RAMAZAN YAZÇİÇEK

RAMAZAN YAZÇİÇEK

İoanna Hoca İle medeniyetler kavşağında

Farklı yerlerden aynı yere bakabilmek, aynı yerden ayrı yerlere bakmaktan daha değerlidir. Bu fark, her şeyin ücretini bilmekle hiçbir şeyin değerini bilmemek arasındaki fark gibidir.

Kırk yıl önceydi. Hacettepe Hastanesi dâhiliye servisinde tedavi görüyordum. Vizite telaşına, sekreterlik telefonundan sesini karşıya duyurma mücadelesi veren taşralı hasta yakının konuşması eşlik ediyor: “Valla hocala, ‘bakıyoz, bakıyoz’ diyola, amma hiç bi şey de yapmıyola… Ne gonuştuklanı da anlamıyom… Talebe olanlar, kendi aralarında metaztaz mı, ne? deyip duruyola. İyi bi şey mi, kötü bi şey mi bilmiyom ki... Bazen de ‘es geç’ deyip geçiyola… Zaten artık yerinden kalkamıyo.” Son ifadeleri boğazında düğümlenen kadın, tutamadığı gözyaşlarını oyalı yazmasıyla siliyor; ıslanan parmaklarını da çiçekli basma şalvarında bir sağa bir sola kuruluyor. Konuşma, kısa soluklanmanın ardından yerini başka bir fasla bırakıyor: “Gız… Allah aşkına tavuklarım nasıl, tavuklarım? Yemliyon değil mi? Ruhlula ne de olsa. Yumutluyola mı?” Karşının sesi duyulmayınca, Alo… Alo… Seslenişleri, servisteki hasta iniltilerini bastırıyor.

Diyarbakırlı genç bir öğrenci olduğu söylenen başka bir hastanın, günlerdir devam eden, “Ölmek istemiyorum, yaşamak, okumak istiyorum!” iniltileri önce azalmış, ardından kesilmişti. Taburcu mu oldu, yoksa? sorusunun cevabı askıda iken, bir ânda ilaç kokulu koridorların gece sessizliğini, uzaklardan yankılanan feryat ve ağıtlar dağıtıyor.

Seslerin geldiği koridora yöneliyoruz. Türkçe-Kürtçe yakılan ağıtlar, oda önüne yığılanların buğulanan gözlerinde karşılık buluyor. Kapıya birikenler, ellerinden geldiğince ağlaşanları teskin etmeye çalışıyorlar. Adının İoanna olduğunu öğreneceğim mütebessim insan, içten bir gayretle ilgileniyor acılı âileyle. Biz de hemşehrilik hamaseti eşliğinde konuyu anlamaya, ağlayanları sakinleştirmeye çalışıyoruz. Fazla zaman geçmiyor ki kendimi yatağımda müdahaleye muhtaç buluyorum. İçim geçmiş, küçük bir baygınlık geçirmişim. Hastanede, annesi için refakatçi kalan İoanna, bu kez eşime destekle benimle ilgileniyor. Diğer koridorda ise mukadder olan ölümün soğuk yüzü, genç kızın kaydına kanser teşhisiyle tıbbın konusu olarak düşüyor.

İoanna hocayla hastanede başlayan tanışıklığımız ileriki dönemlerde de devam ediyor. Hoca, o zaman Hacettepe Üniversitesi’nde felsefe profesörüdür. Her görüştüğümüzde sohbetimiz, bilgi, ilim, inanç, bilginin kaynağı, Simurg efsanesi ve Süleyman’ın (as) hüthütü gibi dağınık konularla zenginleşiyor. Hocayla çoğu konuda hemfikir olmadığımız halde, sohbetimiz kısa sürede yoğunlaşıyor.

***

Kuçuradi, Ankara’ya gittiğimde Çankaya’daki evine dâvet ediyor. Uzun yılların tanışıklığı sıcaklığında geçen misafirlikte fikrî müzakereler yapıyoruz. Bursa’dan dâvetsiz gelen doktora öğrencisini kısa süreli kabul için izin istiyor: “Bu akşam zamanımı size ayırdım, izin vermeseniz kabul etmem” diyerek nezaket ve programlı oluşunu yaşayarak gösteriyor. Öğrencinin, fakültedekilere yönelik tecessüs iştihasını hoca, “Sadece bilgiye tecessüs et” kabilinden bilgece bir nasihatle sonlandırıyor. Koyulaşan sohbetimizin bir yerinde “Size bunu Kur'ân’dan okuyayım hocam” diyorum. İlgili gördüğüm âyetleri Kur'ân’dan okurken, telefonum çalıyor. Telefonda eşimle selâmlaşmamı, hocanın oturduğu yerden mütebessim, samimi seslenişi bölüyor: “Sevgi, Sevgi Gel! Ramazan beni İslâm’a dâvet ediyor!”

Yıllar sonra, “Diller ve Medeniyetler Üzerine” yapacağım bir çalışmaya bilgi notu olarak düşeceğim “omuz” kelimesinin, Türkçe’de kullanıldığı gibi Yunanca’da da aynı olduğunu (Ômós), hocadan öğreniyorum. Dilini bilmediğim bir dünyadan, Rodrigo’nun gitar konçertosunu, kahırlı umutlar eşliğinde Nazım’ın dizelerini, Kuçuradi’nin evinde dinliyorum. İleriki yıllarda yazılarımda atıfta bulunacağım Montaigne’nin adını da ilk defa orada duyuyorum.

Hocadan, ağırlıklı olarak “İnsan hakları”, “Etik”, “Evrensel değerler” konularını ilgiyle dinliyorum. Ben ise akademi dünyasına uzak; unvansız konuşan, taşralı içtenliğimle İoanna’ya, ‘varlık’, ‘varlığın, bir var edene muhtaç olduğu’, ‘varlığın, var edenden bağımsız düşünülemeyeceği’ hakîkatini, ‘bilginin kaynağının vahiy oluşunu’ ve zorunlu uzanımı gördüğüm ‘kulluğun/yaşam tarzının Allah’a has kılınması’ gerektiğini heyecanla aktarıyorum. Hoca, paylaşımlarımı mütebessim bir dikkatle dinliyor. Söylediklerimi, yer yer sertleşen tonda reddederken bile, “Sen, farklı bir dünyada/akademi dünyasında yer almalısın Ramazan!” diye, samimi ve sitemkâr bir harmoniyle karşılıyordu.

Akademizmin dayanılmaz hafifliğine sığınmayan ve o dünyaya sığmayacak kadar onurlu, bilge Kuçuradi, aklına uymayan putlara İbrahim idi! Ben ise statükoyu dikkate almayan bir edayla, bütün putları kırmak için vardım sohbetlerimizde. Paylaşımlarımda, korkunun ördüğü duvarları bir bir yıkarken, ideolojilerin bir sığınak, kaçış, örümcek evi olduğunu anlatıyor; muharref geleneğe ilave modernizmin türbedarlığına da “Lâ” diyordum! Ateizmi, sekülarizmi reddettiğim gibi hurafe kültürünü, toplumda dindarlık diye yaşanan rezâleti de reddedişim; muhafazakâr dünyadan ayrı bir dil konuşuyor oluşum, hocanın nezdinde anlamlı yönümdü herhalde. Kuçuradi hoca, duvarsız bahçelerde savunmasız gezinen; çoğun kıymetlendirmesini aşan, düşünen insandı. O, çocukların dilindeki, iyiliğin peşindeki “İoanna” “İyi Ana”sı idi. Müzakerelerimizde asırlık kavgaları sonlandıramayacaktık kuşkusuz ancak fikrî paylaşımın, zamanla değişim-dönüşümün öncelikli imkânı olduğunun da farkındaydık.

Bir aydını özel kılan, farklı düşünceleriyle özgün; kendisi kalarak başka kültür ve medeniyetlerle; düşünce ve fikir insanlarıyla karşılaşmaktan sakınmamasıdır. Nitekim “insan” kalmak, aydın olmanın ön şartıdır. Bu tutum, sağlıklı iletişim ve ilerlemenin de öncülüdür. Medenî olmak ve medeniyete giden yola koyulmak buradan geçer; gerisi entegrizm, başka bir ifadeyle yobazlıktır.

Kuçuradi, gözlemime konu, sağcı-solcu, ilerici-gerici nevi hafifmeşrep tanımlara sığmayan; izm’lere teslim olmayan bir entelektüeldi. O’nu farklı kılan, tiyatral bir kişilikten uzak; imitasyon aydınlara inat, olabildiğince tabiî oluşuydu. Hoca, nazarımda, akademizmin tiyatro krallığında uyumsuz bir münzevi gibi duruyor; sade ve kendisi kalarak paylaşıyordu fikirlerini. İoanna, bebe pazeni entarisiyle, üniversite kürsüsünde ders anlatıyordu. O, gösterişsiz kişiliğinden olsun nasiplenmeyen nice hocalara hocalık yapıyordu. Onların çoğu unvanla/titrle, ilericilikle, çağdaşlıkla kumda oynaya dursun; İoanna, insanla ilgileniyordu.

***

Kuçuradi hocayla, Van Gölü kıyısında, ovaya hâkim sarp kayalıklar üzerine kurulan; Urartu, Selçuklu ve Osmanlı’dan taşıdığı izlerle tam bir medeniyetler bileşkesi olan Van Kalesi’nde Plüralizm üzerine müzakereler yapıyoruz. Doğudan Batıya uzanan tarihi İpekyolu üzerinde kurulu yaklaşık 3000 bin yıllık Urartu Medeniyeti’nin en eski yapıtı olan Van Kalesi eteğinde derin bir sohbet… Kadim dönemlerden modern döneme uzanan bir konu; yeni veçhesiyle Dinsel Çoğulculuk üzerine konuşuyoruz.

Henüz yayımlanmış olan Dinsel Çoğulculuk (Plüralizm) kitabımı; düşüncenin gökkuşağına tahammül; velâkin, hakîkatinse buharlaştırılmaması içeriğiyle paylaşıyorum hocayla. Konunun entelektüel serinliği, iki farklı göz rengine sahip, uzun beyaz tüylü, sahibine sadık, Van kedilerinin sevimli koşuşturmaları eşliğinde sıcak bir muhabbete dönüşüyor.

Misafirimizle, bahçeli evimize hava kararmadan önce dönüyoruz. Âilecek semaver çayı eşliğinde devam eden sohbetimiz, geç saate kadar sürüyor. Çocuklarla koyulaşan muhabbet, benim düşünce ağırlıklı diyaloğumu gölgeliyor.

***

Ankara’dayız. Hocanın, bir konferansına eşimle birlikte gidiyoruz. Ortamın el verdiği ölçüde hasb-i hâl ediyoruz hocayla. Aradan geçen uzun yıllara rağmen hiç değişmemiş gibi… Evimize dâvet ediyoruz. Yorgun bir ifadeyle, İstanbul’a dönmek zorunda olduğunu söylüyor. “Bir başka zamana Sevgi, geleceğim.” diyor. Bir sonraki ilim, hikmet yüklü paylaşım için görüşme temennisiyle vedalaşıyoruz.

Çevremizde uzun süre yer alan ve fakat hakkında söyleyecek pek bir sözümüzün olmadığı nice insan vardır değil mi? Öyleleri de vardır ki yaşamımızda oldukça sınırlı sürede yer almıştır ancak hakkında söyleyeceğimiz anlam yüklü sözler birikmiş. Kırk yılı aşkın tanışıklığımızın hikâyesini yeniden hatırlamak, insan yaşamında vefâ duygusunun ehemmiyetini harladı iç dünyamda. Kitaplarını, “Hastane günlerinin anısına” notuyla imzalamış olması, yaşamın her karesinin bir diğerinden daha az önemli olmadığını bir kez daha öğretti bana.

Hoca, “Bütün dünyada olduğu gibi, ülkemizde de gerek toplumsal yaşamın geniş çerçevesi, gerekse günlük ilişkilerin dar çerçevesi içinde olup biten birçok olayların en dikkat çeken belirtisi, çatışan anlayışların, çarpışan çıkarların arasında kişilerin harcanmasıdır… Erdemden konuşan, ama sıra erdemli bir eyleme gelince duraksayan insanların tutumuna” itiraz ediyordu. Kuçuradi, aya gitmeyi başarmanın takdirinin, Hiroşima’yı meydana getiren kültüre başkaldırıya engel olmadığına dikkatlerimizi çekmesiyle farklılaşır.

İoanna, “Değerler adına değer harcamanın bunca yaygın hale gelmesi, birkaç ana tarihsel nedene bağlanabilir. Bu nedenlerden bir tanesi de hiç şüphe yok ki, çağımız düşünürlerinin, bilimsellik peşine düştüklerini sanarak etik değer sorunlarıyla hemen hemen hiç hesaplaşmamasıdır… Artık geçersiz hale gelmiş ilkelerle kurulu düzenleri ayakta tutmağa çalışan, böylece de bu eylemlere asıl neden olanlardan çok, etik değer sorunlarıyla bugün hesaplaşmayı şu veya bu nedenle göze alamayan çağımız düşünürleri sorumludur… Dünyadaki kötülük hemen hemen hep, bilmemekten gelir; iyiyi isteme de aydınlanmamışsa, kötüyü isteme kadar zarar verebilir.” hususuna dikkat çekiyor. O, sığ akademizmin, zamanını/ortamını aşan fikirleriyle tarihe not düşüyordu.

Hocayla her sohbetimizde, insanlığın huzur ve refahı için yer yer farklı çözüm önerileri getirmemiz; kurucu akıl ve bilginin kaynağı hususunda farklı düşünüyor olmamız, samimi sohbet, müzakere ve tartışmalarımıza engel olmadı. Bu tutum, hiç şüphesiz derdi iyilik, erdem ve hikmet olanların, düşünen insanların duruşudur. Kezâ düşünürler, ne bir tarikatın sözcüsü ne de bir ideolojinin/zümrenin emir kuludurlar.

Doksan yaşına sayılı aylar kala telefonla görüşmüştük. Kendisi için hazırlanan armağan kitaba yazdığım makale için teşekkür ediyordu. “Ramazan! İstanbul’a gelirseniz mutlaka bekliyorum! Sevgi’yi, çocukları öpüyorum!” diyerek son kez vedalaşmıştı. Cenazesi alkışlarla uğurlanır mı bilmem. Ancak o, konferanslarında da alkışlanmaktan hoşlanmazdı.

Öğrendim ki iyiliği paylaşmak, hastane odalarında serum damlaları misli de olsa, tarihe not düşmenin hasadı olabiliyor günü geldiğinde!

YAZIYA YORUM KAT
Önceki ve Sonraki Yazılar
RAMAZAN YAZÇİÇEK Arşivi