Her Şey Tiyatroydu
TEMMUZ Sayı: 1 Ağustos 2016

“Ay ne iyi ettik de geldik, öyle diil mi şekerim?”dedi kadın kısık bir sesle.

Etrafa göz gezdirdi. İlk kez tiyatroya geliyordu. Arıkovanı gibi uğulduyordu salon. Biraz arkada kalmışlardı, uğultu devam ederse oyuncuların konuşmasını duymayabilirdi. Fakat oyun başlayınca susarlardı. Tabi ki de susarlardı. Buraya gelen insanların hepsi okumuş, kültürlü insanlardı. Öyle olmasa sinemaya, kafeye, şuraya buraya gitmek varken neden gelsinlerdi ki buraya? İnce ruhlu, has sanattan anlayan insanlar gelirdi tiyatroya. Aynen öyleydi. Kalabalığın bir parçası olduğu için kendisiyle gurur duydu. Kendisi de ince ruhluydu. Ancak ruh, beygir sopası gibi hemen incelmiyordu. Okumak, kafa patlatmak gerekiyordu. Çok okumuş, çok kafa patlatmıştı. Her ay, çok satanlar listesinden takip ettiği romanlardan bir ikisini okur, bulduğu fiyakalı cümlelerin altını çizerdi. Sonra o cümleleri, arkadaşlarıyla sohbet ederken konuşmasının bir yerine mutlaka sıkıştırırdı. İnce ruhlu olmak kolay değildi tabi ki de. Çocuklarının da kendi gibi yetişmesini istiyordu. Bu yüzden birini bale, diğerini de gitar kursuna yazdırmıştı.

“Valla ben evde film izlemeye razıyım. Bu nedir yau, sıkışıp kaldım iskele maymunu gibi!” diye cevap verdi kocası. Oturduğu koltukta toparlanmaya çalıştı. Gömleğinin iliklerini zorlayan göbeği, koltuğun kollarına dayanmış, iki büklüm olmuştu.

“Hep itiraz, hep itiraz! Bırak artık boş konuşmayı...”

“Anne ne zaman başlıcak? Sıkıldım.”

“Tamam kızım, sabret biraz.”

Perde yavaş yavaş açılmaya başladı. Salondaki uğultu, yerini sessizliğe bıraktı.

Üniformalı biri vardı sahnede. Telefonla konuşuyordu heyecanlı bir şekilde.

“Evet evet... Bu gece… Hazırlıklar tamam… Herkes emir bekliyor… Aynen öyle… Hepsiyle görüştüm… Onu mu, hallettim… Hiç şüpheniz olmasın… Hallettik hepsini… Tabi ki… Tabi ki… Görüşürüz…”

Sahneye sekiz on üniformalı kişi girdi. Uygun adım yürüyorlardı. Başlar dik, göğüsler dışarıdaydı. Telefonla konuşan kişinin karşısında tek sıra dizildiler. Çıt çıkmıyordu hiçbirinden. Telefonla konuşan, ellerini arkasına bağlayıp önlerinde yürümeye başladı. Birkaç kez gitti geldi. Söyleyeceklerini kafasında ölçüp biçiyordu galiba.

“Arkadaşlar” dedi, sesine ciddi bir ifade vermeye çalışarak.

“Hepiniz de görevinizi biliyorsunuz. Görevinizi eksiksiz yapmanızı istiyorum. Mesele vatan meselesi. Başka şeye benzemez. Gerekirse canınızı bile vereceğinizden eminim. Ama biz canımızı vermeyeceğiz. Gerekirse can alacağız. Çekinmek yok. Korkmak yok. Geri adım atmak yok. Anlaşıldı mı?”

Son cümlesini bağırarak söyledi. Karşısındakiler de “anlaşıldı” diye yanıtladı. Sesleri salonda yankılandı.

Perde kapandı.

“Bunun için mi getirdin beni buraya! Bu nedir, bu kadar işin gücün arasında...” dedi adam.

Koltuğa yerleşemediği için hala kıpırdanıyordu. Koltuk altları terden sırılsıklam olmuş, gömlek ıslanmıştı. Etrafta kesif bir ter kokusu vardı.

“Anne çok sıkıldım!” dedi kız da.

“İllallah ettirdiniz ayol. Sizi buraya getirende kabahat… Çıkalım izlemek istemiyorsanız. Bir dahakine tek başıma gelirim!”

Farkında olmadan sesini yükseltmişti. Utandı. İnce ruhlu insanları rahatsız etmemeliydi. Bu tür kabalıklar böyle bir ortama yakışmıyordu. Nezaketi elden bırakmamalıydı. Saçlarını düzeltti eliyle. Çantasından aynasını çıkarıp rujunu kontrol etti. Telefonuna gelen mesajları kontrol etti. Eşi ve çocuklar da telefona gömülmüşlerdi.

Perde tekrar açıldı. Sahnede tank vardı. Dikkatli bakınca kartondan yapıldığı belli oluyordu. Üzerinde üniformalı ve silahlı biri vardı. Oturduğu yer karton değildi galiba. Elindeki silah da kartona benziyordu. Yavaş yavaş ilerliyordu tank.

Önüne bir adam çıktı. “Hayır, bunu yapamazsınız. Dur!” diye bağırdı.

Üniformalı da “çekil ulan, ateş ederim yoksa!” diye karşılık verdi.

“Cesedimi çiğnemeden geçemezsiniz!”

“Çekil diyorum!”

Arka tarafta bir tank daha belirdi. O da kartondandı. Üzerindeki asker elindeki karton silahı karşı tarafa doğrultmuştu. Bu arada adamın yanına başkaları da gelmiş, etraf kalabalıklaşmıştı.

Bir patlama...

İzleyiciler irkildi. Silahtan gelmişti. Evet, silah patlamıştı. Namludan ateş çıkmıştı. Karton değil miydi yoksa?

Silahın patlamasıyla karşıdakilerden biri yere yıkıldı. Kafasından yere kan sızıyordu. Hayır hayır! Kan değil, boya olmalıydı. Ustaca hazırlanmış bir senaryoydu. Ama kafasından?

Diğer asker de ateş etmeye başladı. Vurulanlar bir bir yere düşüyordu. Silah sesleri salonu inletiyor, duman her yere yayılıyordu. Etrafı ağır bir barut kokusu kaplamıştı.

Bu arada tanklar yavaş yavaş ilerliyordu. İnsanlar hala onlara engel olmaya çalışıyordu. Bazıları tankların altında kalmıştı. Bağırıyor ancak silah sesinden ne dedikleri anlaşılmıyordu.

İzleyenleri korku ve merak sarmıştı. Bazıları parmaklarıyla kulaklarını tıkamış, bazılarıysa koltukların arkasına saklanmıştı. Çocuklar ağlıyordu.

Silah sesleri bir süre sonra kesildi. Barut kokusu ve duman dağılmaya başladı. Ortaya çıkan görüntü dehşet vericiydi. Ortalık kan gölüne dönmüştü. Yerde yatan onlarca kişi vardı. Bazıları vurulmuş, bazılarınınsa üzerinden tank geçmişti. Üzerinden tank geçenler tanınmaz haldeydi. Ancak bunlar gerçek değil, tiyatroydu, planlanmıştı. Oyuncular rollerini çok güzel oynuyordu. Çok güzel ölü taklidi yapıyorlardı. Bazıları anlından vurulmuş, bazılarının kolu kopmuş, bazılarınınsa iç organları gözüküyordu. Ama tiyatroydu.

Perde kapandı.

“Üfff, bu ne böyle! Bizi tiyatro diye nereye getirdin? Bu saçmalıklara daha fazla dayanamam!” dedi adam.

“Evet, anne ben de çok sıkıldım!” dedi kız.

“Anne gidelim. Sörvayvır başlayacak birazdan.” dedi oğlan.

“Size iyilik yapanda kabahat… Bir daha sizinle dışarı çıkarsam ne olayım!” dedi kadın öfkeyle.

“Yürüyün” diyerek ayağa kalktı ve son perdeyi izlemeden salondan ayrıldılar.

Dışarıda yıldızlar ipil ipil parlıyor, serin bir rüzgâr esiyordu. Dışarı çıktıklarında hala tartışıyorlardı. Kadın “Bu son… Bir daha asla…” derken, adam “Tamam, sinirlenme hayatım…” diyordu. Bazıları dönüp onlara bakıyordu.

Bu tartışmalarla otoparka gittiler ve kartondan arabalarına binip, karton binaların arasında kayboldular…

İsmail Isparta Arşivi