Bilâdü’ş-Şam Yürüyüşü
Sadece 2024’ün değil, XXI. yüzyılın ilk çeyreğinin en önemli iki hadisesi, Aksâ Tufanı ile Suriye’deki devrimin zafere ulaşmasıdır şüphesiz. Arkasına İran’ı, Rusya’yı ve çok sayıda katil sürüsünü alan Baas rejimi aralık ayının başlarında ivme kazanan, eziyet ve katliamlardan bezen farklı kesimlerce de desteklenen hızlı ve vuruşkan bir Bilâdü’ş-Şam yürüyüşünün ardından çöktü. Katil Esed, Rusya’ya kaçtı, eli kanlı işkenceciler ve çeteler saklanacak delik aradı, şehirler tek tek özgürleşti. Yüz binlerce şehit veren, farklı ülkelere hicret etmek zorunda kalan, yıllarca zorbalığın her türlüsüyle sınanan mazlum Suriye halkının yüzünü, yiğit mücahidler eliyle güldüren Rabbimize hamdolsun.
Gazze’deki soykırım nedeniyle içimiz kan ağlarken; aylardır dua, yardım ve eylemlerimizle Akdeniz kıyısındaki o kanlı karanfile, o şerefli direniş evine ses vermeye çalışırken bize ayrı bir umut ve sevinç penceresi açan bu gelişmeyi soluksuz izledik şüphesiz. Hemen sokaklara çıktık; art arda gelen çağrılarla Fatih’te, Saraçhane’de, Bayazıt’ta hem zaferi kutladık hem de bu hayırlı âkıbetin bir benzerinin Filistin başta olmak üzere bütün Müslüman coğrafyada yaşanması için Rabbimize yakardık. Daha ilk günlerde destek için Suriye’ye koşan, zor durumdaki insanlara yardım elini uzatan kardeşlerimiz, dostlarımız vardı. Biz de heyecanla beklediğimiz bir başvuru sürecinin ardından bir grup arkadaşla (Kenan Alpay, Mehmet Ali Aslan, Mehmet Ali Kaçmaz, Ümit Kudbay) Suriye'ye gittik. Kırık dökük olmakla birlikte samimi duygu ve düşünceler içeren bu satırlar, en azından, sıkça vurguladığım “hafıza inşası” bağlamında bizlere de nasip olan o şahitliğin hâsılasıdır.
İlk durağımız, Hatay / Reyhanlı'daki eğitim kampüsüydü. Daha önce gelip gören kardeşlerimiz vardı fakat ben ilk kez buradaydım; bu yüzden, Türkiye’den gelen birçok kardeşimizin de uğradığı bu beldeyi daha dikkatli gözlemlemeye çalıştım. İHH ve RAF (Katar) ortaklığıyla inşa edilen ve Yetim Köyü olarak da adlandırılan kampüs, savaşın yetim bıraktığı 1000’e yakın çocuğu barındırabilecek kapasiteye sahip. Yaklaşık 100 dönümlük bir arazi üzerinde kurulan yerleşkede; yetimlerin barınma, eğitim, sağlık, beslenme gibi her türlü ihtiyacı, bir ev ortamı dizaynında karşılanıyor ve aynı zamanda kendilerine psikolojik destek de veriliyor. Bu iyilik ve hâmîlik yurdunda; 55 evin yanı sıra okul, cami, sağlık ocağı, oyun alanları, terapi merkezi, sanat atölyesi, ekim-dikim amaçlı tarlalar ve geniş bir yeşil alan da yer alıyor.
Geceyi geçirdiğimiz Reyhanlı’daki görüşme ve hazırlıklarımızı tamamladık; yer yer insan ve araç yoğunluğuna tanık olduğumuz Cilvegözü sınır kapısından geçerek İdlib'deki Bâbül-Havâ'ya, ÖZGÜR-DER ve Fetih Vakfı'nın Suriye’deki lojistik ve konaklama merkezinin bulunduğu mıntıkaya geldik. Burada büyük bir fedakârlıkla çalışan, yıllardır yardım faaliyetlerinin koordinasyonuyla ilgilenen kardeşlerimizle kucaklaştık. Bir kampanya eşliğinde topladığımız unların araçlardan indirilmesine ve dağıtım için hazırlanmasına tanıklık ettik. Türkiye’deki dostlarımızın, katkıda bulunan kardeşlerimizin, fedakâr gençlerimizin selâmlarını ilettik. Bu mevkideki hareketlilik baş döndürücüydü gerçekten. Daha önceki asırlarda posta araçlarının ve nakliye katarlarının mola verdiği duraklar, istasyonlar, dinlenme yerleri geldi aklıma. Ülkemizin farklı şehirlerinden yola çıkan, yardım için hemen kolları sıvayarak buralara koşan Müslümanların, bilhassa kahvaltı ve akşam oturmalarında, üzerinden çaydanlık eksik olmayan sıcacık bir sobanın etrafındaki tanışma ve söyleşmelerini sadece izlemek bile başlı başına mutluluk vericiydi. Mensubu olduğumuz dinin bahşettiği sınırsız kardeşliğe, o emsalsiz hayırlarda yarışma cehdine dair bir şükür vesilesiydi.
Zorlu şartlara rağmen iyi idare edildiği anlaşılan, imkânların en üst derecede zorlanmasıyla epeyce muhkem kılınan İdlib, Esed despotizminde iri bir harabeye dönen Suriye’nin o günlerde belki de en bakımlı, en canlı, en bayındır şehriydi. Ülkenin önemli bir bölümünü dolaştıktan sonra bunu daha iyi anlayacaktık. Nureddin Zengi’nin, askerleriyle günlerce yol teptiği, bu beldenin bir parçası olan Hârim’de -ki romanımın başında anlattığım yerleşimin adını tabelada görünce çok sevindim- kendi ordusundan üç kat kalabalık Haçlı ordusunu ezdiği, Selahaddin’in Kudüs’e kadar sürecek Ortadoğu yürüyüşünü başlattığı, Baybars’ın Antakya Haçlı Devletine son verirken birliklerini tahkim ettiği yerdi İdlib. Fedakâr rehber ve mihmandarlarımızın refakatinde üç gün süren, birkaç saatlik uykuyla yetinmemizi gerektiren, dünyanın ağzını açık bırakan devrim gibi hızlandırılmış bir mahiyet kazanan seyahatimiz de buradan başladı. İrili ufaklı birçok beldenin yanı sıra Halep, Hama, Humus ve Şam'ı ziyaret ettik. Üzüntüyü ve acıyı, sevinci ve neşveyi bir arada yaşadık. Ağladığımız da oldu kendimizi tutamayıp tekbir getirdiğimiz de. Farklı illerdeki kutlama faaliyetlerine katılarak ezgiler, marşlar söyledik aynı zamanda. Çeşitli görüşmeler yaptık. Çocuklarla, mücahidlerle, farklı kesimlerden insanlarla konuştuk.
Neredeyse kanıksanır hâle gelen o devasa kâbusun içinden fışkıran devrimci rüyanın ilk menzili, daha adını duyar duymaz içimi titreten bir şehirdi.
Ateşten Libaslarla Cellâtlara Direnen Şehir
Ah Halep!
Bilâdü'ş-Şam'ın yüksekteki gözü. Kadim coğrafyamızın hiç yakınmayan çalışkan gelini. Aslanların yurdu. Suriye'nin İstanbul'u, can damarı, ticaret ve turizm merkezi. Yiğit ve hünerli kadınların, vuruşkan ve coşkulu adamların karargâhı. Çok şükür, seni dünya gözüyle gördüm.
Hem büyük bir vilayetin hem de onun merkezinin adı olan Halep, Arapçada ve diğer Sâmi dillerinde “süt veren” anlamına gelen bir kelime. Ebû Ubeyde bin Cerrah emrindeki ordu tarafından 637’de İslâm topraklarına katılan beldenin, Esed ailesinin başını çektiği Baas rejiminin kıyım ve yıkımlarından önce merkez nüfusu 2 milyona, toplam nüfusu ise 5 milyona yakındı.
Tarihi, ekonomisi, jeostratejik konumu ve insan unsuru itibarıyla Osmanlı İmparatorluğu’nun da en önemli beldelerinden olan Halep, Türkçe deyimlerde ve edebî eserlerde de çokça anılan bir şehir. “Halep ordaysa arşın burada” ve “Şen olasın Halep” sözlerini duymayan yoktur en azından. Halk arasında hâlâ anlatılan Kerem ile Aslı, Âşık Emrah hikâyelerinde de olayların önemli bir bölümünün Halep’te geçtiğini biliyoruz. Ah Allah’ım; hangi yönünü, hangi özelliğini anlatalım; Osmanlı’nın en büyük bilgini Kâtip Çelebi’nin yirmili yaşlarının başında tarih sahnesine çıktığı bu güzellikler yurdu; Çağrı ve Çöl Aslanı Ömer Muhtar filmlerini izlemeye doyamadığımız, son on yılını Selahaddin Eyyubi filminin hazırlıklarıyla geçirdiğini bildiğimiz Mustafa Akkad’ın (1930-2005) da doğduğu ve defnedildiği şehir söz gelimi. Yapılan haberleri hatırlayanlar vardır; Şehid Ömer Muhtar’ın gözlüğü bile asırlık bir maceradan sonra, antika meraklısı hekim Ebu Ömer tarafından Halep’te koruma altına alınmıştı.
Toprağının altındakiler kadar üstündeki onlarca eserin de şahitlik ettiği üzere Selçuklu, Zengi, Eyyubi, Memlûk ve Osmanlı şehirciliğinin klasik bir örneği sayılabilecek Halep'in özelliklerinden biri de yapıların çoğunda “kayşani” adındaki bir taşın kullanılması. Hem Nureddin Zengi’nin hem de Selahaddin Eyyubi’nin çok sevdiği ve önemli binalar kazandırdığı şehirde Halep Kalesi, han, hamam ve -Ulu Cami dâhil- camilerin önemli bir bölümü, bu taştan yapılmış. Bu alışkanlık son yıllara kadar devam etmiş. Diğer taraftan şehir; Kudüs, Bursa, İstanbul ve Konya’nın da alaşımı gibi. Kesin bir tasnif mümkün değilse de çoğu kaynak, nüfusunun %50’sinin Arap, %40’ının da Türkmen olduğunu söylüyor. Kalanını da Kürt, Ermeni, Asuri ve Çerkesler oluşturuyor. Vilayetteki Müslüman ahalinin büyük çoğunluğu Hanefî ve Şâfiî mezheplerine mensup.
Yıllar önce ağlayarak “Halep Acısı” şiirini yazdım. Rejimin yanı sıra Rusya ve eli kanlı kasaplarını bölgeye yollayan İran tarafından aylarca bombalanan, birçok mahallesi cesetle dolan şehirden evlerimize akan acı manzaralar, yıllarca gözümün önünden gitmedi. Kan revan içinde dünyanın ortasına yüzükoyun kapanan bu şehirde, yakınlarını kaybeden babalar yakalarını yırtıyor, analar öfke ve üzüntüden yüzlerini tırnaklıyordu. Oysa, cihadın keskin kılıcı Nureddin’in yorgun argın koştuğu şehirdi burası. Allah’ın arslanı, kendisini dünyaya tanıtan bu şehre adım attığı zaman evlere gül yaprakları akar, çarşılar da ahalisiyle birlikte sevinçten ağlardı. Kızları, bütün yoksulları doyuran sofralar kurardı neşeyle; ektiği buğday cihanı besler, gözyaşıyla büyüttüğü nar sevincini ikiye katlardı. Abdülkadir Salih’i unutur muyum hiç? Direnişin öncü isimlerinden Hacı Mare de bu vilayetin çocuğuydu; 1979 yılında, Halep'in kuzeyindeki Mare’de doğmuştu. Şiirdeki dizeleri hatırlayarak analım şehidimizi:
O gülümseyen çehresiyle çıkınca bir köşeden Abdülkadir
Bahçeler can atardı görmek için, birbirini çiğnerdi ağaçlar
Şarkısını gömdüğü toprakları, cennete yürüyen aslanlarla dolduran Halep’e yönelik muhabbetim o kadar fazlaydı ki tarihî romanlarımın üçünde de kendisine epeyce yer ayırdım. Nureddin’in 28 yaşında tarih sahnesine çıktığı beldeydi zaten; İbnü’l-Esîr’in altıncı raşid halife diye nitelediği o şerefli önder; kandilini burada yakmış ve istilacı Haçlılarla mücadelesine buradan başlamıştı. Birçok beldeyi özgürleştirmesinin ardından, kan dökmemeye çalışarak üç kere kuşattığı Şam’ı almış ve payitahtı yapmıştı. En büyük generali Şirkûh, en kıymetli devlet adamı Eyyub ve en değerli talebesi Selahaddin Yusuf’un da katkılarıyla Mısır’ı fethetmiş, oradaki Şii Fatımî hilafetine son vermiş ve ömrünün son yıllarında Kudüs’ün fethi düşüncesiyle yanıp tutuşmuştu. Aralık ayındaki inkılâpçı ve vuruşkan yürüyüşün güzergâhı da neredeyse aynıydı. İnşallah tarih bu konuda tekerrür eder ve Müslümanlar Kudüs’ün fethini, Gazze’nin kurtuluşunu da görür. Nureddin Zengi’nin vefatından sonra, Selahaddin Eyyubî de şehri, merhum efendisi gibi incitmemeye çalışmış, surlarının önünde kendisiyle görüşmeye çıkan Nureddin’in kızının ricasını kırmamış, öncelikle kalbini kazanmayı düşündüğü için kuşatmayı kaldırmış hatta Helep’in yavrusu olarak nitelendirilen Azaz’ı da o genç kıza hediye etmişti. Beklediğine değecekti şüphesiz; yıllar sonra Halep onu da sevinç gözyaşlarıyla şehre buyur edecek, zor durumda daima yanında duracak, Kudüs’ün fethinde ve III. Haçlı seferinin püskürtülmesinde aslanlarını yollayacak, Şark’ın en sevgili sultanının en büyük destekçisi olacaktı. Diğer romanlarımda da değindim şüphesiz; o kadar ki Sivas’tan sonra ikinci kez burada satılan, Aynicâlût zaferinin ardından öncü birliğiyle kovaladığı Moğol artıklarını burada yakalayıp kılıçtan geçiren ve Elbistan seferinin hazırlıklarını da aynı yerde yapan Baybars’ı, Zehra adlı Halepli bir kızla evlendirdim. Son romanıma konu ettiğim Mehmed Âkif de bir heyetle geldiği bu kadim ve kıymetli şehri gezmiş, kalesine çıkarak yumruğunu sıkmıştı.
Zihin ve gönül coğrafyamın bir parçası kıldığım bu şehri gezerken, ağlamamak için kendimi zor tuttum bazen. Güneyindeki Selahaddin Mahallesi başta olmak üzere bir kısmı bombardımanda yıkılan, bazı sokakları harabeye dönen şehirde yürürken başım döndü âdeta. Kimi zaman durup sâkinleriyle konuşmaya çalıştık, çocuklarıyla fotoğraf çektirdik, ailesini ayakta tutmak için bir şeyler satan kadınlarına selam verdik. Kaleye koşarak çıktık desem yeridir. Burası nispeten canlıydı; etrafında yıkık dökük binalar yer alsa da minyatür pazarlarla ve çay bahçeleriyle çevriliydi. Ziyaretçi akınına uğramıştı. Uzun ve yeni bir bayrakla süslenen kaleye giremedik ne yazık ki. Güvenlik ve başka nedenlerle koruma altındaydı. Etrafındaki hendek, benim tahmin ettiğimden ve anlattığımdan daha derin ve büyüktü. Giriş kapısının önünde bol bol fotoğraf çektirdik, Mehmet Ali Aslan’la Halep Acısı şiirinden bir bölüm okuduk, ezgi söyledik.
Tamir nedeniyle içeriye insan sokulmayan Ulu Camii’nin etrafını dolaştık sonra, bombalanan mabetlerle karşılaştık, Memlûklerden kalma bir caminin tabelasını okumaya çalıştık. Devrik rejimin cellâtları ve işgalciler tarafından parmakları koparılan şehirde, zamanımız da sınırlı olduğu için, nereye koşacağımızı, nereye bakacağımızı bilemedik bir süre. Türkiye'den gelenlere müthiş bir ilgi ve sevgi vardı aynı zamanda. Türk lirası kullanılıyordu her yerde. Biz gittiğimizde, sadece bir iki saat elektrik verilebiliyordu şehre. Ayrıldığımızda kalbimin bir parçası orada kaldı. “Halep Sevinci”ni de yazacağım kısmet olursa.
Harabeye Dönmüş Devasa Bir Distopya Dünyası
Suriye'nin neredeyse yarısı harabe. Doğrusu, bu kadarını beklemiyordum. Zaman darlığı nedeniyle bütün beldeleri dolaşamadık lakin gördüğümüz yerlerdeki kıyım ve yıkımın dehşetinden bir süre kendimize gelemedik.
Böyle bir ülke, normal şartlarda yarım asırda zor kalkar ayağa. Fakat mazlum ve çalışkan halkıyla, yeni yönetimiyle, hamiyetli kişi ve çevrelerin katkısıyla; zorlu akabeleri bir bir aşacağını ve yaralarını kısa zamanda saracağını ümit ediyoruz.
İdlib bünyesindeki geçici yerleşimlerin durumu, çoğumuzun malumu zaten. Çoğu köy ya da mahalle, bir yetimler yurduna, bir dullar kampına dönmüş. Uğradığımız yahut yanından geçtiğimiz birçok şehirde de yıkık dökük evlerle, uçsuz bucaksız enkaz yığınlarıyla karşılaştık. İnanması zor lakin devasa bir distopya stüdyosunu andıran beldeler var. Bazıları, Gazze’den farksız hâle gelmiş. Öyle üç bin beş bin değil; yüz binlerce bina kullanılamaz durumda. Bir milyon hatta daha fazla nüfusun yaşadığı yerler baştan ayağa yakılıp yıkılmış.
Halep'te de var böyle mahalleler diğer şehirlerde de. Kıyısında arabayı durdurup yaşlı bir adam ve torunuyla görüştüğümüz Cobar içimi yaktı söz gelimi.
Şam'da, yüz binlerce Filistinli muhacirin yaşadığı Yermük'te ise kelimenin tam anlamıyla kahrolduk. Güya Filistin'i savunduğunu söyleyip duran devrik rejim ve yandaşları, burada binlerce evi mahvetmiş, on binlerce Filistinli mülteciyi katletmiş, mezarlıkların altını üstüne getirmiş. Ah Allah’ım, camiler bile yerle yeksan olmuş. Yıkıntılar arasında yaşamaya çalışan birkaç bin kişi kalmış bir milyondan fazla muhacirden. Bizi görünce koşup gelenler oldu nitekim. Boynumuza sarılıp ağladılar. Aralarında zindandan yeni çıkan Müslümanlar da vardı. Gazze'yi konuştuk, direnişi istişare ettik, ağıt ve marş söyledik birlikte. Yarı aç yarı tok yaşayan az sayıdaki mücahid de kamptaki insanları korumaya, onlara yardımcı olmaya çalışıyordu. Yermük'ün hâlini ölünceye dek unutamam herhalde. Oradaki felaketi ve katliamı hakkıyla anlayabilmek için, Saydnâyâ zindanının on binlercesini bir araya getirerek düşünmek lazım.
Hama ve Humus’ta da durum çok farklı değildi.
Aylarca kuşatılan, ahalisi aç ve susuz bırakılan, uçak ve helikopterlerin yanında tank ve top atışlarıyla parçalanan evler, butik bir soykırım müzesinden farksızdı. Buralarda kıyam eden direnişçilerin; ayakta kalabilmek, açlıktan ölmemek, bir kurtuluş yolu bulabilmek için birbirine bitişik evlerde delikler açtığı görülüyordu. Diğer taraftan işe yarayan her şey çalınmış, metruk binalar bile soyulup soğana çevrilmişti. Ayakta ölen solgun ağaçları andıran elektrik direklerinin bile demirleri, kabloları, telleri koparılıp alınmıştı.
Hüzün, dört bir tarafta geçit resmi yapıyordu. Yıkık dökük duvarlarda yazılar vardı hâlâ, yeni bir yaşama becerisi edinmeye çalışan az sayıda insan, bir hayalet gibi süzülüyordu bu sokaklarda. Ana caddelerde rejime ait görseller yavaş yavaş yırtılıp atılıyordu artık, kahramanların fotoğraflarını da gördük kimi yerlerde. Başta Halidiye bölgesi olmak üzere birçok yeri ürkütücü bir yıkıma maruz kalan Humus’ta, sabah namazı kıldığımız Halid bin Velid Camii de hâlâ tam anlamıyla onarılamamıştı. Etrafı metruk bir viraneye dönmüştü. Cami yakınında, devrimin sembolü haline gelen ilk çocuk şehit Hamza el-Hatip’in büyük bir resmiyle karşılaşınca gözlerimiz yaşardı elbette.
Kenan Alpay dostumuz, rehberliğin yanında tercümanlık da yapan kardeşlerimizin yardımıyla, zaman zaman civardaki insanlardan da görüş alarak adı geçen yerlerde tanık olduklarını kayıt altına aldı bu arada. Zorbalık ve katliam nedeniyle eşzamanlı bir şekilde ve yeterince haberdar olamadığımız, Esed rejiminin gönüllü köleleri ve satın alınmış alçak yardakçılarının perdelemeleri yüzünden boyutlarını tam kestiremediğimiz yıkımı ifşa eden bu cehd, çok değerliydi şüphesiz. Birçok beldenin içler acısı hâline ayna tutan bu kayıtların değerinin, ileride daha iyi anlaşılacağını düşünüyorum. Hem yardım çalışmalarına katılan kardeşler hem de yeni ziyaretçiler ve gazeteciler, bu kayıt ve aktarımların da etkisiyle bu beldelere akın ettiler nitekim.
Mehmet Ali Aslan Hama’da Haykırıyor: Yallah İrhal Yâ Beşşar!
Güzergâhın güneye doğru doğal akışına ayak uydurduk, Şam'dan önce Hama ve Humus'u ziyaret ettik.
Eksik, buruk ve yarım yamalak da olsa gülümsüyor, küllerinden yeniden doğuyor, hayata tutunmaya çalışıyor şehirler. Çocuklarla, Türkiye'den gelen muhacirlerle sohbet edip fotoğraf çektirdik. İçleri yanıyordu elbette fakat aynı zamanda gururlu ve umutluydular. Suriyelilerin, zamanında Fransız askerlerini kovduğu resimler, heykeller var buralarda. Hama'daki eski değirmen gösterişli ve meşhur. Bizden birkaç gün önce bölgeye ulaşan Adem Özköse kardeşimin, avlusundan beni arayıp duygularını aktardığı Nureddin Zengi Camii hâlâ kullanılıyor. Bağrında birçok önemli insan dinleniyor fakat yazdığım romandan biliyorum; Selahaddin’in amcası Esedüddin Şirkûh’un da şehri Hama. 1982’de alçak ve kâfir rejime karşı ayaklanan yiğitlerin beldesi aynı zamanda. Şahit Hama, şerefli Hama, şehit Hama.
Sürpriz fazlaydı. Dinlenmeden, dur durak demeden, yemeyi içmeyi düşünmeden koşturduk; Said Havva'nın torunu Yahya Havva'nın da katıldığı şehir meydanındaki kutlamaya yetiştik. Hava karardı bu sırada, kısıtlı kullanılan elektrikler gidince şehir yavaş yavaş karanlığa gömüldü.
Unutur muyum hiç; burada tarihî bir âna daha tanıklık ettik. Ülkemizde Suriye devrimi, direnişi için çok sayıda şarkı besteleyen “ses sancağımız” Mehmet Ali Aslan da büyük bir coşku ve alkış eşliğinde sahneye davet edildi ve halkla birlikte ezgi söyledi. Hem içimiz kıpırdadı hem de boğazımız düğümlendi. Meydan birkaç dakika o meşhur ezginin temel sloganıyla inledi:
- Yallah irhal yâ Beşşar!
İlk defa 2011'de, Hama'da, saat kulesinin bulunduğu meydanda seslendirilen bu eser, Suriye halkının büyük bedeller ödeyeceği kutlu bir mücadeleyi ve ardından gelecek zaferi muştuluyordu. 13 sene sonra, bu eseri aynı meydanda okumak, sevgili kardeşimize de nasip oldu. Rabbimizin keremine bin şükür; tarifi ve tasviri imkânsız bir güzellikti bu. Yüreğimizde kardeşlerimizin zafer sevinci vardı, hemen herkese bulaşan müşterek bir izzet tufanının içinde mahzun fakat gururluyduk, adıyla bile içimizi irkilten nehir de az ötemizde bize eşlik ediyordu.
Âsi’nin can verdiği bu şehirlerde, kıyamın öncü ve şehitlerinden iki güzel insanı, devrimin bülbülü Abdülbasit Sarut'u ve yukarıda zikrettiğimiz şarkısıyla ünlü İbrahim Kaşuş'u da yâd ettik elbette. Hatırlayanlar vardır; Kaşuş 2011'de kaçırılarak katledilmiş, boğazı ve ses telleri kesilmişti; cesedi de bu nehre atılmıştı. Mehmet Ali Aslan, kısa bir selamlama konuşmasının ardından onun şarkısını söylerken biz de sesimizi ateşe verdik. Nasıl heyecanlandıysak hem kendimizi hem de birbirimizi kaybettik bir süre. Ne gam! Bizi sevgi ve kardeşlik eşliğinde cem eden, sapasağlam kulpu etrafında yeniden buluşturan Rabbimize hamdolsun.
Hayali Bile Bir Ömre Değer: Emeviyye Camii’nde Cuma Namazı
Günlerden cuma ve biz nihayet Dımaşk’ta, Şam'dayız.
“Görmeden anlattım ben bu şehri kardeşim.” dedim içimden; Nureddin Zengi romanından cümleler üşüştü sonra zihnime: “İnsanlık tarihi boyunca, aralıksız en uzun süre ikamet edilen şehirdir Şam. Kudemânın gözdesidir. Yolu güzelleştiren ilk büyük sevgilerin de beşiğidir, tarihi tepetakla eden ilk büyük nefretlerin de. Eskiler derler ki murdar baltalı Kabil; kardeşi Habil’in kanını, şehrin kuzeyindeki Kasyun Dağı’nda dökmüş, ilk cinayet burada işlenmiştir. Peygamberler şehridir aynı zamanda. Nice büyük insanın naaşı ve hatırası yatar bağrında. Nice kıymetli kadın, onun mâbetlerinde işittiği dualarla koymuştur başını taş yastığa; nice dilber, onun göğüne bakarak dağlamıştır gönlünü. Ocak söndüren zalimleri, kıyıcılığıyla ün salmış hükümdarları da az değildir elbette geçmişinde. Kıyımı da sonsuzdur, kıyamı da. Dili dimağı hoplatan neşeli şarkıları da hiç bitmez, kulağı ve kalbi kurtlandıran ağıtları da. Korkaklığa da âşinadır, silkinip dimdik doğrulmaya da. İhaneti de iyi bilir, ülfeti ve merhameti de. Havva Ana’nın terinden ve gözyaşından düşmüş güzel ve içli kızları, kapalı muskalar gibi durur, neftî ve serin odalarda. Evi terk eden delişmen erlerini, yeryüzüne dağılan ateş tabiatlı oğullarını beklerler, yalnızlığın ve tevekkülün kınında. Her gün onlarca tabutla girer yatağa Şam. Her gün onlarca dille yalvarır Allah’a…”
Şehrin yarısı sefalet ve enkaz içinde henüz, diğer yarısı nispeten canlı ve ışıltılı. Yavaş yavaş toparlanıyor. Seyyide Zeyneb Türbesi de açık. Şiiler bu mekânın etrafında ayrı bir şehir kurmuş âdeta.
Kahvaltı etmek için girdiğimiz bir dükkânda, tomar tomar para çıkarıp sayan adamlar dikkatimizi çekti. Şaşırdık. Onca para birkaç kişilik hesabı ödemek içinmiş meğer. Değeri kalmamış Suriye lirasının. Türkiye’den geldiğimizi anlayanlar, birçok yerde olduğu gibi, selam verip yanımıza koşuyor, Türkiye’yi anlatıyorlardı bize. Çay bulamamaktan yakınırken, Lübnan’dan dönen yerel kıyafetli bir adam hesabımızı ödemeye kalktı.
Küçük bir tur attık ilkin. Meydanda, uzun sakallı trafik polisleri var. Şehrin birçok bölgesi, yakınlarını arayan insanların el ilanlarıyla, telefon numaraları ve adresleriyle, duvarlara ve direklere yapıştırdıkları fotoğraflarla dolu. Sarsıldık şüphesiz, yüreğimiz burkuldu.
Daha avlusuna adım atar atmaz insanı farklı bir âleme taşıyan bir mabet, Emeviyye Camii. Şam Ulu Camii diye de biliniyor. Birçok yönden, İslâmî mimarinin bugüne kadar ayakta kalabilen ilk muhteşem örneği. Süslemelerindeki ihtişam ve haiz olduğu manevi değerleriyle bütün İslâm âleminde müstesna bir yere sahip. Tarih boyunca birçok müellif tarafından söz konusu edilen cami, inşasından sonraki bütün devirlerde methiyelere mazhar olmuş ve görenleri büyülemiş. Milâttan önce I. yüzyıla ait bir Roma mabediyle onun harabeleri yanında bulunan Theodosios dönemine (379-395) ait Aziz Yohannes (Hz. Yahyâ) Kilisesi’nin yerine inşa edildiğini yazıyor ansiklopediler. İçinde Yahya Peygambere atfedilen bir kabir / makam var nitekim. Şehrin 635’teki fethinin ardından, Ebû Ubeyde b. Cerrah gözetiminde camiye çevrilmiş, bölgedeki mezkûr kalıntılar. Velîd b. Abdülmelik (705-715) zamanında da büyük bir sahayı kaplayacak olan bugünkü büyük caminin inşası başlatılmış. Göğsünü süslediği şehir gibi birçok badire atlatmış elbette; yangınlara, saldırılara, felaketlere direnmeye çalışmış. Bilinen ilk büyük onarım ve değişimi, Melikşah devrinde 1083’te yaşamış. İkinci önemli onarım ise II. Abdülhamid devrinde, 1894’teki büyük yangından sonra gerçekleştirilmiş ve içerideki sütun sıraları ile bunlarla ilgisi bulunan mimari bölümler ve çatı, İstanbul’dan gönderilen ustalar tarafından yeniden yapılmış. Üç minaresi ve dört ana kapısı var. Sıra gelmez, zorda kalırız diyerek hemen abdest aldık. Avlusunda Türkiye’den gelen birçok dostumuzla karşılaştık. Fotoğraf çektirdik. Baştan sona Arapça irad edilen hutbe bizi ilkin biraz şaşırtsa da büyük bir cemaatle eda edilen namaz gerçekten görülmeye değerdi. Müslümanlığa dair esaslı bir heybet ve görkem de taşıyan mabedin avlusundan çıkmak da yarım saatimizi aldı.
Müslüman Şark’ın Önderleri
Şam, bünyesinde o kadar önemli kişi ve eser barındırıyor ki hiç değilse bazılarını görebilmek için koşar adım gezdik. Şark’ın kartalı Selahaddin Eyyubî’nin türbesi, caminin kuzey duvarına eklenmiş küçük bir bahçedeydi. O kısma yönelirken elim ayağım titriyordu. Evet, yıllarca sözünü ettiğim bu büyük komutanın, strateji dehâsının, imanlı göğsünü Haçlılara siper eden şerefli önderin, yaklaşık bir asırlık esaretten sonra 1187'de Kudüs'ü tekrar özgürleştiren bu bilge kahramanın kabri Emeviyye Camii’nin yan tarafındaydı. Orası da çok kalabalıktı, zor girdik. Bilenler, görenler vardır; yakınlarda büyükçe bir heykel de yaptırılmıştı yıllar önce. Alman imparatoru II. Wilhelm de Sultan II. Abdülhamid devrinde 1898'deki ziyaretinde, kabrinin bulunduğu mekâna lahit koydurmuş hatta sıra dışı bir çelenk bırakmıştı. Bu çelengi, Arabistanlı Lawrence'ın işgal döneminde çaldığı ve Londra'ya götürdüğü, oradaki bir müzede sergilediği anlatılır. Dayanamadım, epeyce kalabalık olmasına rağmen kabrin başında bir konuşma yaptım. Arkadaşlarımız bu konuşmayı kaydederken içerideki ziyaretçiler de kenara çekilip dinlediler.
“Kralların Seferi” diye de adlandırılan III. Haçlı Seferinde Avrupalı krallara karşı koyan, üç dört yıl süren büyük bir direnişin ardından onları zelil bir şekilde ülkelerine gönderen Selahaddin Eyyubî, son aylarını Şam'da geçirdi. Gerçekte bir eğitimci, bir imarcı ruhuna sahipti. Savaş yüzünden aylarca doğru dürüst beslenmediği, yağmurda yağışta koşturduğu, sürekli hastalandığı için yüzü dâhil bütün vücudu çökmüştü. Tam mutlu ve huzurlu yaşayacağı bir zamanda, 55 yaşındayken 4 Mart 1193'te Şam'da vefat etti. İsmi ve cehdi hep yaşasın inşallah.
Beni tanıyanlar yahut tarihî romanlarımı okuyanlar, görmek için heyecanlandığım ikinci adresi tahmin etmekte zorlanmayacaklardır. Evet; camide bize katılan İsmail Çoktan’ın da yardımıyla oraya koştuk. Hayatını, mücadelesini ve eserini anlatmaktan şeref duyduğum o büyük adam; Allah'ın arslanı Nureddin Zengi de Şam'da medfundu.
Babası Atabey İmâdüddin’in yine Suriye’deki Caber Kalesi önlerinde çadırında katledilmesi üzerine, 28 yaşında Halep'te tarih sahnesine çıkmış; kan dökmeden üç kere kuşatmış ve nihayet halkın sevinç gözyaşları eşliğinde, ateş böcekleri misali kapılara koşan yiğit kızların zılgıtları ve güngörmüş anaların sevinç nidalarıyla girmişti Şam’a Nureddin Mahmud Zengi. Başkenti yapmıştı hemen. En kıymetli adamı Eyyub'u valiliğe getirmiş, en büyük generali Şirkûh'la birçok planını burada istişare etmiş, genç Selahaddin Yusuf'u burada şahneliğe getirmişti. Savaşmadığı, koşturmadığı zamanlarda eşi İsmetüddin'le, kızlarıyla, oğlu Salih İsmail ile burada vakit geçirmişti.
Arkadaşlarıma hissettirmemeye çalışsam da bacaklarım titreyerek, anlattıklarımı gözümde canlandırarak girdim Medresetü'n-Nûriyye'ye. Geniş sayılabilecek bir avlusu vardı medresenin ve üzülerek birçok yerde gözlemlediğimiz gibi buradaki dilencilerin sayısı da az değildi. Dayanamayıp yine konuştum, kısa bir video çektik kabrinin başında. Yaşadığım sevinç ve heyecan tarifsizdi şüphesiz. Ayrıldıktan sonra bir köşeye çekilip içime ağladım.
Birçok röportajda belirttim daha önce: “Romanını yazdığım bu önderlerin üçü de aynı yaşlarda (ortalama 55) vefat etti ve üçü de âdeta koyun koyuna aynı yerde yatıyor, üçünün kabri de Şam’da.”
Çok yorulmuştuk, bazı arkadaşlarımız önemli kimi isimlerle görüşmek için bizden ayrılmıştı, Kasyun Dağı’na çıkmamız da zor görünüyordu. Fakat benim için sıra, kölelikten sultanlığa yükselen Şark’ın kalkanının kabrindeydi. Bilenlerin azlığı şaşırtıcıdır. Sultan Rükneddin Baybars da 17 yıllık hükümdarlığının, Moğolları Elbistan'da tekrar yendiği Anadolu seferinin ardından Şam'a gelmiş ve rahatsızlanarak burada vefat etmişti. Selahaddin’in çocukluk ve gençliğini yaşadığı mahallede, lakaplarından biri olan “Melikü'z-Zâhir”e atıfla “Medresetü'z-Zâhiriye” diye adlandırılan medresede medfundu. Binanın kapıları kapalıydı. Sorup soruşturduk. Nihayet, o sokakta yaşayan bir adam bir anahtar bularak geldi, kapıyı açtırdı. Orada da konuştum, o medresede de kısa bir video çektik. Türkiye'den geldiğimizi öğrenenler etrafımızı kuşattılar. Boynumuza sarıldılar; dualarla, sloganlarla, selamlarla uğurladılar.
Hem Haçlılara hem de Moğollara karşı kesintisiz bir mücadele yürüten büyük sultanın kabrinin bulunduğu medreseyi ziyaretimle, üçlemeyi fiilen ve coğrafi anlamda da tamamlamış oldum. Okuma ve araştırma safhası daha eskiye uzansa da bu kitapları “Arap Baharı” denen “Ortadoğu İntifadaları” sürecinde korku/keder ile ümit arasında yazmıştım. Suriye, Filistin ve Mısır'da büyük acılar yaşanırken tarihte bir reçete görmek, Müslümanların birliğine ve dirilişine işaret etmek amacıyla kaleme sarılmıştım. Nureddin, Selahaddin ve Baybars üzerinden fetih habercisi olmaları dileğiyle. Tarihî akışta olduğu gibi Suriye'den sonra Filistin ve Mısır da özgürleşir inşallah. Rabbim bizlere o günleri göstersin.
Aklıma Şam’ın kadim ve kıymetli kabristanı da geldi şüphesiz. Mehmet Ali Aslan’la bir besmele daha çekip epeyce yürüyerek oraya koştuk bu kez; bakımsız ve dağınık görünmekle birlikte küçük bir ilçe cesametindeki meşhur Bâbüs-Sağîr'e. Bilal Habeşî, Abdullah Bin Ümmü Mektum, Esma Bint Umeys, Muaviye Bin Ebû Süfyan, Ümmü Gülsüm, Fârâbî, İbn Asâkir, Kutbüddin Şirâzî, Behlül Dânâ, İbn Kayyım el-Cevziyye, Zehebî, Selahaddin'in kardeşi Sultan I. Âdil, Veysel Karanî, Nizar Kabbanî gibi birçok sahabe, devlet adamı, âlim, sufi ve şair medfundu bu büyük kabristanda. Zaman darlığı sebebiyle çok azını görebildik ne yazık ki.
Anlatacak daha çok şey var lakin bir yazının hacmini aşıp kitaplaşmaya doğru giden sözün kulağını burada bükeyim. İnşallah demir ve hava yoluyla ulaşım problemi kısa zamanda çözülür de hem dayanışma hem tanışma hem de seyahat amacıyla sık sık gideriz Suriye’ye. İnşallah güneye ineceğimiz, yaralı Kudüs’ü ve izzetli Gazze’yi görebileceğimiz yeni yollar, yeni kapılar da açar Rabbimiz bize.
Kenan Alpay ve Mehmet Ali Aslan, işleri nedeniyle bizden bir gün önce dönmek zorunda kaldılar. Biz de (Mehmet Ali Kaçmaz, Ümit Kudbay ve ben) Fetih Vakfı’nda görevli kardeşlerimizle, çok kahrımızı çeken Salih Taşkaya dostumuzla ve hâlâ yardım için bölgeye koşturan Müslümanlarla kucaklaşıp vedalaştık. Verdiğimiz ilk molada, sözlerimizi yakın geçmişin sinesine üfledik, yüzümüzü de yine Suriye’ye çevirdik. Kahvelerimizi yudumlarken yumruğumuzu göstererek haykırdık:
- Hey gidi Beşşar! Ne dişli domuzdun sen!


