Genelde Filistin özelde Gazze’deki soykırım ve direniş devam ediyor. Savaşımdaki ölçüsüzlük ve adaletsizlik, öfkemizi ve kahrımızı her geçen biraz daha kabından taşırıyor elbette. Bizi utandırıyor, yakıyor, içrek ve süreğen bir azaba sürüklüyor. Kuşatmanın içinde, düşmanın ortasında, artık hesabını tutamadığımız bombaların altında direnmeye ve hayata tutunmaya çalışan insanların büyüklüğü ise hiçbir değerle kıyaslanamaz. Biteviye olumsuzluklar üzerinde yoğunlaşmak yerine, bu sıra dışı cehdi ve cesareti öne çıkarmak daha önemli bir mahiyet kazanıyor.
Gelişmelerin yakıcı sıcaklığı içinde önemini yeterince kavrayamasak da bu konuda çeşitlendirilmiş bir “hafıza inşası”na da ihtiyaç var. Zorlu ve süreğen mücadeleler, fikriyatın ve sanatın verimleriyle gövdeleşiyor zira. Bunlar olmayınca, bırakalım uğrunda savaşacak kitleleri, önemli bir meseleyi görüp gösterecek, yaşatıp sahiplenecek, anlatıp yarına aktaracak kişi ve öbeklerden bile mahrum kalıyoruz. Yeis zehriyle baş edenlerin karanlığı gerileten her katkısı, gerekli ve anlamlı.
Son zamanlarda adını daha sık duyduğumuz Yahya İbrahim Sinvar, meselenin bu tarafını yıllar önce düşünmüş ve Diken ve Karanfil adıyla somutlaştırmış bir mücahid-müellif. Geçtiğimiz aylarda Vahdettin İnce tarafından tercüme edilen kitap, birinci elden tanıklıklar içermesinin de etkisiyle epeyce ilgi gördü. Hakkındaki yazılar bile bir kitap boyutuna ulaştı. Ben de daha önce kitaba dikkat çeken bir yazı neşrettim. Bu değerlendirmede ise okurken not aldığım kimi hususları, dikkatimi çeken bazı ayrıntıları paylaşmaya çalışacağım.
Önce teknik bir duruma değineyim: Temelde roman formuna yakın durmakla birlikte zaman zaman hatıra ile otobiyografi arasında gidip gelen bir eser Diken ve Karanfil. Muhtemelen dışarıdan ve sağlıklı bir bakışla gözden geçirilmediği, Arapça baskısı iyi bir tashih ve redaksiyon eşliğinde yapılmadığı, iç düzenlemesine yeterince özen gösterilmediği için kopukluklarla, ani geçişlerle, mekân ve ayrıntı sıçramalarıyla karşılaşabiliyor okuyucu. Küçük bir çocuğun yahut yeniyetme bir gencin, uzak beldelerdeki gelişme ve hadiseleri bizzat görmüş gibi -kaynak göstermeden, râvi adı anmadan- anlatmasından kaynaklanan kurgu problemleri de var. Diyaloglar da çok az ve metne gömülü. İlk yayın sürecinin mahiyetini bilmiyoruz lakin orijini bu işlerden anlayan kişi yahut ekiplerin kontrolünden sonra yayımlansaydı keşke. Evet, yazarın kendisi de Dil ve Edebiyat tahsili görmüş fakat işgalcilerin zindanlarında ve zorlu şartlar altında parça parça yazılıp saklanan, muhtevası dikkate alındığında dışarıya sızdırılması bile insana mucizevi gelen bir kitaptan söz ediyoruz. Buna, Sinvar’ın, uzunca bir süre beynine çöreklenen bir tümörle yaşadığını eklediğimizde zorluğun çeperleri daha da genişliyor şüphesiz.
Gündelik Hayata Dair Bazı Ayrıntılar
Sinvar, romanın başlarında anlatıcısı / başkahramanı Ahmed’in büyüdüğü kampı büyük bir yetkinlikle resmediyor. Çatıdan akan ve odaları basan sular, baraka benzeri evin çeşitli odalarına konan leğen ve kaplar, bombardıman ve baskınlarla delik deşik edilen geceler, birbirinin eksiğini gidermeye çalışan komşular, kaybolan oğullarından bir haber bekleyen yaşlı babalar gözlerimizin önünden film şeridi gibi akıp gidiyor. Elektrik yok, su yok, düzenli beslenme yok, harçlık yok. Yeni elbise kokusunun nasıl bir şey olduğunu, ağabeyi Mahmud okumaya gittiği Mısır’dan keten giysi getirdiğinde öğreniyor Ahmed. Kocaman ve kıpkırmızı elmalarla karşılaştığında büyük bir şaşkınlık yaşıyor, bu yiyeceği o zamana kadar sadece iki üç kez gördüğünü söylüyor. Başka bir meyve daha var ki onun adının şeftali olduğunu da yıllar sonra öğreneceğini belirtiyor. Hamiyetli ve merhametli annesi, meyveleri önce babaları ölen, anneleri de başka biriyle evlenip giden yeğenlerine yediriyor, kalanları da kendi çocuklarına paylaştırıyor.
Kronolojik bir seyir izleyen romanda, 67 yenilgisinin, zihinleri fazlasıyla yıprattığına, bunalttığına, zehirlediğine tanık oluyoruz. Bu bağlamda, travmalara yol açan çeşitli bariyerlerin aşılması için epeyce uğraşıldığına dair tespit ve yorumlar görüyoruz. Çeşitli bölgelerde, direnişin gerekliliğine inanmayan, bunun yarardan çok zarar vereceğini düşünen insanlar çıkıyor sürekli. Bize ilkin tuhaf gelse de direnişçileri ihbar eden, halka ihanetle suçlanan kişilere de 60’lı yıllardan itibaren rastlıyoruz. Bu hainler zaman zaman yakalanarak halk tarafından dövülüyor yahut infaz ediliyor. Ahmed’in amca oğlu olup evden ayrılan, işgal topraklarında çalışan, yozlaşan, serseriye dönüşen ve geri döndüğünde de istihbarat namına iş çeviren Hasan’ın akıbeti, numunelik ve ibretlik bir hadise mesela. Bu noktada şunu söylemek mümkün: İnancın ve tarihin getirdiği manevi kazanımlar ve işaret fişekleri olsa da Filistinli gençler doğuştan ve kendiliğinden bilinçli, direnişçi, savaşçı değil. Hayatın farklı alanlarını aynı anda ayağa kaldıran ve halkın bütününü kuşatmaya, eğitmeye, fedakârlıkta bulunmaya sevk eden adanmışlarla yükselen ciddi ve süreğen bir çaba var. Farklı eksenlerde yol alsa da örgütlülüğü daima önemseyen küçük ölçekli fakat kolektif gayretler var. Önderlerini ve kadrolarını titizlikle yetiştirip toplumun içine salan, tecrübeyi zihinde bir siren ve elde bir fener hâline getiren, merhaleyi gözeten bir mücadele sünneti ikame eden, yeni şubeler açmaktan usanmayan, gücü yettiğince bütün bir insanlık denizine dikkat kesilen, eğitimi ve mücadeleyi zindanlardan kamplara yayan ideolojik bir irade ve sabırlı bir koordinasyon var. Başka beldelerdeki örnekliklerle birlikte, soykırıma varan zulüm ve katliamlar içinde bize sahabe devrinden tablolar sunan şerefli Gazze direnişinin arkasında da en azından yarım asırlık bu cehdin olduğu söylenebilir.
60’lı ve 70’li yıllarda; okuma yazma öğrenmenin, yüksek tahsilin, bir diplomaya sahip olma ve iyi bir iş bulma arzusunun, eğitim eşliğinde bahtını değiştirme gayretinin bütün dünyada öne çıktığını biliyoruz. Diken ve Karanfil’de de bu konuya sık sık temas edildiğini görüyoruz. Romanda beni İbrahim’den sonra en çok etkileyen ve başlı başına bir değişim hikâyesini örnekleyen “anne” de bu meselede fazlasıyla titiz. Anlatıcımız Ahmed’in adı hiç geçmeyen bu fedakâr ve öngörülü annesi, kız erkek bütün çocuklarını ve kendisine emanet kalan yeğenlerini, üniversiteyi bitirip iş sahibi oluncaya dek okutuyor.
İlköğretimde kızlar “maryul” adı verilen beyaz ve yeşil çizgili önlükler giyiyor, beyaz kurdele takıyorlar. Oğlanların en dikkat çekici özelliği ise -eskiden bizde de yaygın olduğu üzere- sıfıra vurulmuş saçları. Defter ve kitaplarında UNESCO logosu var. Ezher mezunu muallimler, öğrencilerini daha ilk haftada, babalarının mesleğine ve ailedeki şehid sayısına varıncaya dek yakından tanımayı başarıyorlar. Çocuklar, evde ders çalışırken, ellerini yıkadıkları leğeni ters çevirip ortasına gaz lambasını koyuyorlar. Sık sık sokağa çıkma yasağı ilan edilmesi nedeniyle eğitim öğretim faaliyetlerinin kesintiye uğraması da neredeyse üç sayfada bir karşımıza çıkıyor.
İşgale maruz kalmış, sürülmüş, kamplarda yaşamaya zorlanmış, uluslararası yardımlarla geçinmek mecburiyetinde bırakılmış -geleneksel de olsa- Müslüman bir halkın ibadet, tefekkür ve istişare etmek, soluklanıp arınmak, tanışıp yardımlaşmak amacıyla öncelikle cami ve mescidlere yönelmesini bekleriz. Kitabı dikkatli okuyanlar fark etmişlerdir. Başkahramanımız Ahmed’in yaşadığı kampta hatta Filistin’in genelinde; mescidlere, Türkiye’nin birçok beldesinde yıllarca görüldüğü üzere, sadece yaşlılar geliyor önceleri. Sol ve liberal eğilimlerin, inanç düzeyinde sembolik bir aidiyetle yetinen ulusalcı anlayışların etkisi olduğunu düşünsek de bu gevşeklik ve bîgâneliğin boyutları ister istemez şaşırtıyor bizi. Yazar, Kudüs’ü farklı görüyor bu konuda sadece. İslami Direniş’in oluşum ve gelişim yıllarıyla birlikte mâbetler de demografik, stratejik ve ideolojik bir değişim geçiriyor. Şeyh Ahmed Yasin’i de ilk kez, dedeleriyle ara sıra camiye gelen çocuk ve gençlerle tanışmaya, konuşmaya, ilgilenmeye çalışırken görüyoruz. Varoluşun anlamı, ahlak, şahsiyet, ibadet bilinci ve ahiret üzerine konuşuyor onlarla. Hayatın içindeki bu kurumlar; 80’lerin sonlarına doğru, iskambil oynamayı, söverek konuşmayı, zar atmayı, kızları kovalamayı, serserilik etmeyi, başka ülkelere kaçma planları kurmayı, sürekli top kovalamayı, “yerleşimci” zenginlerin işyerlerine koşmayı bırakarak yavaş yavaş arınan, okuyan, kendisini yetiştiren idealist gençlerle dolmaya başlıyor. Ders, davet, istişare ve toplantı yeri fonksiyonu da kazanıyor aynı zamanda.
Otuz bölümden oluşan eserde, birkaç yerde, çok kısa da olsa sevgi ve aşk konusu da işleniyor. Batılı kafa yapısına püriten gelebilecek kısımlar; tabiri caizse küfürden, müstehcenlikten, tutku öykülerini çağrıştıran ifadelerden özellikle kaçınan hatta kızlar hakkında konuşurken son derece dikkatli davranan bir müslümanın inanç dünyasını yansıtıyor. Öyle ki metinde bir kızın güzelliğinden bahsedilirken kullanılan en aşırı ifade, kızın aya benzetilmesi. Ahmed, kalbi ilk kez Gazze’deki İslam Üniversitesinde kendisi gibi öğrenci olan güzel bir kız için attığında, yaşadığı bocalamayı aşmak için kendini zorluyor. Başka hiçbir aşkın rekabet edemeyeceği tek sevginin vatan ve mücadele aşkı olduğunu vurgulayarak duygularını dizginliyor. Amca oğlu İbrahim de benzer duyguları taşıyor. Yolunun önce zindanlara sonra şehadete varacağını kestiren bu yiğit, bilge ve teşkilatçı delikanlı, kendisine uygun bir gelin adayı arayan teyzesini şaşırtıyor; kabul edilirse, yeğeni Meryem’le evlenmek istediğini söylüyor. Görüşü alınırken büyük bir sevinç duyan Meryem de konuşurken, başını sallarken utançtan kıpkırmızı kesiliyor. Diğer taraftan üniversitelerdeki solcu yahut ulusalcı kızların bu konularda son derece rahat hatta aşırı serbest davrandıklarına dair aktarımlarla da karşılaşıyoruz.
Diken ve Karanfil; Ahmed’in büyümesine ve taraf seçmesine paralel olarak kitabın ortalarından itibaren Kur’an ayetleri, hadisler, dinî ve manevî yönü yüksek cümleler de içermeye başlıyor. Dolayısıyla, kitabın satır aralarında, romantik komedi türündeki 2020 yapımı Gaza Mon Amour / Gazze Aşkım filmindekine benzer bir hikâye aramak beyhude bir çaba.
Türkiye; 80’li yılların sonlarına dek hiç anılmıyor kitapta. Özal döneminde eğitim amacıyla ülkeye kabul edilenlerin olduğunu biliyoruz. Nitekim o yıllarda kaldığım Kadırga Erkek Öğrenci Yurdu’nda “Mohammad el-Awawdeh” adlı Filistinli bir arkadaşımız vardı. Suriye’den gelen, kimseyle yakınlık kurmayan, namazlarını bile ayrı ve bizi şaşırtan bir teyakkuzla kılan birkaç genç de bir tek onunla uzun uzun konuşurlardı. Romanda, tıp eğitimi gören bir gencin, uzmanlık için yurt dışına çıkmakta, Türkiye’ye gitmekte zorlandığında, İsrail istihbaratı adına çalışan işbirlikçilere yüklü bir rüşvet vermek zorunda kalması da not edilmesi gereken hususlardan. İstihbaratın ve işbirlikçilerinin, acar tipleri avlamak, isim vermelerini sağlamak, direnişi çökertmek için gençleri içkiye, uyuşturucuya, kumara alıştırmaları; ahlaksız kadınlarla birlikte olmaya iterek fotoğraflarını çekmeleri, şantaj yapmaları da dikkat çekici.
Savaş, sürgün ve göç nedeniyle yaşanan parçalanma da insanın içini eziyor elbette. Aynı ailenin bir kısmı Batı Şeria’daki kamplarda, bir kısmı Ürdün’de, bir kısmı Gazze Şeridi’nde, bir kısmı Ürdün yahut Suriye’de kalabiliyor. Önceleri telefon şöyle dursun mektuplaşmak bile imkânsız olduğu için çok kısa sürede birbirinden kopan, birbirine yabancılaşan on binlerce akraba dolaşıyor devasa bir coğrafyada. Bu felaket, Lübnan’daki iç savaşın ardından daha da ağırlaşıyor.
Kitabı okurken Gazze ile el-Halil’deki yer ve kurum adlarına da dikkat etmeye çalıştım. Bugün adlarına epeyce âşina olduğumuz büyük semt ve kampların dışında Abbas Mescidi, Ömer Muhtar Caddesi, Halid b. Velid Mescidi, Usame b. Münkız İlkokulu, Tarık b. Ziyad Lisesi, İslam Üniversitesi, Musab b. Umeyr Mescidi, Fehmi Bey Caddesi, Şeriat Fakültesi bunlardan bazıları. 7 Ekim’den sonra sık sık adını işittiğimiz Şifa Hastanesi de birçok sayfada zikrediliyor.
Gençliğimizde bizim de çokça tartıştığımız ve temsilcilerine genellikle kızdığımız Oslo görüşmeleri, toplumu ikiye bölüyor. İşgalciye taviz ve toprak verilmesine karşı çıkan İslami Direniş, görüşmeleri protesto ediyor. Ağabeyi Mahmud’un tutumu nedeniyle Ahmed’in evi de bu tartışmalar esnasında bir iç yarılmaya maruz kalıyor. Bu esnada sürpriz bir gelişme daha yaşanıyor. Aile, yurt dışından gelen birinden, babalarının Ürdün’de yaşanan çatışmalarda vefat ettiğini öğreniyor. Anne bunu duyunca düşüp bayılıyor. Dahası da var: Sürgünde yeniden evlenen babanın Macid ve Halid adındaki iki genç oğlu da Oslo müzakereleri uyarınca Gazze’ye gelecek kuvvetlerin içinde yer alıyor. İlkin balyoz yemiş gibi sersemleyen gençler, annelerini de ikna ederek bu kardeşlerini de evlerine alıyorlar. Öz çocukları gibi onları da doyurup kollayan anne, ev genişletilip ikinci bir kat çıkılınca bu gençlere de bir oda ayırıyor.
İsrail ordusunda savaşan Dürzi, Bedevi ve Çerkes gençler de romanda kendine yer buluyor. Filistinliler, bu yanlış saf tutuşa hem üzülüyor hem de kızıyorlar.
En az dört beş yerde gördüm fakat tercih sebebini pek kavrayamadım; Gazze’de ağırlıklı olarak Fransızlara ait Peugeot marka arabalar kullanılıyor. İşgalin, takibatın, aralıksız soruşturma ve tutuklamaların sonucu olarak, direnişçilerin yüzlerini kefiye ile örterek eylem yapmalarını 60’lı yılların sonlarına kadar götüren aktarımlar da az değil.
Kitapta Filistin coğrafyasına, folkloruna, sosyolojisine, ekonomisine, müziğine, evlenme geleneklerine, seyahat ritüellerine, eğitim anlayışına dair epeyce veri yer alıyor. Gazze’deki ilköğretim okullarının neredeyse tamamı yardım kuruluşlarına ait mesela. Bu noktada URNWA’yı özellikle anmak gerekiyor. Açılımı, Birleşmiş Milletler Yakın Doğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı olan bu müessese, 1948’de Yahudi devletinin kurulmasıyla patlak veren Arap-İsrail savaşları sırasında evlerini ve geçim kaynaklarını yitiren Filistinlilere yardım amacıyla Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 9 Aralık 1949’da kuruluyor. BM üyesi ülkelerin gönüllü yardımlarıyla çalışan örgüt; UNESCO ile iş birliği içinde mülteciler için kamplar kuruyor, okul ve sağlık klinikleri açıyor, meslek eğitimi veriyor, yiyecek ve giyecek dağıtıyor. Ahmed, kurumdan aldığı kart sayesinde öğle yemeğini de okulda ücretsiz yiyor. Kamplardaki okulların ardından Gazze’deki Fen Fakültesinden Biyoloji diploması alan kahramanımız, mülteci çocuklarının devam ettiği ortaokulda görev yapıyor. Ahmed, kendi evliliğiyle ilgili anlatımı çarçabuk geçiştiriyor lakin belli bir süre çocuğu olmayınca annesi tedavi için onu ve eşini de sıkıştırmaya başlıyor. Özdeşlik var mı diye araştırdım. Müellif, Gazze İslam Üniversitesinde yüksek lisansını tamamlayan Samar Kasım’la 2011’de evlenmiş. Sinvar’ın, eşi ve üç çocuğuyla yıllarca Han Yunus’taki tünellerde yaşadığını ve son aylarda buradan ayrıldığını söylüyor İsrail ordusu ve medyası.
Sosyal Değişme ve Mücadelenin Seyri
Şu hususun altını bir kez daha çizelim: Diken ve Karanfil; bazılarımızın sandığı gibi, Filistin halkının bütünüyle ve ezelden dirençli, mücadeleci, ahlaklı, bilge ve adanmış olmadığını gösteriyor bize. Bugün dost düşman herkese parmak ısırtan şerefli cepheyi kuran insanların; işgalin yol açtığı travmaları süreç içerisinde azalttıklarını, kimlik ve adanmışlık meselesinde kademe kademe ilerlediklerini, salt kişi/kahraman merkezli kenetlenmelerden ziyade ekip/kadro esaslı bir inisiyatifle güç kazandıklarını, büyük bir sabır ve işlek bir gelecek tasavvuru eşliğinde azı çoğaltarak ve hayatın her alanını kuşatarak kitleleştiklerini, iç didişmeleri az olmamakla birlikte asıl düşman üzerinde yoğunlaşmayı becerdiklerini, hatalarından ders çıkarma noktasında gevşek davranmadıklarını, temel kaynaklarla bütünleşen ve tarihî mirası güncelleyen talim ve terbiyeyi her şeyin üstünde tuttuklarını Sinvar’ın dürüst gözlem ve yorumları sayesinde daha iyi kavrıyoruz.
Anlatıcımız Ahmed’in Kudüs’ü ilk kez liseyi bitirmek üzereyken ziyaret edebilmesi, şehrin mazisi ve değerlerine dair en temel bilgileri bu sırada işitmesi, büyük bir heyecan eşliğinde Mescid-i Aksâ civarında ağlaması not edilmesi gereken ayrıntılardan sözgelimi. Herkes, yürüyen bir Filistin tarihi, donanımlı bir Filistin temsilcisi değil yani. Aynı evi paylaştıkları amca oğlu İbrahim, ziyarette şehrin geçmişinden, Selahaddin’den, 1968’de yakılan minberden söz ettiğinde Ahmed’in aklına “Bu zamanın da bir Selahaddin’i olacak mı acaba?” sorusu ilk kez geliyor. O yıllarda kendini -feda eylemlerinde ve silahlı direnişte önemli bir role sahip olan- Fetih’e daha yakın hisseden delikanlı, gezinin ardından namazlarını hiç aksatmayacağına dair ahdini bu esnada yineliyor. Liseyi bitirdiğinde, aile içi bazı itirazlara rağmen, kızların ve erkeklerin ayrı sınıflarda ders gördüğü Gazze’deki İslam Üniversitesine kayıt yaptırması, biraz da bu ziyaretler, karşılaşmalar, dostluklar sayesinde gerçekleşiyor. Yeri gelmişken 80’li yıllarda Şeyh Ahmed Yasin’in de burada yönetici olduğunu belirtelim. Ahmed, üniversitedeyken, Mescid-i Aksâ’yı korumaya yönelik bir eyleme gittiklerinde de bir Gazzeli olarak Kudüs’teki direnişçi Müslümanlardan çok etkileniyor; “Karakterlerinin sağlamlığı, kalplerinin temizliği ve ruhlarının nezihliği ile kalbimin başköşesine kurulmuş oldular.” diyor. Cami sohbetlerinin yanı sıra ağabeyi Muhammed ve amca oğlu İbrahim’in güzel örnekliğiyle, eğitim ve hazırlık aşamasında çok takıldıklarını düşündüğü İslami harekete yakınlığı yavaş yavaş artıyor. Kanı kaynayan, öfkelendiğinde nasihatten çok silah arayan, zorbayla vuruşma arzusunun tazyikiyle gece gündüz yanıp tutuşan, ailesini ve halkını aşağılayan işgalciyi bir an önce boğmak isteyen gençler için aşılması zor barikatlar bunlar. Ulusalcı büyük ağabeyi Mahmud’un ev içi tartışmalarda İslamcılarla ilgili olarak sürekli tekrarladığı suçlama cümlelerini de hiç unutmuyor o yüzden: “Siz FKÖ’yü tanımıyorsunuz. Silahlı mücadelede sorumluluk almadığınız gibi ulusal kurtuluş hareketine saldırmaktan da çekinmiyorsunuz. İşgalciler de sizin önünüzü açıyor, size yol veriyor.”
Evet, dindar kişi ve çevreler, solcular ve ulusalcılar tarafından “İhvancılık” yaftası da eklenerek pasiflikle suçlanıyor ilk dönemlerde; fakat 90’lardan itibaren İslami Direniş en saygın ve en güçlü hareket hâline geliyor. Ahmed’in bakışı ve anlatımı da bu eksende değişmeler yaşıyor elbette.
Kitapta “Arap milletinin lideri kabul edilen”, yıllarca ayakta alkışlanan, hamleleri yarım yahut akîm kaldığında dahi kendisinden ümit kesilmeyen ve vefatı büyük bir felaket olarak görülen Cemal Abdunnâsır ile bir dönem Arap başkentlerinde görkemli törenlerle karşılanan Yasir Arafat’a atıflar da bulunuyor. Nâsır’la ilgili satırlarda aklıma hemen Amin Maalouf geldi. Lübnanlı Hristiyan bir aileden gelen, yirmili yaşlarının sonlarına doğru Paris’e yerleşen ünlü romancı, Ölümcül Kimlikler adlı deneme kitabında (YKY, 2. Baskı, İstanbul 2000, s. 70) Seyyid Kutub ve arkadaşlarının idamına karar veren bu Mısırlıyı nasıl da göklere çıkartır: “1956’dan itibaren Mısır cumhurbaşkanının nasıl bir saygınlığa sahip olduğunu bugün hayal etmek zor. Aden’den Kazablanka’ya kadar her yerde fotoğrafları vardı, gençler hatta daha yaşlılar onun ismini anarak ant içiyor, hoparlörlerden onun şerefine çalınan marşlar yükseliyor ve o ardı arkası kesilmeyen söylevlerinden birine başladığında, insanlar iki saat, üç saat, dört saat bıkmamacasına transistörlü radyoların başına üşüşüyorlardı. Nasır halk için bir ilah, bir tapınma aracıydı. … Arapların ve Müslümanların özlemlerinin herkesten fazla taşıyıcısı olan bu adam, İslamcıların amansız düşmanıydı; onu öldürmeye kalkıştılar, kendisi de onların başlarından çok kişiyi idam ettirdi. Bu arada, o dönemde, bir İslamcı hareket militanının sokaktaki adamın gözünde Arap ulusunun bir düşmanı ve çoğu zaman da Batı’nın işbirlikçisi olarak görüldüğünü hatırlıyorum.”
Enver Sedat döneminde, 73’te vuku bulan Yom Kippur savaşının da Filistinlileri tekrar heyecanlandırdığını öğreniyoruz kitaptan. Halk yine radyosu olan evlere doluşuyor. Sonu çıkmaza girse de bu hamlenin İsrail’in yenilebileceğine, geriletebileceğine dair inançları canlandırma noktasında bir etki uyandırdığı söylenebilir.
Kitabın hiç azımsanmayacak bir bölümünü özellikle geceleri evlere yapılan baskınlar oluşturuyor. İşgal rejiminin Gazze’deki istihbarat şefi Ebu Vedi, bu tür uygulamalarıyla her evden bir aslan çıkmasına yol açıyor desek yeridir. Ahmed de bir gece yarısı, adı İslami Direniş saflarında sık sık geçen amca oğlu İbrahim’le gözaltına alınıyor. Yeri göğü ayağa kaldıran anne haykırışlarıyla işgalcileri ürkütse de Ahmed, korku ve endişeyle tir tir titrediğini itiraf ediyor. Elleri arkadan kelepçeleniyor, gözleri bağlanıyor ve ite kaka Seraya adı verilen sorgu merkezine götürülüyor. Sorgulamada istedikleri cevabı vermeyince dayak ve cop faslı başlıyor. Ahmed, dayanamıyor; beş altı kez ayağa kaldırılıp dövüldükten sonra yere düşüyor, bayılıyor. Gündüz başka bir grup devam ediyor işkenceye: “Topluca üzerime çullanıp yere serdiler. Ayak zincirinin bilekliği sırtıma batmıştı. Hep birlikte saldırdılar. Biri göğsüme oturarak boğmaya çalışıyordu. Bir diğeri karnıma çıkarak ayaklarıyla eziyordu. Bir üçüncüsü ayaklarımı birbirinden uzaklaştırırken, dördüncüsü hayalarımı sıkmaya başladı.”
Dikkat çekici, sıklıkla gündeme gelen ayrıntılardan biri de işgal edilmiş şehirlerde, işgalcilerin hizmetinde çalışılıp çalışılmayacağına dair tartışmalar. Sinvar, kahramanı Ahmed’e, iki farklı kesimin de tezlerini aktarmada sınırsız bir özgürlük tanıyor. Bu eğilimi çirkin bulanların, cezalandırılması gereken bir ihanet olarak görenlerin yanında, anlamaya ve hak vermeye çalışan, halkın yoksulluk, hastalık ve çaresizlikten kırılmasının daha kötü olduğunu söyleyenler de var. Önemli bir açmaz ve başlı başına bir ders yumağı. O kadar ki bu konuda asla taviz vermeyenler, işgalci ile çalışmaya tamamıyla karşı çıkanlar bile muhataplarının gerekçelerini, yakarışlarını dinlerken gözyaşlarını tutamıyorlar.
Bir önceki mesele ile bağlantılı olarak mücadelenin zaman zaman sekteye uğradığı, cılızlaştığı, yeterince sahiplenilmediği de bir vakıa: “Muhtemelen bölgedeki direnişin belirgin ve etkin hale gelmesinin önündeki en büyük engel, insanların hayat gailesine düşmüş olmaları, ekonomik üretime yönelmeleri ve büyük maddi hedefleri gerçekleştirmeye dönük arzularıydı.”
İşgal rejimi bir ara o kadar hızlı ve ayrıntılı çalışıyor, o kadar çok insanla temas kuruyor ki direnişçiler Gazze’nin, İsrail istihbarat örgütü Şin-Bet ile çalışan bir işbirlikçi ve casus bataklığı hâline geldiğini düşünmeye başlıyorlar. ŞABAK olarak da adlandırılan bu teşkilat tarafından yakalanan direnişçiler, önce uyarılıyor, sonra dövülüyor, nihayetinde öldürülüyor. Bütün direniş grupları zamanla bu konuda kafa yoruyorlar. Hain ve casuslara yönelik takibat ve infazlar nedeniyle İsrail istihbaratı biri Gazze’de diğeri Batı Şeria’da olmak üzere onları koruyup kollayan iki toplanma merkezi oluşturuyor. HAMAS’ın güvenlik ve istihbarat birimi el-Mecd’i kuran, konunun uzmanlarından sayılan Sinvar, romanın farklı bölümlerinde bu meseleyi enine boyuna tartışıyor.
Çok sayıda bölümde, işgalci askerlerin ve özellikle Siyonist istihbaratın cirit attığı yerler bağlamında, “Onların önlerinden bir set, arkalarından da bir set çektik, böylece gözlerini perdeledik; onlar artık göremezler.” ayetinin iktibas edildiğini, farklı konumlardaki kişiler tarafından eylemlerde sürekli okunduğunu görüyoruz ki mücahidlerin hâlen soykırımcılara yönelik birçok huruçta aynı ayeti paylaştıkları hatırlanmalıdır.
İslamcıların açtığı vakıf, dernek, çocuk kulübü, tıp merkezi, hayır kurumu gibi birimlerden söz ederken “Osmanlı geleneğine uygun olarak” kaydını düşüyor Sinvar. Bu çevreye mensup gençlerce icra edilen ilk piyes de Yusuf Karadavi’nin Âlim ve Tağut adlı eseri. Şaşırtıcı ayrıntılardan biri de üniversitelerin çoğunda 80’li yılların ortalarına hatta sonlarına kadar başörtülü bir tek kızın bile görülmemesi. Namaz kılmak isteyen talebelerin, bazı fakültelerde mescid açılması için mücadele etmek zorunda kalmaları da ilginç şüphesiz. Filistin’in, 60’lı yıllarda dünyanın birçok bölgesinde iyice yükselen İslami uyanış ve dönüşüm meselesinde, bazı bölge ve öbekler dışında, netameli bir durumda olduğu söylenebilir. Mısır yahut Pakistan gibi ülkelere nazaran geriden gelmesinde göç, savaş, işgal ve kıyımların yanında zorlu kamp hayatının, vakıf ve kitabevlerinden mahrumiyetin, ulusalcılığa ve sol tazyike fazlasıyla açık olmasının tesirleri açıkça görülüyor. Aileye güç katıp birlik kazandıran anne de muhtemelen evindeki dindarlığın güçlenip pekişmesiyle, namaz ve tesettür başta olmak üzere İslami esaslara daha fazla riayet etmeye başlıyor.
Afganistan’da 1979’dan 89’a dek süren Rus işgali de dindar üniversite öğrencilerinin gündeminde ağırlıklı bir yer tutuyor. Kendileri de amansız bir işgal altında yaşamalarına rağmen bu meseleyi yakından izliyorlar, tesirli bir direniş ve devrim gerçekleşmesi için dua ediyorlar, mücahidlere yardım kampanyası başlatıyorlar. İran’daki devrime dair tespit ve yorumlara hiç rastlamıyoruz.
İntifada, genelde Filistin’i özelde Gazze halkını hızlı bir şekilde eğitip dönüştürüyor, bir hayat tarzı hâline gelerek farklı kesimleri ve kişileri mücadeleye sevk ediyor. Gündelik hayatın bu eksende şekillenmesi de büyük belde ve semtleri bir mektep kılıyor. Tutuklanan gençler de süreğen eylemler ve açlık grevleri sonucunda hapishaneleri bir akademiye çeviriyorlar. Direniş kültürü ve edebiyatı, Filistin sorunu ve tarihi, güvenlik ve soruşturma teknikleri, cihad ve şehadet dersleri veriliyor. Kurslar açılıyor, bilmeyene okuma yazma öğretiliyor. Esareti sona erenler dışarıda buluşup mahalle ve mescid toplantıları yapıyorlar. Toplum hızla siyasî bir karakter kazanıyor, ideolojik bir atmosfere bürünüyor. İntifada kelimesinin birçok ülkede kullanılmasından, yankılanmasından da mutluluk duyuyorlar.
Romanın başkahramanı Ahmed; Körfez Savaşı’ndan, Saddam Hüseyin’in “İsrail’i haritadan silme” tehdidinden de bahsediyor. Bu hadise de toplumda büyük bir heyecan dalgasına yol açıyor. İsrail’de ilk kez sirenler çalıyor zira, işgalciler gaz maskelerini takarak sığınaklara koşuyorlar. Korkunun tetiklediği kalp krizleri nedeniyle ölenler oluyor. Bekledikleri gibi bir gelişmenin olmaması, Filistinliler üzerinde soğuk duş etkisi yaratıyor.
Sinvar, Müslüman direnişçileri aylarca, yıllarca zorda bırakan silah sıkıntısını da ayrıntılarıyla anlatıyor. Satın aldıkları eski tabancaları yenilemeye, biriktirdikleri paraları yanlarına alarak eski savaşçıların kapısını aşındırmaya, basit tezgâhlarda kendileri üretmeye, kodaman yerleşimcilerin evlerine girerek silah ve mühimmat aramaya, öldürülen işgalci askerlerin silahlarını biriktirmeye gayret ediyorlar. Bazen arabalarını asker ve polislerin üzerine sürerek düşmana zarar vermeye çalışıyorlar, bazen de az çok İbranice bilenler aracılığıyla, çeşitli işgal beldelerinde otostop yapan askerleri arabalarına alıyor ve onların silah ve teçhizatına el koyuyorlar. Taş atmayı, sapan kullanmayı, lastik yakmayı, molotof yapmayı bilmeyen de kalmıyor zamanla.
Ahmed, ayrıntıya girmese de İzzeddin Kassâm Tugaylarının kuruluşundan ve ilk eylemlerinden de söz ediyor. Yaralı vatanın her köşesini ayağa kaldırıyor onların cehdi ve eylemleri. Romanda, önemli hadise ve biyografilerle ilgili aktarımlar da bu tarihî dönemeçle birlikte peş peşe geliyor.
Hatırlayanlar olacaktır. İzzeddin Kassâm Tugayları, işgalci esir Başçavuş Nissim Tolenado’yu zindanda tutulan Şeyh Ahmed Yasin ile takas etmek istemiş ve İsrail’e bunun için yirmi dört saatlik bir mühlet tanımıştı. İşgal rejimiyle esir değişimi konusunda bir anlaşma sağlanamaması üzerine, belirlenen süreden iki gün sonra mücahidler, esir Tolenado'nun cesedini Kudüs-Eriha yoluna bıraktılar. Olay duyulduğunda, işgal rejiminin başbakanı İzak Rabin öfke ve şaşkınlıktan aklını kaçıracak noktaya geldi. Rabin, İsrail parlamentosu Knesset'te HAMAS'a savaş ilan etti. İşgal rejimi 17 Aralık 1992 gecesi, evlerine baskın düzenleyerek büyük çoğunluğunu HAMAS’ın ileri gelenlerinin oluşturduğu, aralarında İslami Cihad lider ve üyelerinin de yer aldığı 416 Filistinliyi tutukladı. Onları yolcu taşımaya uygun olmayan araçlara bindirdi ve o zaman henüz Siyonistlerin işgali altındaki Güney Lübnan'ın Mercu'z-Zuhur bölgesine bıraktı. Siyonistler, bu öncülerin kendilerine bir sığınak aramak zorunda kalacaklarını, Filistin direnişinin motor gücünün sahadan çıkarılmış olacağını, direnişin ateşinin de söneceğini umuyorlardı. Ancak rejim, kendisini, hareketin yeniden canlanmasıyla karşı karşıya buldu. İslami Direniş, kendi topraklarında ve halkı arasında daha da kök saldı. Mücahidlerin, Güney Lübnan'daki kampları uluslararası medyanın ilgi odağı haline geldi. İlişkileri genişletme ve toplumsal enerjiyi yönlendirme fırsatına kavuştu. Sürgün edilenler, Mercu’z-Zuhur mihnesi boyunca; siyaset, düşünce ve eğitim konularında çalışmalar yaptılar. Çeşitli komiteler oluşturarak işlerini yeniden organize ettiler, Dr. Abdülaziz Rantisi'yi de resmî sözcüleri olarak belirlediler. Sinvar’ın kahramanı Ahmed, romanda kardeşi Hasan’ın da yer aldığı bu hadiseyi özetlerken, bir ara Filistin’deki her evde bu meselenin konuşulduğunu belirtiyor. Türkiye’de de Müslüman kamuoyu bu sürgünü epeyce bir süre gündemde tutmuştu.
Diken ve Karanfil’de hayatı ve mücadelesi özetlenen önemli isimlerden biri de İmad Akil. Benim o yıllarda henüz taze dimağıma da damgasını vuran bu genç önder, cihadı hayatının merkezine koyan ve meziyetleriyle gençler arasında büyük sempati kazanan eşsiz bir direnişçiydi. Yüzüne karşı övüldüğünde tevazu ve terbiyesinden ötürü kıpkırmızı kesilen, zekice planlanmış eylemleriyle işgal saflarını hallaç pamuğuna çeviren, zorlu şartlarda 20’den fazla Siyonist askeri öldüren bu korkusuz mücahid; Ahmed’in anlatımına göre, misafir olduğu her evde büyük bir saygı ve sevgiyle karşılanıyor. Genç yaşlı herkes onu yakından görmek, onunla birkaç dakika sohbet etmek, ona hizmet etmek için yanıp tutuşuyor. Kısa zamanda efsanevî bir kahramana dönüşen İmad Hüseyin Akil, 1993’ün aralık ayı ortalarında bir köy yakınlarında pusuya düşürülüyor. İmad Akil, civardaki evlerden birine sığındıktan sonra iki rekât şehadet namazı kılıyor ve tabancasındaki son kurşuna dek Siyonistlerle savaşarak şehid düşüyor. Cesedine bile adım adım, korkudan titreyerek, birbirlerini itip kakarak yaklaşabiliyor işgalci kâfirler. Üzerinden yetmişten fazla kurşun çıkıyor. Şehadet haberinden sonra, bütün Filistin’de yer yerinden oynuyor. Haksöz dergisi de 94’ün ilk sayısında İmad’ın hayatı, mücadelesi, şehadetiyle ilgili kısa ve özlü bir haber yayımlamıştı.
Etkileyici sahnelerden birinde de bir valiz meselesi konu ediliyor. İbrahim ve arkadaşları bir eylemin ardından saklanmaya çalışırken, önünde son model bir araba bulunan lüks bir evin kapısına yaklaşıyorlar. Yaşlı bir adam ile karısı tam bu sırada arabadan iniyor. Silahlı mücahidler, yanlarına giderek onlardan arabanın anahtarını vermelerini rica ediyorlar ve geri getireceklerine dair söz veriyorlar. Adamlarımız uzaklaşırken, korkudan titreyip duran, dili tutulan yaşlı Yahudi dayanamayıp yere yığılıveriyor. Gençler, arabada ağır bir valiz olduğunu fark ediyorlar yolda. Açıp bakınca içinde destelerce dolar olduğunu görüyorlar. Tehlike geçip de sabah olunca gençlerden biri eve giderek kapıyı çalıyor. Kapıyı açan adama arabanın anahtarını uzatıyor, mücahidlerin özürlerini ve teşekkürünü iletiyor, hiç dokunmadıkları valizin de arabada olduğunu söylüyor. Parayı canı kadar sevdiği anlaşılan adam arabaya koşup valizi kontrol ediyor, ardından -bana, rehine takasındaki izzetli, merhametli ve etkileyici sahneleri hatırlatarak- irileşmiş gözlerle haykırmaya başlıyor: “Gökteki Rabbe hamdolsun. Allah sizi korusun, muvaffak kılsın. Vallahi siz Allah’ın yardımını hak ediyorsunuz.”
Eserin sonlarında “Filistin’in Hansa’sı” olarak bilinen Ümmü Nidal’den ve oğlu Muhammed’den kısaca söz eden Sinvar, Yahya Ayyaş’ın mücadelesini ve şehadetini de aktarıyor okuyucuya. Ocak 96’daki bu hadise de bütün Gazze Şeridi’ni ayağa kaldırıyor. Filistin yönetiminin, kontrolü altındaki bölgelerde İslami hareket mensuplarını tutuklaması, zindanlara atması da ağırlıklı bir yer tutuyor son sayfalarda. Başkan Clinton’ın gözetimindeki yeni görüşmeler sürerken Ariel Şaron’un Mescid-i Aksâ’ya girmesi, Aksâ İntifadasına yol açıyor. Bir süre sonra da Ehud Barak hükûmeti düşüyor ve “Kasap” lakabıyla tanınan Ariel Şaron iktidara geliyor zaten.
Çok sayıda kahramanı olsa da bence kitabın esas adamı, Ahmed’in amca oğlu ve eniştesi İbrahim. Yazar, bu karakterin belirginleşmesi ve istikamet üzere bir rol üstlenmesi için daha fazla emek harcamış. Yeri gelmişken, Sinvar’ın künyesinin/lakabının da Ebu İbrahim olduğunu hatırlatalım. Diken ve Karanfil, Ahmed’i çok etkileyen, direnişe fikrî ve fiilî olarak çok büyük katkıları olan bu yiğit adamın şehadetiyle sona eriyor. Bir Apaçi helikopteri, İbrahim’i taşıyan arabayı vuruyor. Böyle bir finalin tercih edilmesinde, kitabın yazımının tamamlandığı zamanda, 22 Mart 2004’te, Askalan’ın bir köyünde doğan Şeyh Ahmed İsmail Hasan Yasin’in helikopterle düzenlenen bir suikast sonucu şehid düşmesinin etkili olduğu muhakkak. Ahmed, İbrahim’in öldürüldüğünü öğrenince kalbinin durduğunu sanıyor. Kardeşi ve İbrahim’in eşi Meryem ise şeref ve metanet kabında dökülmüş bir burç gibi ayakta karşılıyor haberi. Şehidin cenaze merasimine çocukları İsra ve Yasir’in elinden tutarak, onları omuzlarına alarak katılıyorlar.
Akdeniz kıyısındaki Gazze Şeridi, bugün olduğu gibi, upuzun, kanlı ve pes etmeyen bir karanfile dönüşüyor.

