Yeryüzünün bütün âşıklarına ama en çok Şükran’a…
Bir adam vardı. Adamın bir hikâyesi vardı. Ama hikâyesini anlatmaya yanlış yerden başladığını çok geç anladı. Ömrü boyunca yeryüzünü karış karış dolaştı. Ünü kısa sürede bütün dünyaya yayıldı. Hikâyesini başından sonuna kadar dinleyecek ve kendisine inanacak insanlar aradı. Önüne gelene anlattı. Nerde bir araya gelmiş birkaç kişi görse hemen yanlarına koştu. Kimse konuşturmadı onu. Çocuklar bile inanmadı anlattıklarına. Ulan dediler, deli misin, divane misin? Bu zamanda olur mu böyle şeyler, dediler. Bu ne biçim bir hikâye, dediler. Kovuldu. Dövüldü. Taşlandı. Yıllarca zindanlarda kaldı. Bu hikâyeyi anlatmaktan vazgeçeceğine dair, kendisine zorla elli bin tane belge imzalatıldı. O vazgeçmedi. Devam etti. Ama uzun ömrünün son günlerine geldiğinde, ölüm döşeğinde, son nefesini verirken, hatayı nerede yaptığını anladı. Ama artık çok geçti.
Hikâyesini sadece bir kişiye anlatabildi. Bana. Başından sonuna kadar sadece ben dinledim. Bir akşam otelin lobisinde gazete okurken gördüm onu. Çok yaşlıydı. Caddede, direğin yanına durmuş yüksek sesle gelene geçene bir şeyler anlatıyordu. Önemsemedim. Ertesi gün, adam aynı yerde duruyordu. Garsonu çağırdım. Sordum. Bu adam kırk yıldır burada durur ve her gün sabahtan akşama gelene geçene bağırarak bir şeyler anlatırmış. İlgimi çekti. Anlattıklarını merak ettim.
Yanına gittim. Benimle bir çay içerse çok sevineceğimi söyledim. Gözleri ışıdı. Yüzüme uzun süre baktı. Ben, dedi. Durdu. Tam üç bin yıldır seni arıyorum. Şu hikâyeyi birisine başından sonuna kadar anlatabilirsem huzur içinde ölebileceğim. Yoksa surun sesini bile duyacağım.
Lobiye döndük. Çay söyledim. Oturdu. Anlatmaya başladı. Uzun uzun anlattı. Kendisini dinleyecek birini bulmanın verdiği sevinçle anlattı. Bazen sesi öyle derinden, öyle uzaktan geliyordu ki, sözlerinin üstünde uzun yılların tozunu hissedebiliyordum. Bıkmadan dinledim.
Bütün hikâye Hz. Nuh’un gemisinde başladı. Sular yükselip de gemi hareket etmeye başlayalı iki gün olmuştu. Fırtına dinmişti. Yağmur bulutları dağılmıştı. Gökyüzü pırıl pırıldı. İnsanlar güverteye çıkmıştı. Merak ve daha çok korkuyla etrafta bakıyorlardı. Kara parçası namına el kadar bir yer yoktu. Her yer suydu.
Gemiye en son ve aceleyle binenlerden birisi olduğundan, o ana kadar kendisinden önce kimlerin bindiğini bilmiyordu. İşte ne olduysa, gözlerini merakla insanların üzerinde gezdirirken oldu. Onu gördü. Yan dönüktü. Yanağının diğer tarafından güneş vurunca, uzun saçlarından şırıl şırıl bir nehir akıyordu güverteye sanki. Uzakları araştıran gözleri, üstünde yüzdükleri sudan daha derindi, yok, o bile yeterli değil. İri iri gözleri vardı. Akı, yeşilini ileri doğru itiyordu. Yok. Tam öyle de değil. İşte böyle; büyük büyüktü. Kocaman. Ah, diye inledi. İşte o zaman gökyüzünün yarıldığını, o yarıktan sızan küçücük bir damlanın yeryüzüne doğru düştüğünü, düşe düşe kalbine düştüğünü Hz. Nuh’tan başka kimse görmedi.
Küçük bir bukle yanağının üstüne kaymıştı; rüzgâr estikçe gamzesi bir görünüp bir kayboluyordu. Hemen küpeşteye tutundu. Başı döndü. Bakışı bulandı. Ah ulan, diye söylendi. Sonra öylece bakarken bir gölge belirdi kadının yanında. Kolunu, onun beline bir yılan sinsiliğinde dolayıverdi. Hemen suya baktı. Az cesareti olsaydı kendini atıverecekti. Atamadı. Korktu. Ölmekten değil. Küçücükte olsa bir umut varsa, hani bir gün belki olursa, yani, işte, kim bilebilir… Yarın bize ne getirir. Böyle bir fırsatı tepmiş olmaktan korktu. Kalabalığa baktı. İşte o zaman çöküp kaldı güverteye. Çünkü yalnız başına bir kendisi vardı. Gemiye alınan bütün hayvanların bile eşi vardı yanında ama onun yoktu. İşte o zaman, yıllardır kendisini sevdiğini bildiği Belkıs’ı reddettiği için çok pişman oldu. Sonra kalbini yokladı. Yok. Pişmanlığı gelip geçiverdi. Belkıs’ı sevmediğine karar verdi. Gemiye binmeyi reddetmişti çünkü.
Sonraki günler çok bunaldı. Koskoca gemi küçüldü küçüldü. Fındıkkabuğu kadar kaldı sanki. Daraldı. Boğuldu. Dibindeydi. İşte orada. Elimi uzatsa tutardı. Ama yok. Boğuldu. Daraldı. Karın ağrıları başladı. Binlerce at karnından kalbine doğru, toynaklarıyla kasıklarını döve döve dörtnala koşuyordu. Sonra bir ılıklık; birisi kaynar suyla yıkıyordu içini. Atlar, bazen dört bir yana dağılıyordu. Toplasın toplayabilirse. Yok. Başka bir yolu daha olmalıydı. Uykusuzluktan ruh gibi dolaşıyordu günlerdir. İyice gözünün döndüğü bir gün, alet sandığından büyük bir tokmak aldı. Ona göre, aklına gelen, olabilecek yegâne yol buydu. Tam odadan çıkarken Hz. Nuh tuttu kolundan. Anlayışla baktı yüzüne. Gülümsedi. Tokmağı elinden aldı. Kapıyı kilitledi.
Çaresizdi. Deli gibi dolanıyordu. Olmuyordu. Gemi bir tabut gibi sıkıyordu onu. Yok. Canlı canlı tabuta girmişti sanki. Yavaş yavaş delirdiğini hissediyordu. Onu görmek istiyor, görünce de nefesi daralıyor, ölecek gibi oluyordu. Biraz konuşsaydı. İçindeki zehri akıtsaydı. Belki rahatlardı ama… Sürekli onu kolluyordu. Bir türlü yalnız yakalayamadı. Geceler gittikçe uzuyordu; saat tuttu; bir geceyi yüz yıl hesapladı. Karın ağrıları arttı. İçinde koşup duran atlar, gümüş nallarıyla durmadan ezdi yüreğini.
Ama bir gün güvertede, elinde bir bardak suyu göğe doğru tutarken gördü onu. Korkarak, ürkekçe yaklaştı. Yüzüne bir türlü bakamıyordu. Merakını yenemedi. Ne yapıyorsun, dedi belli belirsiz. Kuşlara su tutuyorum, dedi kadın. Şaşırdı. Su mu? Buna ne gerek var. Etrafına baksana, burada sudan bol ne var? Sesi, şaşkınlıktan yüksek çıkmıştı galiba. Birden sertçe yüzüne baktı kadın. Ona bakmıyordu ama kendisine baktığını gördü. Gözlerinde acayip, bastıramadığı bir öfke vardı. Serçeler konmadan su içemez, dedi. Tam o sırada bir serçe korkusuzca parmaklarına kondu, bardağın kenarına sıçradı. Sudan içti. İşte o zaman ortalık birden karardı. Küt diye düşüp bayıldı adam.
Ruh gibi dolaşıyordu gemide. Gecenin bir vakti, Hz. Nuh güvertede kafasını küpeşteye vururken yakaladı onu. O kadar çok vurmuştu ki, kafası kanlar içindeydi. Nuh, tuttu onu. Sımsıkı sarıldı. Göğsüne bastırdı. Onu öyle bir kucaklamıştı ki, sular kabarırken yalvardığı halde gemiye bir türlü bindiremediği oğluna sarılır gibi sarılmıştı. Adam bunu hissetti. Ağlamaya başladı. Uzun uzun, doya doya ağladı. Hıçkırıkları gecenin karanlığında soğuk sulara döküldü. Hıçkırıkları az durulur gibi olunca, beni suya atın, dedi. Benim cesaretim yok. Atlayamıyorum. Beni siz atın, dedi. Olmaz dedi Hz. Nuh. Bu mümkün değil. Ama ne olursa olsun, delirsen bile hikâyeni unutma, hikâyene sahip çık, diye nasihat etti.
Suya atlayamıyordu. Gemide ölemiyordu.
Sonraki günler Hz. Nuh hiç yanından ayırmadı onu. Bir çılgınlık yapmasından korkuyordu.
Sular az buçuk çekilmeye başlamıştı sanki. Dalgalar küçülüyordu. Bir gün gözcünün heyecanlı sesi duyuldu: Kara göründü.
Gemiye büyük bir heyecan dalgası yayıldı. Herkes sevinçle güverteye koştu.
Kara dedikleri onbeş, bilemedin yirmi ağacı olan küçücük bir adaydı. Yaklaştılar. Baktılar. Bu kalabalığı alacak gibi değildi. Yollarına devam etme kararı aldılar. İşte o zaman adam burada kalmak istediğini söyledi. Emin misin dedi Hz. Nuh. Eminim dedi.
Onu biraz yiyecek ve bir parça yelken beziyle adada bırakıp yollarına devam ettiler.
Sular çekilmeye devam ettikçe ada büyüdü. Ada büyüdükçe adam korktu. Karaların yeniden birleşeceğinden, dayanamayıp yeniden onun peşine düşmekten korktu. Ama bir süra sonra çekilme durdu. Adam etrafı dolaştı. Toprak hâlâ ıslaktı. Ateş yaktı. Meyve yedi. Su içti. Akşam oldu. Yattı. Sabah oldu. Kalktı. Aklına o geldikçe kendisini işe vurdu. Baltasını kaptığı gibi daldı ormana. Bir ağaç kesti, iki ağaç kesti, üç derken… Adadaki hemen bütün ağaçları kesti. Ama ağrıları bir türlü geçmedi. Karnındaki atlar bir türlü yorulmadı. Dörtnala koşarak gümüş nallarıyla kalbini ezmeye devam ettiler. Bir ihtimal geldi aklına. Kadının bir gün yalnız başına kalabileceği ihtimali aklına gelince delirir gibi oldu. Gecenin karanlığına doğru acıyla haykırdı. Bunu nasıl da düşünememişti. Gemiden neden inmişti ki. Hangi akla hizmetti bu. Kendisine bir türlü inanamıyordu.
İşte o zaman adadan gitmeye karar verdi. Kestiği ağaçları sarmaşıklarla birbirine bağladı. Gemiden inerken aldığı yelken bezinden küçük bir yelken yaptı. Salı suya indirdi. Adanın çevresinde o kadar çok kayalık vardı ki, daha yüz metre gitmeden suya gömülmüş sinsi bir kayalık salı parçaladı. Hemen suya atladı. Akıntı vardı ve kütükler tersi bir istikamette sürüklenip gittiler. Neyse ki yelkeni kurtarabilmişti. Ertesi gün tekrar denedi. Yine aynı şey oldu. Olsun, dedi içinden kararlı bir şekilde. Daha bir dünya ağaç var nasılsa. Ertesi günü tekrar denedi. Yine aynı şey oldu. Ertesi günü tekrar derken, tam kırk yıl boyunca her gün sal yapıp adadan kurtulmaya çalıştı. Ama her seferinde sal parçalandı.
Sal için kullandığı ağaçlar gittikçe azaldı. Geçen zaman içinde büyüyen ağaçlardan da kesti. Ama gün geldi koca adada sadece bir tek sal yapacak kadar ağaç kaldı. Sabah erkenden uyandı. Sal yapmaya girişti.
O hırsla çalışırken gökyüzünde melekler belirmeye başladı. Bir ara alın terini silmek için doğrulduğunda gördü melekleri. Korktu önce. Şaşırdı. Sonra bir ferahlık yayıldı kalbine. İçlerinden en görkemli olanı, binlerce kanadı olan yaklaştı adama doğru. Seni ilk günden beri takip ediyoruz, dedi. Senin yanındayız. Seni destekliyoruz. Bunları söyler söylemez, bütün melekler aynı anda dua etmeye başladılar. Adam hâlâ şaşkın öylece bakıyordu. Az sonra kendine geldi. Öfkeyle baktı meleğe. Madem destekliyorsunuz, ne halde olduğumu biliyorsunuz, neden yol göstermediniz? Bütün sallar kayalıklarda parçalanırken, yelken bezini binlerce defa kaybetme tehlikesi geçirmişken neden yardım etmediniz, diye bağırdı hırsla. Gözlerinden yaşlar akmaya başlamıştı. Bizim buna yetkimiz yok, dedi melek sakince. Ama bu son denemende yanında olalım istedik. Meleğin bu sözlerinden sonra hıçkırarak ağlamaya başladı adam. Hikâyene bunu da ekle, dedi melek ve sakın hikâyeni unutma diye uyardı. Göğe doğru yükselirken, sakın onun yemyeşil, kocaman gözlerini unutma, dedi en son. Adam gözyaşlarını sildi. Hızla çalışmaya devam etti.
Bir süre sonra son düğümü de atınca sal hazır olmuştu. Hemen yelkeni taktı. Denize indirdi. Daha önce salını parçaladığı yerlerden kaçınmaya çalışarak açık denize doğru yelken açtı. O ne kadar dikkat etmeye çalışırsa çalışsın, sal illa bir kayaya hafif de olsa sürtünüyor ya da sıyırıp geçiyordu. Daha çok az gitmişken iki büyük tehlikeyi kıl payı atlatmıştı. Bu sefer başka bir kayaya bindirdi. Salın ipleri gıcırdadı. Yüreği ağzına geldi. Korktu.
Gökyüzünde melekler dua etmeye devam ediyordu. Adam kan ter içinde kalmıştı. Dalgalar bir türlü istediği gibi ilerlemesine fırsat vermiyordu. Bir ara yorgunluktan ve bıkkınlıktan gözlerini kapadı. İşte o zaman kadının yemyeşil gözlerini görüverdi. Uzun uzun bakacak zamanı yoktu. Hemen açtı gözlerini ama kısa sürede yeniden özledi. Tekrar yumdu. Bu sefer kadının gözleri denizin üzerinde göründü. Sürekli yer değiştiriyordu. O zaman adam, gözlerin kendisine kılavuzluk yaptığını, yol gösterdiğini anladı. Açmadı gözlerini. Daha bir sıkı yumdu. Kadının gözlerine doğru kürek çekti. Gitti, gitti…
Bir süre sonra kadının gözleri ufukta güneş gibi batıp kayboldu. Adam karanlıklar içinde kaldı. Hasretle bekledi ama yeniden göremedi. Gözlerini açmak zorunda kaldı. Etrafına baktı. Kayalıklardan kurtulmuştu. Ada uzakta kalmıştı. Kurtulmuştu. Çok sevindi. Kahkahalarla gülmeye başladı. Sonra birden dizlerinin üstüne çöktü. Ağlamaya başladı. Hıçkıra hıçkıra ağladı. Yorgunluk iyice çökmüştü. Yana devrildi. Derin bir uykuya daldı.
Uyandığında geceydi. Etrafı dinledi. Derin bir sessizlik vardı. Yelkene baktı. Hiç kıpırdamıyordu. Parmağını ıslatıp havaya kaldırdı. Yok. Rüzgâr esmiyordu. Sal, olduğu yere çakılıp kalmıştı sanki. Bıkkınlıkla oturdu. Rüzgâr çıkmasını beklemeye başladı. Bekledi, bekledi…
Kayalıklardan kurtulduktan sonra tam kırk yıl rüzgâr bekledi. Yok. En küçük bir esinti bile yoktu. Açlığını ve susuzluğunu kadının hayaliyle dindirdi. Ama karın ağrılarına bir şey yapamadı. Kadın aklına geldikçe kıvrandı. Kollarını karnına bastırdı. Büzülüp, dertop oldu. Yok. Bir türlü geçmedi. Ama o ihtimal hiç çıkmadı aklından. Hep ona tutundu. Ya o kadın bir gün yalnız kalırsa, aralarında herhangi bir engel kalmazsa… Geceleri karanlığa doğru sitemli şarkılar söyledi. Kimi zaman öfkeyle bağırdı. Allah affetsin, bazen kendini tutamadı, küfretti. Dolu dolu sövdü uzaklara doğru. Sesi aya doğru yükseldi ama asıl gitmesi gereken yerlere ulaşmadı, asıl duyması gerekenler duymadı onu.
Adadan kurtulup açık denize ulaşmasının kırkıncı yılında beklenmedik bir şey oldu. Sabah erken bir saatti. Adam yeni bir şarkıya başlamıştı. Birden, kırk yıldır yerinden kıpırdamayan yelkende bir hareketlenme oldu. Sonra ensesinde tatlı bir serinlik hissetti adam. Gözleri sevinçle ışıdı. Yelken yavaş yavaş şişmeye başladı. Adam sevinçten deli gibi kahkahalar atıyordu. Sal birden hızlandı.
Hızlandı, hızlandı…
Daha çok az bir yol gitmişken adamı hayretler içinde bırakan bir şey oldu. Yaşlı yelken bezi bu kadar heyecana dayanamadı. Önce ortadan ikiye yırtıldı. Sonra, sanki bu salın daha önce hiç yelkeni olmamış gibi rüzgâra karışıp gitti.
Adam bunu görünce kendisini doğrudan suya attı.
Dibe doğru hızla batmaya başladı. Gözleri açıktı. Ciğerlerine su dolmaya başladı. Çırpınmadı. Saldı kendini. Bulanıklık içinde kadının gözlerini gördü önce. İri iri, yeşil, derin gözler… Gülümsedi. Elini ileriye doğru uzattı. Bir isim söyledi ama bunu kendisi bile duyamadı. Bir el uzandı yukardan. Tuttu çekti. Salın üstüne yüzükoyun bırakıverdi. Ağzından burnundan sular boşaldı. Üst üste öksürdü. Az sonra az buçuk kendine geldi. Yelkene baktı umutsuzlukla. Sonra etrafına baktı. Burası adanın etrafı değildi. Burası büyük bir limandı. Şaşırdı. Korktu. Kalabalık bir limandı burası. Bir sürü gemi vardı. Yük indirenler, yük bindirenler, yolcular…
Korkarak sahile doğru eliyle suyu kürekleyerek gitmeye çalıştı. Az sonra yanından kayıkla geçen iki delikanlı ip atıp yedeğe aldılar onu. Limana çıktı. İşte artık kurtulmuştu.
Hikâyeyi ilk o gün anlatmaya başladı Hikâyeyi anlatırsa aradığı kadına dair bir şeyler öğrenebileceğini umuyordu. Öyle olmadı. Meraklı bir gurup etrafını sardı. Adam söze, bu bir aşk hikâyesidir, diyerek başladı. Daha ilk cümleyi kurarken başlamışlardı dalga geçmeye. Ne hikâyesiymiş? Aşk dedi galiba! Bu devirde aşk mı olurmuş hiç. Böyle bir zamanda ne aşkı yahu. Biz atalarımızdan böyle bir şey duymadık. Aşk gibi şeylerle uğraşacak vaktimiz yok bizim. Daha önemli işlerimiz var. Bırak bu boş lafları da iş arıyorsan silah fabrikası adam arıyor. Eline üç beş kuruş geçer. Üstüne başına bir şeyler alırsın. Adam aşk diyor arkadaş.
İlk deneme başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Ama o yılmadı. O şehirde uzun süre kaldı. İnsanlar ondan bıktı. Bıktırana kadar denedi. Ama kimse onu dinlemeye yanaşmadı. Daha o, bu bir aşk hikâyesidir, diye söz başladığında ya kaçıyorlar ya da dövüyorlardı onu. Bir süre sonra çocuklar da taşa tutmaya başladı. Sokaklarda yaşıyordu. Sürünüyordu.
Kadını bulamamıştı. Hikâyeyi kimseye anlatamamıştı.
Bir gün sahilde otururken, önünden un çuvalları yüklü bir at arabası geçti. Arabaya fazla yük yüklenmişti. At, arabayı çekmekte bir hayli zorlanıyordu. Yıkıldı yıkılacak gibi yürüyor, bacakları sekiz çizerek birbirine dolanıyordu. Ama yolun yukarısından geçen dişi bir atı görünce hareketlendi. İleriye atıldı. Araba yalpa yaptı. Arabacı çuvalların düşeceği endişesiyle önüne atlayıp durdurmaya çalıştı. At daha fazla huysuzlandı. Dişi atı gözden kaçırmamak için daha fazla ileri atıldı. Arabacı yere yuvarlandı. Araba yan devrildi. Bütün çuvallar yola saçıldı. Arabacı yerden fırladığı gibi önce ata yöneldi. Gemini en yakın direğe bağladı. Kırbacını aldı. Atı var gücüyle kırbaçlamaya başladı. Bu arada at hâlâ dişi atın geçtiği tarafa doğru koşmaya uğraşıyordu. Adam bunu gördü. Oturduğu yerden fırladı. Atla arabacının arasına girdi. Arabacı çok sinirlendi. Adamı çekilmesi konusunda uyardı. O kıpırdamadı. İşte o zaman arabacı hırsla kamçılamaya başladı adamı. Kamçı durmadan iniyordu bedenine. O bu arada atı çözmek için hamle yaptı. Kamçı geldikçe sarsılıyordu ama son bir gayretle çözdü. At, kurtulur kurtulmaz ileri atıldı. Atın kaçtığını gören arabacı, adamı daha fazla dövmeye başladı. O kadar çok dövdü ki, vücudunda kırbacın değmediği yer kalmamıştı.
Kaldırımın kenarında öylece günlerce acıyla yattı. Kimse ona bakmadı.
Yerde öylece yarı baygın yatarken, iki gencin göz göze geldiğini; onlar göz göze gelince kalplerinden birer atın fırladığını, birbirlerine doğru dörtnala koştuğunu; nefes nefese kavuştuklarını; atlar kavuştuktan sonra gökyüzünün çatladığını; o çatlaktan sızan iki kırmızı damlanın hızla düştüğünü; düşe düşe bu iki gencin kalbine düştüğünü; ondan başka gören olmadı...
Günler sonra kendisine gelebildi. O zaman daha fazla anlatmaya başladı. Ahali çok rahatsız oldu. Şikâyet ettiler. Tutuklandı. Zindana atıldı. Orada unuttular. Bıraktılar. Kırk yıl kadar sonra bir görevli fark etti bunu. Bir daha böyle hikâyeler anlatmayacağı konusunda bir taahhütname imzalatarak serbest bıraktılar. Anlaşmanın bir maddesi de şehri terk etmekti. Ne yapsın? Gitti.
Hemen her yerde aynı şeyler geldi başına. Dalga geçtiler, dövdüler, taşladılar, zindana attılar, belge imzalattılar, şehirden kovdular. Böyle böyle hemen bütün yeryüzünü dolaştı. Onun hikâyesinden haberdar olmayan çok az insan kaldı ama kimse onu ciddiye alıp dinlemedi.
Hikâyesini anlatamadı.
Sevdiği kadını bulamadı.
Kadın belki de çoktan ölmüştü. Bu ihtimali hatırlayınca kalbi titredi. İçi cız etti. Ama her şeye rağmen inatla denemeye devam etti.
Dediğine göre burası son şehirmiş. Bundan sonra başka gidecek yeri yokmuş. Burası son, dedi ütüne basa basa. Sesi kısıldı, elleri titremeye başladı, gözlerinin akı büyüdü…
Tam düşerken tuttum. Üçlü koltuğa uzattım. Hemen ambulans çağırmaları için resepsiyona doğru telaşla bağırdım. Sirenler, telaş…
Doktor ümitli değildi.
Yanına girdim. Uyumuyordu. Beni görünce gülümsedi. Burası son demiştim ben sana değil mi, dedi. Ben de gülümsedim.
Uzun uzun sustuk.
Sana bu hikâyeyi hediye ediyorum, dedi. Kendin yaşamış gibi anlatabilirsin.
O zaman şüphelendim. Ona da birisi anlatıp hediye mi etmişi acaba? Aklından geçenleri anlamış olmalı. Hayır, dedi. Öyle değil.
Böylece konuşurken yeniden fenalaştı. Hemen doktoru çağırdım. Onlar adamla ilgilenirken, hemşire kalabalığının arasından bana, yanıma gel işareti yaptı. Zar zor yaklaştım. Kulağımı neredeyse ağzına dayadım.
Ben dedi, hikâyeyi anlatmaya hep yanlış yerden başlamışım. Bunu seninle tanışınca anladım. Sen anlatırsan öyle yapma, diye uyardı. Tamam, dedim. Hikâyeye nasıl başlayacağımı da söyledi. Başka bir şey söyleyecek mi diye beklerken nefesinin sıcaklığı kesildi bir anda. Monitöre baktım. Düz bir çizgi uzayıp gidiyordu.
Bir süre sonra olayı anlattığım bir arkadaşım hikâyeyi de merak etti. Yaşlı adamdan dinlediğim her şeyi hatırlıyordum. Gülümsedim.
Başladım anlatmaya; Bu bir aşk hikâyesi değildir!

