Mehmet Akif’in (hani şu son zamanlarda İslamcıları tasfiye etmeyi aklına koymuş bazı aklıevvel zibidilerin ‘ama Abdülhamit Han’a karşı çıkmıştı’ diye vızıkladıkları büyük Türk şairinin) memlekete gavur geldiğinde işi gücü, evi barkı bırakıp Anadolu’yu karış karış dolaşmasını, o ateş saçan üslubuyla minberlerden milleti irşat edişini çokça tefekkür etmişliğim vardır. Bu tefekkürlerin sonunda soru gelip hep şuraya dayanır: ‘Oğlum İsmail, sen aynı durumda kurulu düzenini bırakıp deden Akif’in yaptığını yapabilir miydin?’
Sorunun cevabı 20 yıldır duruyor zaten. Biraz daha duradursun. Bir başka yerden ilerleyelim biz.
Türklerin 5.000 yıldır kesintisiz olarak yapmayı sürdürebildikleri 3 şey var bana kalırsa: Pastırma yapmak, türkü çığırmak ve şiir söylemek/yazmak. ‘Türk şiirinin kesintisizliği’ bahsi önemlidir; ancak bu bahisten daha da önemlisi, Türk şiirinin bu kesintisizliğin içerisinde hep ‘büyük şair’ barındırma gücünü de elde tutmuş olmasıdır. Yani bugün Türk şiirinden ‘büyük Türk şiiri’ olarak bahsedebilmemizi sağlayan asıl şey hem kesintisizlik hem de her dönemde büyük şair barındırma gücüdür.
Bir kerre daha söylemiş idim şunu bir yerlerde. Anadolu’yu Moğol istilasından kurtaran hususlardan biri de Yunus Emre dedemizin o esnada şiir söylüyor oluşudur. Fetret devrinde eline hokka ile diviti alan Süleyman Çelebi dedemiz Mevlid-i Şerif’i yazarak ‘yeniden dirliğin gelişi’nin motor güçlerinden biri olmuştur. Mesih, mehdi bekleyen milleti Hakikat-i Muhammediye’ye davet etmiştir.
1400’lü yıllarda Orta Asya içlerine seyahat eden ve kendisiyle ‘Hah, Konstantiniyye’yi mi alacaksınız? Sizin henüz şiiriniz dahi yok!’ şeklinde dalga geçilen bir Türk tüccar, Ahmedî’den bir şiir okumuştur da dinleyenleri hayrete düşürmüştür. Şiiri duyan herkes ‘Ol vasatta bu Oğuz, şol Konstaniyyeyi alır.’ demiştir.
Meseleyi uzatıp da tadını kaçırmak istemem. ‘Şiirin hayatiyeti’ meselesinde şah örneklerle doludur Türk’ün tarihi. ‘Türkler şiir yazdığı için mi millet olmuştur, millet olduğu için mi şiir yazagelmiştir?’ sorusu ise ilgililerin cevabına muhtaçtır.
Ben kendi meseleme döneyim yine. 15 temmuz akşamı sokaklardaki askeri hareketliliğin bir darbe girişimi olduğunu anladığım an, o soru gelip oturdu göğsüme. Dikkat isterim. Henüz başbakandan, cumhurbaşkanından falan açıklamalar gelmemişti. Soru şuydu: ‘Zoru geldi oğlum İsmail. Deden Akif’in yaptığını mı yapacaksın, kuyruğunu kıstırıp evinde başına geleceklere razı mı olacaksın?’
Allah’a hamdolsun ki çok çabuk cevapladım soruyu. Ev halkıyla helalleşip attım kendimi sokağa. Aklımda hep Akif dedem. Madem o minbere çıkmıştı, eh ben de periscopeda canlı yayın açtım hemen. ‘Bu geceyi köpeklerin gecesi olmaktan milletin gecesi olmaya çevirmek sizin elinizde ey millet. Haydi vatanını, milletini, geleceğini seven herkes sokağa!’ diye çığırdım canhıraş şekilde.
Kısa sürede ulaştım Boğaziçi Köprüsü’ne. İlk ateşte vurulup düşenler olduğunda oradaydım. İlk anda sadece yaralıların olduğu bilgisi gelmişti lakin yanlışmış. Daha o ilk ateşte şehadet şerbetini içen talihliler olmuş. Gerçek mermilerin ‘cıv’lamaları arasında siper aldığım araba arkasında dilimde İnşirah, aklımda dedem Akif’in o olağanüstü dizesi vardı: ‘ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi’
Gece şafağa ağıp da durum sakinleşince anladım. Büyük Türk şiirinin temsilcileri, Yunus’un, Süleyman Çelebi’nin, Ahmedi’nin, Akif’in evlatları o gece topyekun ölmeye yürümüşler. Lonca topyekun seferberlik ilan etmiş. Türk şiirinin niçin ‘büyük’ olduğunu bir kez daha dosta, düşmana, tekmil hayına göstermiş.
İmdi bu noktada derim ki... Benim bundan sonra ‘şuara loncasına aidiyet’ konusunda tek kriterim vardır: ‘15 Temmuz’u 16 Temmuz’a bağlayan gece ne yapıyordun? Sokakta mıydın, sokakta değilsen bile kalbin sokakla mı atıyordu, sokağa destek veriyor muydun? Yoksa perdelerini sıkı sıkı kapatıp olacakları mı bekledin? Yahut daha da kötüsü, 15 Temmuz’da yapılmak istenen şeyin başarıya ulaşmamış olmasına üzüldün mü?’
Bir kez daha dikkat isterim: Zoru geldiğinde halkın, milletin, vatanın yanında durmayan adam şiir yazabilir. Hatta çok iyi şiirler yazabilir. Ancak ona artık ‘Türk şairi’ denemez. Pir Sultan’ın, Köroğlu’nun, Namık Kemal’in, Nâzım Hikmet’in yaptığını yapamayan adamın şair olarak anılmaya hakkı var mıdır ki? Cesareti olmayanın şairliği var mıdır ki?
