“Bazen susarsın. Yenilmiş, eksik ve yaramaz sanırlar seni. Unutma, susan bilir ki konuştuğu zaman çoğu kimse sözlerini kaldıramaz.”
Fyodor Dostoyevski
Tolstoy başta Hz. Muhammed’i anlatmak için yazdığı övücü kitabıyla daha dindar bir insan olarak zihinlere kazınmıştır. Dostoyevski’nin bu ilgisi ise pek bilinmez. Bu ilgi sanılandan daha fazla derin olmakla beraber, bunu bir yazarın merakıyla mı yoksa Sibirya’da geçen sürgün yıllarında tanışıp, kader birliği yaptığı Müs lümanlarla beraber olmasıyla mı açıklamak gerekir? Elbette, Dostoyevski’nin Doğu ve Müslüman gözlemleri, Omsk Hapishanesi ve üstüne gelen askerlik yıllarında karşılaştığı başta Tatar ve Müslüman şahsiyetler aracılığıyla zihin dünyasının şekillenmesin de etkili olmuştur. Örneğin Aley adlı Dağıs tanlı Tatar karakter romanlarına da girmiş ve Müslümanlara ilişkin muhayyilesinin konuşturduğu bir parça olmuştur.
Roman yazımının Dostoyevski için bir ideolojik bir zemin olduğunu söylemek zor. Her ne kadar başta Kant ve Hegel olmak üzere temel eserleri okuma listesine almış olsa da romanları bir süper ego gibi çatış kının ve okuyucu ile ele avuca sığmayan bir güven ilişkisinin izlerini sürer. Dostoyevski Doğu Ortodoksluğuna tam bağlı olmasından ötürü, liberalizm ve nihilizm arasında bir süre gidip gelir; 1869 sonrasında ise kendini İsa’ya ve Ortodoks kilisesine adar. Katolik kilisesinin sadece baskıya dayandığı ve Roma İmparatorluğu hülyasının Rus-Slav emperyal ülküsü ile çatıştığını varsayarak, Dostoyevski ulusalcı bakışını Büyük Rusya emeli üzerinden yapılandırır.
Dostoyevski; Kur’an’ı Kerim’e ilgisine ve en azından onu bir defa okumuş olmasına rağmen, romanlarında ve özellikle de Yeraltından Notlar’da izini sürebildiğimiz monologlarda kendi iç çelişkilerini aldatmacalı, hafif oyunvari bir tarzla aktarır. Bu tutum son kertede okuyucuya uyanık olmasını öğütle yen tarzla taban tabana zıt değildir. Yazar bireylerine yalan söylememelerini tembih ederek onları erdemliliğe davet ederken, mutlak vahye inanmaz. İsa’nın legalitesini kilise üzerinden yeniden inşa ederken dahi pencere açmaz. Romanlarında erdem ve ahlak çağrısı mükemmeliyeti arayış ile marke edilmez. Sözgelimi Yeraltından Notlar’da kurmaca itirafın son perdelerine yelken açarken, zikzaklar çizmeyi sever. Kendi özelinde iflah olmayan iç çelişkilerinden izler taşıyan ve yer yer oyuncuyu da şaşırtarak uyanık olmasını tembihleyen tarzı mutlak bir mükemmellik aramaz. Zaman zaman nihilizmle dansa dönüşen bu tarz ideolojik düzey, Hırıstiyanlığı doğrucu bir akide olarak benimseyen Rus Slav Ortodoksluğunu, tarihsel bir dönüşüme denk gelen evrensel kurtuluşu taçlandıracak bir kavşak noktası olarak görür. Tarihsel olarak zorunlu, evrensel bir örneklik ama ve yalnız Rus Slav öncülüğünde... Bu imtiyazlı ve kayırmacı bakış diğer milliyetçi nosyonlar gibi ‘dışlayıcı’ olurken, Dostoyevski’de anti semitik yaklaşımların mebzul olması şaşırtıcı gelmeyecektir bazı okuyuculara. Rus-Slav milliyetçiliği için semitizim anakronik olmakla kalmaz, Yahudi benmerkezciliğini kaçınılmaz kayırmacı özben vurgusu gibi Rus üst kimliğine kilitler kendini. Dostoyevski için bu gerilim romanlarında sürer ve anti semitik hesaplaşmalar asla yok sayılmaz.
Kiliseye kadar getirdiği dinselliği, vahye eklememesi ve Peygamberin miracı üzerinden mucizevi analogların öyküsel çağrışımsal biçimselliğinden kendini kurtaramamasının bir diğer temeli ise yarattığı Rus Slav ulusalcılığının da tıpkı ortodoks vurgusu gibi temellerini batının aydınlanmacı kökeninden almasıyla açıklanabilir. Batının hedonist tüketici yanını eleştirirken slavlık üzerinden yine bir batıcılık kurgusu getirmekte ve bunu idealize etmektedir. Paris gözlemleri züppe ve aşırı tüketici kültürünü içsel gözlemlerle aşağılar. Diğer yandan, Jean Jacques Rousseau’nun Cenevre sözleşmesine bağlanarak, sadece batının uzlaşma esaslı özgürlükçü damarıyla kesişmiş olmamakta aynı zamanda Rusya şemsiyesi altında bir Slav kurtuluşu murat eder. Her ne kadar sosyalist kimliğe sahip olduğu kabul edilse de, her zaman net vurgulanmamakla beraber Slav ırkının (etnisitesinin) kurtuluşunun hamisi olarak Rus Çarı’nı görür. Savaş sadece kaçınılmaz değil, aynı zamanda pislikleri kan ve barut ile süpüren zorunlu bir araç olduğunu söyler. Dostoyevski 1877-1878, Rus-Osmanlı savaşında bütün kalbiyle Rus ordularına destek vermekle kalmaz, Bulgarların Slav coğrafyasının bir parçası olarak özgürleşmesine şapka çıkarıyordu. Üst Rus milli iradesi ancak bastırılmış bu Slavların özgürleşmesiyle mümkündü. İstanbul, Slav ve Ortodoks dünyanın başkenti olmalıydı ve bu nedenle Ruslar tarafından ele geçirilmesi gerekliydi. Dostoyevski’nin dini ve özelinde Rus-Slav Ortodoksluğunu önceleyen yaklaşımı, Çekler ve Polonyalılar yani Batı Slavlar söz konusu olduğunda ırksal ve onların katolik olması nedeniyle hasmane bir tavır alışa dönüşmekteydi.
Bu noktada dikkat çeken bir kaç noktayı özetlemek istiyorum. Batı eleştirisi yapan Dostoyevski, Japon kaynaklarından görülen sarı ırkın (yellow peril) Asyanın alternatif kurtarıcısı rolüne soyunmasına benzer bir tercihte bulunmaz. Rusya bu nedenle batının ta kendisi olmaya soyunmakla kalmıyor, Rus-Slav ulusçu projesi üzerinden batının diğer ülkelerini de çekim gücüyle peşinden sürükleyeceğine inanıyordu. Direnç gösterenler zaten ihtişamlı Rus imparatorluğunun dişlileri arasında gerekirse öğütülebilirdi. Dostoyevski güç faktöründen çok tabi olduğu ulusun öncülük durumuna inanmış ve bağlılarını inandırmıştı.
Peygamberimiz Hazreti Muhammed’e ilişkin yaklaşımlarının Budala ve Ecinniler romanlarında mistik tecrübeler olarak verilmiştir. Michael Futrell’in Seer dergisindeki yazısında İslam dininin Puşkin, Lermontov gibi Rus şairlerinin eserlerinde yer bulduğu nu ifade eder. Tolstoy’da askerlik yaptığı yıllarda Asya’da müslümanlarla temasa girmiş ve yaşam biçimlerinin yanısıra iman ettikleri esas değerlere merak ederek araştırmış, üzerine yazmışlardı. Futrell, Dostoyevski’nin çok istediği halde Sibirya’da Omsk hapis hanesinde Rusça Kuran mealine kavuşamadığını not eder. Yazarın rafında yer aldığı zaman Kur’an’a ne kadar derin eğildiğini kestiremesek de, yaptığı okumaların önceki romanlarındaki mistik peygamber tasvirlerinin ötesine gittiği kuşku yok. Dostoyevs kinin gazete yazılarında öne çıkan Rus milliyetçiliğinin bilhassa İstanbul bizim olmalı tutkusunun, Peygamber Efendimize saygı ve sevgisini gölgelediği rahatlıkla öne sürülebilir. Peygamberimizi Ölü Evinden Notlar romanında Orlov adlı kahramanının şahsında şöyle tanımlar: Hayatımda böyle güçlü böyle çelişik karakterli birini görmedim. Nefis üs tünde tam bir zaferdir bu. Onca ilkence ve acıya rağmen dünyada hiçbir şeyden korkmaz O (Muhammed).
Bu noktadan sonra gözünü bürüyen milliyetçilik ve aydınlanmacı anlayışın Peygamber profilini şeri ve uygulanabilir ideolojik alana taşıması kolay değildi. Roman kahramanlarını sarmalayan dışsal ve içsel faktörlerden sıyrılacak atılım gücünü bulamadı. Bütün Hıristiyan dindarlığına ve 1860’dan sonra nihilizmine panzehir gelecek dindarlığına rağmen Charles Darwin gibi İnsanın Maymundan Geldiğine inanmak istiyordu. Ladislav Kovac’ın İkizler olarak Darwin ve Dostoyevski adlı makalesi her ikisinin maddeci felsefeye yakınlıklarının altını çizmektedir. İronik şekilde insan ruhunu yüceltmek babından Darwin’in zamanındaki muarızı Alfred Russel Huxley’e yakın durarak, termo dinamiğin ikinci yasasına göre evrim görünmez bir kuvvet tarafından meydana getirilmiştir. Bu noktada mutlak rahmani gücün dünyevi yasalardan bağımsızmış gibi arasının açılması dikkat çekicidir. Dostoyevski İsa’yı bulmasına bulmuştur, ancak onun İsa’sı konuşmaz; insanların dünyasının dışında bir sembol hakikattir. Sessizdir, ama dinleri soruları, konuşmaları not eder. Onun sessizliği Dostoyevski anlatısındaki bir ilmektir. Kim bilir, Peygamber Efendimizin de mistik tasviri sadece Kur’an’dan habersiz bir yazarın naif arayışları değil bilakis o Peygamber mesajına mütemadiyen kulaklarını tıkayan bir irade olarak tezahür etti. Eğer öyleyse İstanbul’un Ruslar tarafından ele geçirilmesinin teolojik payandaları bildiğimizden daha güçlü şekilde çakılmış gözüküyor.
