Bir Halil Destanı
TEMMUZ Sayı: 1 Ağustos 2016

"Gün sokaklara barikatlarımızı kurup vatan, millet, ümmet için direniş günüydü. Gün Mursi olma günü, gün Abdulkadir Molla’yı selamlama günü, gün Zehran Alluş’un yolunda yürüme günüydü. Gün kıyamete kadar unutulmayacak bir Halil destanının son demleriydi."

Bir Halil destanıdır bu! Yiğit, cesur, merhametli, insan, dost, fedakâr ve adanmış bir yüreğin destanı bu! “Ölümümüz de en güzelinden olmalı” diyen bir aşk ehlinin destanı! Müslüman olarak doğan, güzel bir Müslüman olarak yaşayan ve bir Müslüman’ın bu dünyaya veda edebileceği en güzel şekilde veda eden aziz bir dostun hikayesi bu! Biz buna şahidiz!

Hz. Hamzalardan, Selahaddin Eyyubilerden, Seyyid Kutuplardan kalan tarihimiz bu destana şahit olsun! Hudutlarını inancımız la çizdiğimiz vatanımız da şahid olsun!

Halep’in, Kudüs’ün sokaklarında, Kahire’nin zindanlarında onur ve şerefin destanını yazan ümmetimiz buna şahit olsun.

Şahit olsun melekler, dağlar, taşlar, Boğaziçi, İstanbul, Buhara, Kayravan, Diyarbekir, Konya, Bursa, Saray Bosna şahit olsun! Gecenin ve gündüzün, ölümün ve hayatın, dağların ve ovaların sahibi şahit olsun! Bir yiğit adam geçti bu dünyadan sen de şahit ol Ya Rab!

Halil’i ilk defa 28 Şubat günlerinde tanımıştım. İnancımız için, başörtüsü için meydanlarda, zindanlarda vuruştuğumuz günlerde. Halil tıpkı 15 Temmuz gecesi olduğu gibi 28 Şubat’ta da ilk defa alanlara atılanlardan oldu. Beyazıt’da, Cuma namazı çıkışlarında kardeşleriyle, bacılarıyla saf tuttu. Gültepe Lisesi ikinci sınıf öğrencisi Halil kısa zamanda meydanlarda, İstanbul’un sokaklarında darbecilerin tehditlerine, polislerin coplarına 16 yaşında meydan okuyan bir yiğide dönüştü. Birileri için zulüm günü olan 28 Şubat birileri için de kavga, direniş, cihat günüydü. Öncülerimizin bir sancak gibi kendilerinden sonraki nesillere teslim ettikleri meydanlardan, sokaklardan, mevzilerimizden çekilmek olmazdı. Çünkü meydanlar zalimlere karşı dövüş, onur, şeref ve izzet yeriydi. Halil de sonuna kadar direndi meydanlarda. Geri çekilmeden direndi, geri çekilmeyi aklından bile geçirmedi. Böylece bir Halil destanı bıraktı geride. Vatanımızın, ümmetimizin geleceğine; inancımıza, çocuklarımıza adanan bir destan!

Sonra Halil zindana düştü. Bıyıkları yeni yeni terlemeye başlamışken, daha 16 yaşını bitirmesine 3 ay kalmışken zindandaydı Halil. Fatma ana, Ali amca gözyaşlarıyla Halil’i zindana uğurladı. Biricik Halilleri artık dört duvar arasındaydı.

Zalimler onu dört duvar arasında esir alacaklarını sandılar. Fakat hiç de öyle olmadı. Bir kere Halil inanmış bir adam, direnişçi bir Müslüman’dı. Zindanda da olsa direnmesi gerektiğinin hep farkında olan, asıl kavganın şimdi başladığını unutmayan Müslüman bir direnişçiydi Halil! 16 yaşında gardiyanlara, hücre duvarlarına karşı direnen bir yiğitti. Hem inanan bir adam için zindan da neydi ki? Asıl özgürlüğün Allah’a kulluk olduğunu bilen Halil kendini özgür sananlardan, kullara kul olanlardan milyonlarca kez daha özgürdü dört duvar arasında da olsa.

Bir Halil destanı meydanlardan sonra şimdi de mahpushane damlarında, zindanlarda, maltalarda, voltalarda, ring arabalarında sürüyordu. Metris Cezaevi ile başlayan bu destan Niğde, Bandırma, Eskişehir ve Bolu Cezaevleriyle devam etti. Yaşıtları dışarıda oyun oynaş peşinde koşarken Halil zindanda kavganın, direnişin orta yerinde büyüyordu. Bizim de Halil’le yolumuz bu sefer zindanda kesişiyordu. Daha önceleri birçok kez Bandırma Cezaevi’nde ziyaret ettiğim Halil’le aynı cezaevini, aynı hücreleri paylaşıyorduk.

Halil insanları kırmaktan imtina eden bir arkadaştı. Fedakârdı; paylaşmaya, kardeşliğe önem verirdi. İyi bir zindan ve kavga arkadaşıydı. Yeri geldiğinde kardeşini kendi nefsine tercih eden bir dosttu. Babası Ali amca boşuna ona Halil ismini vermemişti. Halil dost demekti...

Halil’im şahit olsun zindan duvarları dik duruşumuza. Koğuş bahçelerinde, hücreler de getirdiğimiz tekbirlere. Uğruna hayatları mızı adadığımız “La İlahe İllallah” haykırışlarımıza! Şahit olsun sürgülü kapılar, mazgallar milletimize, toprağımıza, ümmetimize olan sevdamıza.

Bir Halil destanı hiç durmadan sürdü. Bu izzetli bir Müslüman’ın destanıydı. 16 yaşın da girip 25 yaşında çıkmıştı Halil zindandan. Cezaevi’nden çıktıktan kısa bir süre sonra da “seninle bir mücahit olduğun için evleneceğim” diyen Ayşe bacıyla hayatını birleştirdi Halil. Onun için hem hayat hem de mücadele arkadaşı olan Ayşe bacı ona üç evlat verdi. Halil artık Ali Cihat, Zeynep Serra ve Ömer Tarık’ın babasıydı.

Zindandan çıktıktan, baba olduktan sonra da kavgayı, mücadeleyi, meydanları bırakmamış; dostlarına karşı hep vefalı olmuştu Halil. “Sekiz buçuk yıl zindanda yattım, biraz da dinleneyim, başkaları mücadeleye devam etsin” demedi Halil. Çünkü Halil’in bir aşkı, sevdası, inancı vardı. Aşkı, sevdası, inancı olan adama da oturmak yakışır mıydı?

Ve yıllardan 2016, günlerden 15 Temmuz, vakitlerden akşam vakti gelip çattı. Zalimler tıpkı 28 Şubat’da olduğu gibi Âlem-i İslam’ın son savunma hattı olan Anadolu’yu tamamen işgal etmek, halkımızı teslim almak, inancımızı aşağılamak isteyince Halil yine meydanlara atıldı. Tarih, destansı bir direnişe daha şahitlik ediyordu. Tıpkı Kudüs’ün sokaklarında, Rabia Meydanı’nda, Halep’in, Şam-ı Şerif’in varoşlarında olduğu gibi ümmetin çocukları bu sefer de İstanbul’da destan yazıyordu. Çünkü biz her ne olursa olsun teslim olmayan, zulme boyun eğmeyen bir ümmettik. Direnmeyi Şeyh Ahmed Yasin’den, Şamil Basayev’den, Esma’dan, Abdulkadir Salih’den öğrenmiştik.

Bizim direniş önderimiz Peygamberimizdi. Zalimlerin tankları, savaş uçakları, kurşunları varsa bizim de tekbirlerimiz, salavatlarımız, sloganlarımız ve en büyük, en güçlü olan Rabbimiz vardı. Vatan Caddesi’ne, Boğaz Köprüsü’ne, Çengelköy sokaklarına, Üsküdar Meydanı’na, Kızılay’a, Gölbaşı’na; İstanbul ve Ankara’nın her yerine er meydanı kurulmuştu. Gün kavga günüydü. Gün sokaklara barikatlarımızı kurup vatan, millet, ümmet için direniş günüydü. Gün Mursi olma günü, gün Abdulkadir Molla’yı selam lama günü, gün Zahran Alluş’un yolunda yürüme günüydü. Gün kıyamete kadar unutulmayacak bir Halil destanının son demleriydi. Halil yine en öndeydi. Halil yine kavga meydanındaydı. Halil 28 Şubat’da meydanlarda, esir düştüğünde zindanlarda yazdığı destanı şimdi de Çengelköy sokaklarında sürdürüyordu.

Destan gibi yaşayan bir adamın ölümü de destan gibi olmalıydı. Bu destana, şanlı direnişimize ezanlar, salalar şahitlik ediyor; kavga meydanı bir kez daha cengaverliğin ne olduğuna şahit oluyordu. İstanbul Allahu Ekber sesleriyle inlerken vatanımıza, milletimize, dinimize, ümmetimize düşman bir zalim Çengelköy’de Halil’i hedef aldı. Dedim ya destan gibi yaşayan bir adamın ölümü de destan gibi; direnirken, savaşırken olmalıydı.

Ezanlar okunurken Halil’in göğsüne giren kurşun sırtından çıktı. Halil’in son kez getirdiği tekbir ezan seslerine karıştı. Halil kıpkızıl bir lale gibi boynunu geceye, sakallarını Boğaziçi’nin rüzgarına vurdu. O bizi yüreğimizden vurdu.

Halil hayatı boyunca kurduğu şehadet düşüne ulaşıp meleklerin kolları arasında gökyüzüne doğru yükselirken ondan geriye bir tekbir, bir ezan, bir vatan, bir millet, bir de destan kaldı. Bu; kıyamete kadar, milletimiz, ümmetimiz var oldukça unutulmayacak olan bir Halil destanıdır.

Adem Özköse Arşivi