran Loti, Müslüman mabedlerinin Hıristiyanlarınki gibi duygulanıp ağlanılan yerler olmadığına, buraların gayet sakin ve huzur veren yerler olduğuna işaret etmektedir. Ömer Cami’ni “bana huzur veren ve beni hayran bırakan yer” olarak ifade ettikten sonra şu cümleyi kurmaktadır: “Bir zamanlar İslam’a karşı duyduğum eğilim, onun yaratıcı gücü ve sanatı, ve belki de ilerde onu kendime din olarak seçme düşüncelerim, ruhumu sarmalayıp inançsızlıktan koruyacak.” (syf.: 163)
Yolculuğunun tümünü hayvanlarla yapan Loti, yolda karşılaştığı turistlerin davranışlarını çoğu zaman saygısızlık olarak görmekte, “Derin düşüncelerimiz ve tüm hürmetimizle peygamberlerin yolundan ilerlerken onların bu kutsal topraklardaki saygısız bağrışmaları ve kahkahaları bizleri şaşırtıyor!..” (syf.: 17) demektedir. Beytüllahim’de, mağarada gördükleri de Loti’nin tahammül sınırlarını aşmakta, şahit olduklarını saygısız ve barbarca davranışlar olarak tavsif etmektedir (syf.: 38).
Yazar, Hebron’u (Halil) gri taşlardan yapılmış bir şehir olarak değerlendirmekte, modern veya yabancı görünümlü yapılarla güzelliği bozulmamış nadir şehirlerden biri olarak görmektedir.
Pierre Loti, sanki bugünleri görmüş, bugünleri yaşamış gibi Filistin’i, “her zaman hüzünlü, her zaman yalnız ve tam bir sessizlik içersinde” (syf.: 26) olarak nitelendirmektedir. Belki de bu durum, o toprakların yüzyıllardır kaderidir. 120 yıl önce kaleme alınan satırlar, bugünü aynen ifade ediyorsa, bu, kader değil de nedir!
Seyahat boyunca dünyanın çeşitli yerlerinden gelen Hıristiyanları görüyoruz. Bunlar içinde en çok zikredilenler, Ruslar. Rus hacıların fakir, yoksul ve yaşlı olduklarına sık sık işaret ediyor Pierre Loti. Kudüs’te karşılaştığı bu insanların, kuzeyli hacıların, kendilerini en çok şaşırtanlar olduğunu söylemekte ve bu fakir Rus köylülerini uzun beyaz sakalları, kürklü kalpakları, eski ve yırtık giysileriyle anlatmaktadır. Kudüs’te gördüğü Rusları anlatırken kullandığı şu cümleler, bir hakikatin tasvirinden başka bir şey olmasa gerektir: “Yorgun ve acılı yüzlerini siyah mendilleriyle saklıyorlar. ... Yorgun fakat heyecanlılar. ... Hepsi yaşlı. Sefalet içindeler. ... yaya gelen fakir ve zavallı binlerce hacı adayı, karınları aç, yağmur, kar demeden sokaklarda yatıyor. Bir kısmı yollarda ölüyor.” (syf.: 46-47). Burayı okuduğumda bizim hacılar, bütün yoksulluklarına, bütün yoksunluklarına rağmen Mekke’de, himmet ehlinin infak ve sadakasıyla yaşayanlar geldi aklıma. Ruslar hakkındaki başka bir değerlendirmesi de şöyle: “Pis ve zavallı bir görünümleri var. Ama bakışlarında imanın parıltısı fark ediliyor.” (syf.: 71). İnsan, kitabı okurken yazarın Rus hacıların fakirlikleri konusunda abarttığı hissine kapılıyor kimi zaman. Eriha’dan dönüşlerinde karşılaştıkları Rusları anlatırken kurduğu “Onları saldırgan bedevilerden koruyan tek şey, fakirlikleri” (syf.: 121-122) cümlesi, bunlardan biri.
Hıristiyanlık’ın tarihini, geçmişini, kültürünü ortaya çıkarmak için yapılan arkeolojik kazılar da zaman zaman dile getiriliyor. Bunu ilk olarak Beytüllahim yolunda arkeoloji turu yapan dört Rum papazla karşılaştıklarında görüyoruz (syf.: 29). Kudüs’te kendilerini ağırlayan Dominiken rahipler yaptıkları kazılarda bulduklarını Pierre Loti ve ekibine gösteriyorlar. Yazar gördüklerinin önemine işareten Kudüs toprağının hâlâ kalıntılar ve bilinmeyen belgelerle dolu olduğuna dikkat çekiyor (syf.: 44). Bölgede kazı yapan Hıristiyan milletlerden biri de Ruslardır (syf.: 85)
Pierre Loti’nin anlamadığı, anlamakta zorlandığı konulardan biri, dinin metalaştırılması, dini değerlerin ticarileştirilmesi. Bir seyahat acentesinin faytonlarının üzerinde, kendi deyimiyle, “iğrenç” bir reklam yer almaktadır: “Dini hatıra eşyası yapımcısı filan firma, ürünlerini makul fiyatlarla sunar.” (syf.: 31) Ayak bastıkları Beytüllahim meydanını tasvir ederken “ziyaretçilerin inançlarını sömürmeyi meslek edinmiş küstah yaratıklar”dan bahsediyor.
Beytüllahim kilisesinde kendilerini İtalyan keşişler karşılıyor. Yazar bu kilisede gördükleri karşısında bir şok yaşıyor ve bunu şöyle dile getiriyor: “Gerçekte neredeyiz biz?... Sıradan bir yolcu hanında mı, sınırdaki bir köy kahvesinde mi?... Aslında bizi uyarmışlardı ama bu kadar saygısızlık beklemiyordum!... Beytüllahim’in o parlak adı, zavallı bir şekilde ayağa düşmüş, ölümün soğukluğu içinde yok olmuş...” Sırada Hazreti İsa’nın doğduğu mağara vardır, mağaranın üzerinde ise üçlü bir kilise bulunmaktadır. Latinler/Katolikler, Ermeni ve Rumlar bu kilisenin paydaşıdırlar, aynı zamanda da birbirlerine uzak ve düşmandırlar. Burada birbirinden nefret eden bu üç kilise mensupları, kendi usullerine göre ayin yapıp ilahi okumaktadırlar. Aralarında kavga çıkmasını önlemek ve düzeni sağlamak için bir subay ve Türk askerleri devriye gezmektedir. Beytüllahim’den ayrılışlarını yazar şu cümleyle nitelendiriyor: “İçimizde buraya gelmiş olmanın acı pişmanlığı ve kalplerimizde tamiri olanaksız bir kırıklıkla...” (syf.: 35)
Benim bu kitapta en çok dikkatimi çeken şeylerden biri, yazarın anlattıklarından yola çıkarak söylüyorum, tespihin Hıristiyanlar arasında bu denli yaygın ve tedavülde oluşu oldu.
Hıristiyan kadınların örtünmeleri de temas edilen konulardan biridir. Beytüllahim kadınlarının ve giysilerinin güzelliğini, çekiciliğini analatırken kullandığı ifade şudur: “Dini nedenlerle örttükleri yüzlerinde, Kutsal Bakireyi çağrıştıran beyaz muslin yaşmaklar var.” (syf.: 31). Bir kaç sayfa ileride yine aynı şehrin kadınlarını, “külahlı, beyaz yaşmaklı” olarak resmetmektedir. Kudüs günlerinde gördüklerini anlatırken Müslüman kadınların koyu renk, Hıristiyanların ise beyaz çarşaflara büründükleri bilgisini vermektedir.
Ve Kudüs
Pierre Loti, şehrin Arap kültürüne sadık kaldığı kanaatinde. Kutsal-Mezar ve Hz. Ömer Camisi, yazarın büyük bir özenle üzerinde durduğu iki yer. Loti, İslam mabedini, “kubbesi ve hilâliyle güzel mavi bir sarayı andıran, başka hiç bir şeyle kıyaslanamayacak olan Ömer Camii” şeklinde betimlemektedir (syf.: 58). Daha ileride, yerleri kaplayan halıların İran ve Türkiye’den geldiğini öğreniyoruz. Hıristiyanların, Yahudilere olan nefretlerinden dolayı Ömer Camisinin bulunduğu yeri çöplüğe dönüştürdüklerini, Hz. Ömer’in bölgeyi fethetmesinin ardından burayı temizleyip eski saygınlığına kavuşturduğunu, 690’da Abdülmelik’in bu camiyi inşa ettirdiğini, Selahaddin Eyyûbî’nin Kudüs’ü geri almasından sonra burayı defalarca gül suyu ile yıkattığını görüyoruz.
Kitabı okurken kendimizi, dinimizi, kültürümüzü tanımak için geçmişte ve günümüzde çevremizde, içimizde yaşayan din ve milletleri tanımanın gerektiği düşüncesi, zihnime iyice yerleşti. Bir de zaman zaman bir düşünce, bir arzu olarak şu geldi gitti içimde: “Birileri çıkıp keşke bu kitaptan yola çıkarak bir belgesel yapsa! 1895’ten 2017’ye Kudüs”
