
Fotoğraf: Christophe Calais
Kenya’da bir kampta köle olarak yaşıyorlardı. 45 saat süren yolcuktan sonra ilk defa yüksek binalar görmüş ve şaşkınlıkları yüz ifadelerinden anlaşılıyordu. Umut ve korku içinde gidip geliyorlardı.
Buzdolabı ve ocakları yoktu, evin içinde tuvalet adeti yeniydi. Hazırlık aşamasında yeni kültürü tanıtan kurslara katılmışlar, bir iki kelime yeni dilden öğrenmişlerdi. Ailenin okuma-yazması yoktu. İlk geldiklerinde masada yemek yemeği denemişler ama sırtları ağrıdığı için hemen yere bir bez atıp, yemeklerini oturma odasında yemişlerdi. Bir düğmeyle odanın nasıl soğuduğunu çözememişlerdi. Güvenli bir yere adım atmaktı hedefleri, aç kalmadıkları, sürekli tacize uğramadıkları bir yer olacaktı yeni ülkeleri.
Para konusu konuşulmuyordu, yoktu bir şeyleri. Kampta çalışan babanın aldığı günlük bir tas dolu mısıra ancak yetiyordu, nadir “eve” mercimek giriyordu ama yağ ve şeker nedir bilmezlerdi. Köpek girmesin diye biriktirdiği para ile teneke saç kaplamıştı kulübesine. Meraklı komşuların sorularında tökezliyordu, emin değildi hiç. Sürekli “utancı”nı yüzünden silmekle meşguldü. Çocukluğunda da utangaçtı, “kanında” vardı; damarlarında dolaşan tuhaf bir “hastalık” özgüvenini sarmıştı. Müslümandı. Beş vakit namaz kılıyordu ama kölelik ve kulluk arasında gidip geliyordu. Kulluğu kime idi? Şimdi ise yabancı olduğu bir kültür kuşatacaktı ailesini, en başta da kendisini.
Duygu nedir unutmuştu, yaraları acıyla kabuk tutmuştu ama kabuğun altında bir şey vardı, sıcak ve yumuşaktı. Umut diyordu ona. O gün hava boğuk ve sıcaktı, senelerden beri ilk defa mutlu olacaktı. Yeni evlerinin bir odasında kayık gibi duran cismin banyo olduğunu öğrendiğinde eşi küçük bir şok geçirmişti. Hatta temiz olduğu için ihtiyaç gidermekte zorlanmışlardı. Pazar gününün tatil olduğunu halen çözmüş değil.
“Allah bizlere lutfetti” demişti aile reisi. Kahvaltıda sadece yumurta, muz ve ekmekten başka bir şeyi bilmiyorlardı. Elektrik şalterini ilk defa “yeni kültüre hazırlık kursu”nda görmüştü, tüm oda aydınlanınca çok korkmuştu. Aile ilk gün güneş battıktan sonra karanlıkta oturmuştu, şalterin varlığını unutmuşlardı. Uzun süre yerde yatmaya devam ettiler, yatak bilmiyorlardı. Markete satılan eşyaların hiç birini tanımıyorlardı. Şişman insanları görünce çocuklarına: “Çok zengin olmalılar, baksana ne kadar çok yemişler” dedi.
Bir çanta ve iki plastik poşet ile gelmişlerdi. Dışarı çıkmakta zorlanıyordu. “Mağara”dan çıkmak istemiyordu. Dışarıda kendisini yemek için bekleyen aslanlardan korkuyordu. Öyle mırıldanıp duruyordu. Farklı bir hapis yaşamaya başlamışlardı bile.
