İnsan neyin peşinden koştuğunu ne zaman sorgulayacak?

İnsan neyin peşinden koştuğunu ne zaman sorgulayacak?

Sema Yarar, insanın hayatın akışına kapılmak yerine yönünü hakikate çevirerek hem sıkıntıda hem de nimette Allah’la bağını koruması gerektiğini ifade ediyor.

Ben Nereye Gidiyorum

Sema Yarar / Doğru Haber

Hayat sessizce akıp giderken bazen kıyısında durup kendi hikâyemizi seyrederiz. Zamanın nasıl ilerlediğini, mevsimlerin nasıl değiştiğini fark eder; olduğumuz yerde durarak hayatın bizi nereye götürdüğünü anlamaya çalışırız. Oysa insanın hakiki yürüyüşü, hayatın kıyısında durup kendi hikâyesini seyretmek değil, hayatın içine cesaretle girerek kendi yönünü tayin edebilmesidir.

Çünkü hayat yalnızca başımıza gelenlerden, yaşadığımız olaylardan ve zamanın bize sunduklarından ibaret değildir. Hayat, aynı zamanda bütün bunlar karşısında nasıl bir tavır aldığımızdır. Bazen akışa kapılmak kolaydır; asıl mesele, akıntının içinde kendi yönümüzü bulabilmek ve yürüdüğümüz yolu bilinçle seçebilmektir.

İnsan, hayatının seyircisi olduğunda sürüklenir, hayatın öznesi olduğunda ise kendi hikâyesine yön vermeye başlar. Biz hayatın bizi nereye götürdüğünü beklemek yerine, nereye gitmek istediğimizi fark edip o yönde adım atmalıyız.

Bazen önümüzde sakin bir su vardır, bazen de bizi sürükleyecek kadar güçlü bir akıntı… Kimi zaman yolumuz berraktır, kimi zaman sisler içinde kalırız. Burada mesele suyun ne kadar hızlı aktığı değil, bizim hangi yöne kürek çektiğimizdir. İnsan, hayatın akışına kendisini bütünüyle bıraktığında savrulabilir. Oysa hakikati arayan insan, akıntının gücüne rağmen yönünü korumayı öğrenir.

İnsanın inandığını, değer verdiğini ve gerçekten neye adandığını en açık biçimde sözleri değil, davranışları gösterir. Çok şey söylemek mümkündür; fakat bazen tek bir davranış, uzun cümlelerin anlatamadığını anlatır. Sessizce yapılan bir iyilik, karşılık beklemeden uzatılan bir el, zor zamanlarda gösterilen sabır ve kimsenin görmediği yerde sürdürülen bir doğruluk… İşte insanın hakikatle kurduğu ilişkinin izleri burada saklıdır.

Sükût da böyledir. Sessizlik her zaman boşluk değildir. Bazen insanın içinde büyüyen en güçlü farkındalıklar sessizliğin içinde doğar. Dünyanın gürültüsünden uzaklaştığımızda kendi iç sesimizi duymaya başlarız. Alkışların, övgülerin, beklentilerin ve başkalarının bize biçtiği roller birer birer anlamını yitirir. İnsan kendi içine doğru derinleştikçe, dışarıdaki pek çok gürültünün aslında gelip geçici birer yankıdan ibaret olduğunu anlar.

İnsan kendisine şu soruyu sormaya başladığında asıl yolculuk başlar: “Ben nereye gidiyorum ve neyin peşinden koşuyorum?”

Çünkü menzil her zaman uzaklarda, ulaşılması güç bir yerde değildir. Bazen menzil, insanın hakikat karşısında aldığı duruştur. Ne kadar yükseldiğimizden çok, yükseldiğimiz yerde kim olduğumuz önemlidir. Ne kadar kazandığımızdan çok, kazandıklarımızın bizi neye dönüştürdüğü önemlidir.

Hayatın en büyük paradokslarından biri de burada karşımıza çıkar.

İnsan bazen yaptığı yanlışların, düştüğü hataların, yaşadığı kayıpların ve karşılaştığı sıkıntıların derinliklerinde Allah’ı bulur. Bir acı, yıllardır kapalı duran bir kapıyı açabilir. Bir kayıp, insanın sahip olduklarının kıymetini fark etmesine vesile olabilir. Bir başarısızlık, insanın kendi gücüne ne kadar fazla güvendiğini gösterebilir. Bazen insanın kırıldığı yer, Rabbine en çok yaklaştığı yer olur.

Çünkü sıkıntılar insanı yalnızca yormaz; aynı zamanda düşündürür. İnsan, kontrol edemediği olayların karşısında kendi acziyetini fark eder. Her şeyi kendi gücüyle halledemeyeceğini anladığında, kalbinde başka bir kapı açılır. İşte o kapının ardında teslimiyet, dua ve tevekkül vardır.

Fakat bunun karşısında başka bir hakikat daha vardır: İnsan bazen de Allah’ın verdiği nimetlerin içinde O’nu unutabilir.

Yokluk insanı düşündürürken varlık gaflete sürükleyebilir. Dert insanı duaya yöneltirken rahatlık insanı duadan uzaklaştırabilir. İnsan sahip olduğu nimetleri kendisinin başarısı zannetmeye başladığında, nimetin sahibini unutma tehlikesiyle karşı karşıya kalır.

Sağlık, aile, evlat, dostluk, makam, imkân, huzur ve maddi varlıklar… Bunların her biri birer nimettir. Fakat nimet, insanı verene yaklaştırıyorsa anlam kazanır. Aksi hâlde insan, sahip olduklarının içinde sahip olduklarının esiri hâline gelebilir.

Bu yüzden insan yalnızca sıkıntılarında değil, rahatlığında da kendisini sorgulamalıdır. Yalnızca kaybettiklerinde değil, kazandıklarında da şükretmelidir. Çünkü insanın gerçek imtihanı bazen yoklukta değil, sahip olduklarıyla ne yaptığı yerde başlar.

Hayat bir nehre benzer. Bazen bizi zorlayan, bazen bizi dinlendiren bir nehir… Bizim görevimiz ise kıyıda oturup akışın nereye gittiğini seyretmek değil; anlamı, hikmeti ve hakikati arayarak kendi küreğimizi çekmektir.

Belki yol uzun, akıntı güçlü, menzil belirsizdir.

Ama insan yönünü hakikate çevirdiğinde, attığı her adım anlam kazanır.

Çünkü mesele ne kadar uzağa gittiğimiz değil; yürürken kime yaklaştığımızdır.

HABERE YORUM KAT
Önceki ve Sonraki Haberler
Bunlar da İlginizi Çekebilir