Kuğu Boynu
TEMMUZ Sayı: 1 - Ağustos 2016

Ayşegül Genç’in ilk romanı “Ölü Serçe Dönemeci”ni ucu, devrimci komutan Abdülhakim Belhaç’a kadar uzanan Libya seyahatim esnasında okumuş ve bununla ilgili de deneme tadında bir yazı yazmıştım (Aşkar Dergisi, sayı 27, Sivas, 2013). Ayşegül Hanım’ın son romanı Kuğu Boynu ise Anadolu’da iken bir yurt içi uçuşunda eşlik etti bana, tevafuk işte. Her iki romanı da ayaklarım yere değmeden okudum desem yeri. İşin ilginci Ölü Serçe Dönemeci’nin dışa dönük dili ile yurt dışı seyahatim, Kuğu Boynu’nun (İz Yayıncılık, İstanbul, 2016) içsel yolculuk dolu dili ile yurt içi seyahatim çok güzel örtüştü.

SİZ ZAMANINIZI KAYBETMİYORSUNUZ, ZAMAN SİZİ KAYBEDİYOR (Moliere)

Kuğu Boynu, üç temel mevzu üzerinde ilerler; maden üzerinden işçi halleri, baba üzerinden aile ve son olarak başlı başına zaman… Yazarın bizatihi maden mühendisi olmasından ötürü maden ocağında gözümüz kulağımız olur, dinleriz onu. 28 Şubat sürecinde dik duruş pozisyonunu tercih ettiği için de direnen kızlara tercüman olmaya bu romanında devam eder. Kökeni deneme yazarlığı olduğu için damıtılmış, sarih ve nitelikli cümlelerle bir üst roman dilini yakalar.

Romanın merkezinde Bülent yer alır. Yenilmiş, yalnız bir insandır. Bir gün “demir kelebekler” tarafından alınıp götürülen babasına ne olduğunu romanın sonlarına doğru öğreneceğimiz kahramanımızın macerası, uyku arasında ara ara duyduğu duvardan gelen “tik-tak” sesleri ile başlar. Çıldırtıcı bir sestir. Bir saat duvar içinde çalışıp durmaktadır. Ona göre “bitmeyen ve kendini yenileyen ses öbekleri işkencenin merkez üssüdür”. Günler süren işkenceye çözüm bulmak için yakınındaki saatçiye giden Bülent, ismini öğrenemeyeceğiz “Celalli Saatçi” ile tanışır.

Celalli Saatçi’nin saate merakı, romanda ismi anılmadan alıntılanan “bir aşk oluverdi aşinalık” mısraı ile ifade edilir. Yahya Kemal’e ait bu dize Celalli Saatçi’yi tek seferde anlamamızı sağlar. Henüz çırakken hikayesinin peşine düştüğü ayaklı saat ile Dünya edebiyatının zaman ve saat üzerine yazılmış ütopik romanına gönderme yapılır yani Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”ne. Romanın başkahramanı Hayri İrdal, Kuğu Boynu’nun saatçisine sızar ve baldızlarının istekleri, çocuklarının hastalıkları gibi bahanelerle ama en çok da kötü hatıraları nedeniyle “Mübarek” isimli ayaklı saati Celalli Saatçi’nin ustasına verir. İngiliz işi bu saate Hayri İrdal’ın babası “menhus” (Uğursuz) demektedir. Keyfince durup keyfince çalışan bu saat Celalli Saatçi’nin hayatında bir dönüm noktasına karşılık gelir. Böylesine alengirli bağlantıları olan saatçiye, saat sorununa çözüm aramak için gelen Bülent’in dikkatini, dükkâna babasından kalan hep acı anıları hatırlatan saati satmak için giren Mualla çeker. Mualla, kilit bir karakterdir.

Babası bir madenci olan Mualla’nın çocukluğu, sancılı bir şekilde annesi ile birlikte onu beklemekle geçer. Bir türlü geçmeyen zamanla, saatin “tik-tak”larıyla alıp veremediği vardır. Mualla’nın hedefi, sonrasında bir maden kazasında ölecek olan babasının isteği üzerine maden mühendisi olmaktır. Üniversiteye giderken başörtüsü mücadelesine dâhil olmuş, şahsiyet sahibi ama acılarla dolu biridir o. Bu durumu “Ben servislerin, yemekhanelerin, şehirlerin, alışveriş merkezlerinin, otogarların, göğe kadar uzanan duvarları arasında yitip gittim, milyonlarca başörtülü öğrenci gibi.” (s. 53) diye ifade edecektir. Mualla ile birlikte pek çok mevzuyu da tartışırız, örneğin, “güzellik” gibi. Kızların iç dünyalarına dönük içerden eleştiriler görürüz. Oldukça tanıdık gelecek, etrafımızda son 20 yılda geçirdikleri dönüşümlerle başörtülü kızları bi parça daha anlamamızı sağlayacak şifa niyetine cümleler görürüz romanda. “Yastık dantellerini buruştura buruştura”, “tırnak yaralarını yola yola” geçen günlerin izleği, Mualla’nın iç sesinde canlanır durur. Babasını kaybetmiş, annesini alıp uzaklara taşınmış, yenik düşmüş bir insandır Mualla. Bülent ilk görüşten itibaren Mualla’ya meftun olur. Murat, Mualla’nın babasıdır. Çocukluğundan itibaren öz anne eksikliğini hep iliklerinde hissetmiş, yokluklarla, yalnızlıklarla büyümüş kendini bildi bile ocakta olmuş bir insandır. Yerin yüzlerce metre altında ömrünü tüketmiş, kömür karasını ne hayatından ne de üzerinden tam anlamıyla temizleyebilmiş bir insandır Murat. Grevler, alınterleri, halatlar, küpeşteler, oksijen kavramları, kelimeleri etrafında yaşanan bir hayat, tahkimatların düzgün yapılmamasından kaynaklı bir göçük ile sonlanır. Toprağın altında kıvranan Murat’ın yanına mühendis Atilla gelir ve yardım getireceği vaadiyle ayrılır ama ihmallerle ölür adam oracıkta. Hayatı yenilgi yenilgi küçülen zaferlerle geçen Murat, ölmeden evvel kızını, son gördüğü kişi olan Atilla’ya emanet eder.

Atilla, felçli babasına bakan, alınteri ve emeğin peşinde koşan yeniyetme bir sosyalisttir. Sürekli bulunduğu yeri, sistemi sorgulayan bir karakterdir. Mühendistir. Madendeki görevi, ocağın güvenilir olduğuna inandırmak kadar semboliktir. Ara elemandır. Patronla işçi arasında sıkışıp kalmıştır. İşçi sınıfı, patronlar, memleketin hal-i pür melali üzerinde düşünür durur. Biz de onunla birlikte Türkiye’deki işçi sınıfın halleri üzerine dertlenir anlamaya çalışırız. Atilla’nın vardığı nokta önemlidir: “Bir haksızlık ortaya çıktığında o an verilen tepki ve bu tepkinin hızıdır sizi siz yapan. En güçlü yargı sistemi bile kalplerin derununa vakıf olamaz.” (s. 86) Murat’ın ölümünden kendini suçlayan Atilla sorumluluğunun altında ezilir. İdealleri ile gerçekler karşısında yenik düşer. İstifa eder. Murat’ın kızını koruyup kollamak için boks öğrenir ve gizemli bir karakter olarak etrafında dolaşır ve ona musallat olanlara haddini bildirir. Korumak maksadıyla etrafında olduğu Mualla ile yolları kesişecek midir? Bilinmez…

Bülent, Mualla, Atilla, yazarın romanına alt başlık olarak verdiği “kusursuz yenilgiler ilmihali”nin başat cüzlerini oluşturacaklardır.

İLERİDE GÜZEL GÜNLER GÖRECEĞİZ DEMİŞLERDİ DAHA NE KADAR GİDECEĞİZ? (Kamyon Yazısı)

Karakterlerin hepsini iç sesiyle tanırız (Bülent hariç, onu hem kişisel hem de 3 kişi aracılığıyla tanırız). İç konuşmalar, yüzleşmeler, yalansız, çarpıtmasız saf insan halleri. Roman bu anlatılar üzerinde ilerlerken yazar, karakterlerin kendi iç seslerini tek bir kalemden çıkmışçasına üretmesi önceki romanlarında olduğu gibi bir zaafa işaret edebiliyor. Bülent, Celalli saatçi ve Mualla’dan yapacağımız alıntılarda bu durum rahatlıkla görülebilir:

Bülent, evlerindeki saatin içindeki aile fotoğrafına bakar ve: “Annemin zoraki gülümsemesinden dökülen şıkırtıları, babamın yana doğru sakınmaktan kasılan kaburgalarının çıtırtılarını, fotoğrafçının “yaklaşın” emrine gizlenmiş müstehzi ayrıntıyı birbirinden ayırmaya çalışarak uykuyu beklerdim” (s. 17)

Celalli Saatçi kendini anlatır: “Bir top çamın gökleri kucaklaması için geçen süreye, bir karıncanın kara taşın üstünde dahi görevini suiistimal etmemek için alması gereken yolun zaman cinsinden değerine, bir sonbahar yaprağının insanı tefekkür bayırından aşağı yuvarlarken çıkardığı zaman hışırtısına hayran oldum.” (s. 64)

Mualla kendini anlatır: “Zaman sürekli ses çıkararak ritmimizi bozuyor…. Tik tak seslerinden bahsetmiyorum. Yeni boyanmış bir çitin çıkıntıları arasında kendine yer arayan yağmurun sesini duyuyor musun? Bir hastanın sarı çarşaflarda sürüdüğü yüzünden çıkan hışırtıyı… “ (s. 49)

“Hışırtı” kelimesini hem Celali Saatçi’de hem de Mualla’da görebiliyoruz. Cümle akışları ve kelime tüketimleri birbirine çok yakın. Bunlarla birlikte yazar kendi iç dünyasına ait kelimeleri kullanırken yarattığı karakterler farklı insansa da aynı dili kullandırabiliyor. Atilla sosyalist bir çizgide roman girip değişen bir karakter olarak devam ediyor ama kullandığı dil dindar insanlara ait. Aşağıdaki örnekteki cümlelere dikkat edelim. Hangi sosyalist, gündelik hayatında Arapça-Farsça kökenli kelimeleri kullanır acaba?

Okul bittiğinde idealist düşüncelerle gelmiştim bu madene. … Şu siyah ve yapışkan çamurun içinde kımıldayan ayaklar cahilliğin huzurunu bilmenin sıkıntısına tercih ediyorlar. Tercihler değişebilir. Karanlık noktalar aydınlığa akabilir, ters taraflar düze tebdil edebilir, olumsuz yönler müspet bir tarafa evirilebilir.” (s.79)

Yazar, bazı karakterlerin iç sesini yazarken erkek karakterlere kadınsı üsluplar ekleyebiliyor. Sık sık ağlama nöbetleri geçiren Bülent’te bu üslup kullanıldığı gibi Mualla’nın babası Murat için de belirgin yanlış üslup kullanılır:

Eve vardığımda odanın içinde dolaşan gözler, sinirden kasnağa dönmüş gövdeler beni bekliyor olurdu. Onların bakışlarındaki kılçıklı otları ayıklamakla bitiremezdim.” (s. 57) cümlesini ilk gençlik yılarından itibaren madenlerde çalışmış bir işçinin kurmasını beklenemez. Ölümü her an ensesinde hisseden bir emekçi, hislerini kadın dünyasına ait olan “kasnak”la ifade etmemesi gerekir herhalde. Dil, ahenk çok güzel ama farklı karakterlere aynı zemin tercihi, doğru değil.

HAY HAK SÜLEYMAN AMCA KUĞU BOYNU’NDA…

Kuğu Boynu’nun, “Nalân Hanım ve Kadran” bölümünde laf deliliğe gelince yazar sözü Sivas’ın meşhur simalarından Hay Hak Süleyman Dede’ye getirir: “Bir aşık vardı yaşadığım yerde. Sürekli hay hak dediği için ona Hayhak Dede derlerdi. Bir gün parktaki kaydıraktan hay hak deyip kayıp gittiğini görmüşler. Gülmüşler. Ben ağladım. Onun körlüğünden istedim, onun yola olan sadakatinden. O, yolun kenarında olan her şeye kördür çünkü. Yolun getirdiği kayak ise kayar, uçurumsa atlar, çimense ayakkabılarını çıkartır, çamursa paçalarını sıvar, dikenliyse eteklerini toplar. Yoldan başka her şeye kör olmak istiyorum onun gibi..” (s. 136)

Çocukluğumdan itibaren müşahade ettiğim bir simaydı Hay Hak Süleyman Dede. Asıl adı Süleyman Yalman. Elinde asası, başında sarığı ile camiye gidiş gelişlerine sonrasında da bol bol zabıta yahut polis aracı ile götürülüşüne şahit olduğum bir insandı O. “Allah demenin suç olduğu, “hak” diyenin deli ilan edilip tımarhaneye kapatıldığı günleri yaşadık. Sırf “Allah” dediğim için beni alıp tımarhaneye koydular” diyerek anlatırdı kendini. Sivas’ın Ebu Zerr’i Hay Hak Dede’nin zamanında karakollarda çok dövüldüğü anlatılırdı. Sonrasında kendisinden bıkan güvenlik güçleri ne zaman “taşkınlık” yapsa, “Hay Hakk” diye inletse ortalığı, alıp şehrin dışına araba ile bırakırlardı. Mübarek de uzak mesafelerden “Hay Hakk” diyerek gelirdi. Sivas’ın Ulu Camii’sinde bahçede kendine ait şark köşesinde vakit arası zikredip, haykırarak ömrünü geçirdiğine şahidiz. 2014 yılının Mayıs ayında kaybettiğimiz bu güzel insanla bir romanda karşılaşmak ne güzel bir tevafuk oldu. Yâd ettik bu vesile ile.

ZAMANIN AZALTAMADIĞI, YUMUŞATAMADIĞI ÜZÜNTÜ YOKTUR (Çiçero)

2014 yılında bir kalemde 301 madencisi ölmüş bir ülkenin evlatlarıyız. Yıllardan beri cesetleri yerin altından çıkarılmayı bekleyen işçilerin ülkesi burası. Afşin Elbistan’da senelerdir çıkarılmayı bekleyen cesetler var toprağın altında, unutuldu gitti. Ailelerin gömecek cenaze buldukları için sevindikleri bir coğrafya. Çok şükür hızla değişip toparlanıyoruz. Mesela, günlük ölümlerin yaşandığı Tuzla’daki tersanelerde ölüm sessizlikleri yaşanmıyor artık. Ama madenler… Ağzında cigarası, başında bareti, yüzü kömüre kesmiş, yorgun, hal bilir, vakur duruşundan ve her an ölüme hazır tevekkülünden oluşmuş tunçtan bir heykel gibi dikilir maden işçisi. Ramazan vakti yerin bilmem kaç metre altında, sebze kasasının üstünde domates, peynir ve zeytinle, mum ışığı altında açar orucunu. Sonra bir ses -dehşet bir ses- “Varda.. Varda… Varda!…” (Kaçın… Kaçın… Kaçın!) diye bağırır. Sonrası, kömür karası bir karanlık. Bu ülkede bu sahne ne çok yaşandı, ne çok ailenin ocağına kor düştü.

Emile Zola’nın Germinal’inden beri sosyalist edebiyat çizgisinin alanında olan işçi dünyası, Müslüman yazarların ilgi alanına bir türlü girmedi ne hikmetse. İktidarla arasına mesafe koymayı becerememelerinden ötürü müdür yoksa rahata düşkünlüklerinden mi bir türlü giremedikleri bu mevzuya bir maden mühendisi olarak yazar Ayşegül Genç’in attığı neşter çok önemli.

Sadece bu değil. “Müslümansan iki yakanın birleşmesi gerekir oysa. Ruh ile maddenin, durgunluk ve aksiyonun, dilin ve sözün, ilacın ve yaranın bir araya gelmesi gerekir. Bu açıdan içindeki ensar ve muhacir ‘tamamlanmak’ üzere gelmelidirler bir araya, ayrılmak için değil… Hakikatin bir elemanı olmak için kavuşmalıdırlar.” (S. 102) diyen yazar sosyal ve güncel mevzulara da değinir, mesajını verir. Deneme yazarlığından gelen şiirsel metin oluşturma biçimini sonuna kadar romanlarında kullanan Genç’in, birinci sınıf cümlelerden, aforizmalardan oluşan romanları hep okunası ve altı çizilesi metinlerle doludur. Yazardan, sıcağı sıcağına yaşadığımız 15 Temmuz darbesine karşı halkımızın kutlu direnişini anlatan bir roman beklesek yerinde olur diye düşünüyoruz.

Süleyman Ceran Arşivi
1 Sayı: 1 - Ağustos 2016 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler