Bir gece yarısı hıçkırıklara boğuldum. Bedenim o kadar sarsıldı ki, oturduğum berjerin önüne düştüm. Halının üstüne kapandım. Omuzlarımın öne arkaya sarsıldığını hayretle görüyor, yıllardır duymadığım ağlayış sesimi acıyarak ve tuhaf bir lezzet alarak işitiyordum. Sabah ezanının okunmasına çok az kalmıştı. Hıçkırıklarımı duyan teyzem koşa koşa geldi. Beni sardı. Saçlarımı okşadı. Belki de aniden çirkin bir rüyanın içinden çıktığımı düşünmüş olacak ki, neden ağlıyorsun, demedi. Hadi yat kuzum, hadi yat gözüm, hadi geçti, hadi… Teselli sözcükleri söyleyip seccadesine geri döndü. Sesini iyice kıstığım televizyonun mavi ışığını fark etmedi.
Otuz beş yaşında bir adamın gece yarısı bile değil sabahın ilk saatlerinde salonun ortasında yere yıkılmış hıçkıra hıçkıra ağlıyor olması teyzeme garip gelmemiş miydi, beni mahcup mu etmek istememişti, bilmiyorum, başımı kaldırıp mavi ekrana döndüm. Belgesel devam ediyordu. Seneler önce vefat edip bizim mahallenin mezarlığına gömülmüş Doktor Haydar’ın arkadaşları, dostları, talebeleri, akrabaları sıra ile konuşuyor, Doktor Haydar’ı anlatıyorlardı.
Uyuyamayacağımı anlayıp da salona gelip oyalanmak için televizyonu açtığımda, belgesel yeni başlamıştı. Bir gün benim de belgeselim yapılır mı ki, benim belgeselimde kimler konuşur ki, ben de arkamda böyle güzel kokulu bir rüzgâr bırakabilir miyim ki, nerde oğlum sende bu insaniyet, maneviyat, işte geldin gidiyorsun, daha evlenmedin bile, sen çevrendekilere böyle tatlı bir nefes üfleyecek çapta adam değilsin ki… düşüncelerinden geçerken, belgesel de seneler önce mahalle mezarlığımıza gömülen bu büyük şahsiyetin hayat hikâyesinin üzerinden geçiyor, Doktor Haydar’ın çalışkanlığı, sessizliği, cömertliği, seyahat severliği gibi mevzulardan bahsediliyor, Doktor Haydar üniversitede okuyor, Doktor Haydar evleniyor, Doktor Haydar muayene ettiklerinden ücret almıyor, Doktor Haydar eline geçen paraları İstanbul’un ne kadar fakiri fukarası varsa onlara harcıyor…du.
Uyku tutmamıştı. Sabah dokuzda genel müdürün de katılacağı bir toplantı olacaktı. Uyumalıydım. Güzel bir gün olması için uyumalıydım. Uyuyamıyordum. Belgeselde beni kendine rapteden ve bırakmayan bir tılsım vardı. Sanki bir şey olacak, sanki bu gece Allah’ın ulu kulları arasına katılacağım, sanki bana bir el dokunacak, sanki bana bir suret gözükecek, sanki bana bir sır emanet edilecek, sanki namazlara erinmekten, dedikodu yapmaktan külliyen vazgeçeceğim, sanki biraz sonra ekranın içinden bakan bir göz bana haydi bakalım Kâzım efendi, yolun açık olsun, gözün aydın olsun, geleceğin uğurlu kademli olsun, yürü bakalım zaman senindir, kapılar açıldı, perdeler kaldırıldı, filan diyecek, ben artık dünya ağırlıklarımdan kurtulmuş bir dünyalı olarak, bambaşka bir insan olarak yarın sabah mesaiye başlayacağım… gibi duyguların, düşüncelerin içine yuvarlandım. Kalksam gitsem, uyumaya çabalasam iyi olacak ama Doktor Haydar’ın hikâyesi kalbimi çarpıntılara boğmuştu. Bitsin de öyle gideyim, hem zaten ezan okunmak üzere diye kendimi oyalıyordum.
Kalbimin çarpıntıları artıyordu. Bu sırada bir susuzluk duyuyor, mutfağa gidip su içmeyi düşünüyor, sanki ekranda bana bakan gözlerden veya bana konuşan dillerden bir ışık veya bir ses gelecek de bana bir ilham inecekmiş gibi kıpırdayamadan gözlerim ekrana kilitli öylece raptolmuştum. Doktor Haydar’ın cenaze töreninden fotoğrafların akmaya başlaması ile belgeselin sonuna doğru gelindiğini düşünüp berjerin sağ kolluğuna daha bir kaykılarak ekrana daha bir eğildim.
O sırada gözleri görmeyen matruş bir yüz, görmediği kameraya doğru başını kaldırarak, doktorun cömertliğinden bahsetmeye başladı. Bu şehirde yaşayıp da doktorun sofrasından nasiplenmemiş bir tek kişi yoktur, dedi. Ben bir ân şaşaladım. Belki de deminden beri beklediğim, bana dokunacağını sezinlediğim ân bu ândı. Bu şehirde doktorun sofrasında bulunmamış bir tek kişi yoktur… mu?!! İşte tam da o ânda boş bulundum. Gecenin ortasında. Bütün bir âlemin ortasında. Zalimce ve cahilce. Fevri bir hareketle. Sabah ezanları okunmak üzereyken. “Hadi canım sen de!” diye haykırıverdim ve sağ elim havada sert bir kavis çizdi. Bu kavis hareketini babamın babasından almıştım. O da aklı yatmadığı şeylere sağ elini havada sallayıp bir parantez açarak tepki gösterirdi. Onun açtığı parantezleri ben kapardım. Annem ne yaptığımı sorardı, cevap vermezdim, çocuktur, kendince bir şeyler yapıyor, diye düşünmez, benim bu hareketimi anlamaya çalışırdı. Onların beni çözmelerine izin vermezdim. Dedem ne kadar parantez açtıysa ben istisnasız bütün parantezleri kapadım. Hayatım boyunca açtığım hiçbir parantezi ya da tırnak işaretini –hem mecazi hem gerçek anlamda diyorum- açılmış halde bırakmadım. Hepsini özenle tek tek kapadım. Şimdi ben de aynen rahmetli dedem gibi sağ elimi havaya doğru parantez açarak salladım! Zihnimdeki çocuk da bu parantezi kapadı. “Hadi canım ordan! Bu şehirde, doktorun sofrasında bulunmamış tek bir kişi yoktur, ne demek ya… Ben varım mesela? Beni niye hesaba katmıyorsunuz…” diye, bilmediğim, görmediğim, tanımadığım birtakım yüzlere çıkıştım.
Karanlığın içinde meçhul birtakım kişilerle dövüşüyor, yarışıyor, hesaplaşıyordum. Derken belgeselin bitiş yazıları ekranda akmaya başladı. O vakit ezan da başlamıştı ve ben televizyonu sessize alıp berjerimde birdenbire doğruldum. Koltuğun içinde diz çöktüm. Ellerimi dizlerimin altına aldım. Bu halimle karanlık bir odada mavi ışığın önünde tuhaf bir haldeydim. “Hadi canım sen de!” diye fısıldadım. Bu şehirde doktorun yemeğini yememiş…
Sonra içimde bir utanç. Sonra içimde bir fren sesi. Sonra içimde bir endişe. Sonra içimde bir tövbe etme arzusu. Sonra içimde bir kızarıp bozarma halleri. Sonra içimde arabamla bir kedi yavrusunu ezmişim duygusu. Sonra içimde bir his. Birilerinin canını yaktığım, birilerinin ruhunu incittiğim hissi. Sonra iç yakıcı bir fren sesi. Neden böyle demiştim? Çocukluğumda, camiye gittiğimizde, “Çoraplarınızı çıkarmayın üleyyynnnn! Tesbihleri sallamayın üleynnnn! Sessiz olun üleynnnn!” diye diye, haykıra haykıra bizi azarlayan hacı amcalara karşı ruhumda biriktirdiğim öfkenin belirsizce patlaması mıydı acaba bu? Bilmiyorum. Karanlığın alnında öylece beklerken. Gözlerimin önünde sayfalar sayfalar sayfalar, bahçeler bahçeler bahçeler açıldı. İnsanlar insanlar insanlar, sahneler sahneler sahneler… Birdenbire hıçkırmaya başladım ve berjerden aşağıya yuvarlandım.
…
İmam Hatip’te okuyoruz. Öğle aralarında evden getirdiğimiz sefer taslarını açıp okula en yakın parkta, deniz kıyısında bir şeyler atıştırıyoruz. Evden okula yürüyerek gidip geliyoruz. Yemek faslı bitince Fatih’le “televizyon programları” yapıyoruz. Bunun böyle olduğunu sadece biz biliyoruz. Ben hep sunucu oluyor ve kendisine sorular soruyorum. Fatih uzun uzun cevaplar veriyor. Çoğunlukla işi gırgıra vuruyoruz. Bitmez tükenmez programlarımız oluyor. Bazen öğleden sonraki dersleri asıp yeniden yeniden sorular, cevaplar… kendimizce eğleniyoruz. Fatih mevlit okuyor. Fakat mevlit metni yerine biyoloji kitabından bir bölüm okuyor. Mevlidin nağmeleri “mitekondri”lerle “lizozom”larla karışıyor. Gülmekten karnımıza acılar giriyor. Ne çok gülüyoruz. Her öğle arası önce sefer tasları açılıp bankların üzerinde yemekler yeniyor. Ardından mevlit faslına geçiliyor. Bitmiyor tükenmiyor.
Nedense oradan geçen birilerinin dikkatini çekiyoruz. Birilerinin bize gülümseyerek acıyarak, imrenerek, cık cık cık çekerek geçip gittiğini görüyoruz. Bir gün yaşlı bir adamın, bize doğru yaklaşıp evladım siz neden burada yemek yiyorsunuz, dediğini anımsıyorum. Gözlerinde açık yeşil bir duruluk var. Gözlerine baktığınızda bütün günahlarınızdan arınmış gibi hissediyorsunuz kendinizi. Bu yüzde bir ikindi serinliği var. Az evvel sulanmış bir avlunun kurumasını bekleyen sessiz kadınların sabrı var. Gelin bakayım keratalar, diyor, öğle namazını kıldınız mı? Bizi bir camiye götürecek, namaz kıldıracak, nasihat edecek sanıyoruz.
Adam bizi bir caminin avlusundan geçirip büyük bir caddeye çıkartıyor. Bir apartmanın bodrum katına giriyor, derken bir medrese avlusuna çıkıyoruz. Avluda beklerken bir pencere açılıyor bir kapı kapanıyor, en sonunda büyük sofraların kurulduğu bir apartmanın terasındayız. Devasa bir teras bu. Sofralar birbirlerine değmeyecek kadar bir yakınlıkla kurulmuş. Neler olduğunu anlamadan az önce bizi buraya getiren mütebessim yüz, hadin evlatlarım durman, diyor. Büyük sofraların ortasına konmuş çorbalara kaşık sallıyoruz. Derken bizim okulun müdürünün de karşımızdaki sofrada yemek yediğini, bizi fark ettiğini ve buna hiç şaşırmadığını görüyoruz. Yemekten sonra abdestler alınıyor. Namazlar kılınıyor. Kur’an okunurken derse geç kalmak üzere olduğumuzu anlayıp okula yollanıyoruz. Okulun bahçesinde bizi gören müdür aferin evlatlarım her zaman gelin, Haydar hocanın sohbetlerini kaçırmayın, diyor. Haydar Hoca kim, bu yemekler neyin nesidir, bizi oraya kim götürdü, bilmiyoruz. “Doktor Haydar, diyor sınıftakiler, biz her çarşamba ordayız aslanım, sohbete gidiyoruz…”
…
Ertesi akşam eve geldiğimde teyzem bir şey sormuyor. Sabah namazı öncesi yaşananların aslını astarını araştırmıyor. Akşam yemeğinde, ben televizyona bakarken, sanki kirpiklerimde hâlâ dün geceki hatıranın rutubeti dururken, evladım bir derdin varsa bana söyle, deyiveriyor, Allah dermansız dert vermemiş ki, aman kendine mukayyet ol. Teyzeme bakıp gülümsüyorum. Doktor Haydar Camisi nerde teyze, diyorum. Anaa! diye ünlüyor. Arka sokağımızda ya, ben her ikindin mukabeleye giderim ya, o nasıl soru öyle…
Sabah namazında Doktor Haydar camisine gidiyorum. Namazdan sonra şadırvanda oturup kuş seslerini dinliyorum. Caminin kapısını kilitleyip yanıma gelen imam gülümsüyor, elimi sıkıyor, Allah kabul etsin, diyor, kirpiklerimin neden ıslak olduğunu sormuyor, yüzüme eğilen bu genç yüzde bir sükûnet, bir duruluk var. Bir ikindi serinliği var. Az evvel sulanmış bir avlunun kurumasını bekleyen sessiz kadınların sabrı var. Seherlerde zikre çıkmış kuşların sesi var.
