​​​​​​​Şifa Arayışıyla Şark’ın İcadı Arasında: Hekim Romanının Edebî ve İdeolojik Haritası
HAKSÖZ Sayı: 422/423 - Mayıs/Haziran 2026

Zamanımızın hastane ve doktorlarını merkeze alan epeyce kitap, film ve dizi olmasına rağmen; tıp tarihinden, adı çağları aşarak günümüze ulaşmış hekimlerden söz eden roman bizde de Batı’da da yok denecek kadar az. Şamanlara, büyücülere, gezgin şifacılara yönelik ilginin onda biri dahi gösterilmemiş bu kıymetli mesleğin mensuplarına. Bazı eserlerde dolaylı bir şekilde yer almışlar, o kadar. En meşhuru da Umberto Eco, Tarık Ali, Amin Maalouf ve Orhan Pamuk kitaplarında anılan İbn Sînâ. İkinci sırayı da İbn Meymun alır muhtemelen.

Noah Gordon’ın, Türkçe tercümesi 735 sayfayı bulan The Physician / Hekim kitabı,1 başka kişi ve mevzulara da eğilmekle birlikte, sahiplenme dürtüsüyle herkesin bir tarafından çekiştirdiği İbn Sînâ’ya geniş bir yer ayıran hacimli ve önemli bir roman.

1926-2021 yılları arasında yaşayan yazar; anne tarafından Yahudi. İlk adını ise büyükbabası Noah Melnikoff’tan almış. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ailesinin baskısıyla tıp okumaya başlamış fakat yazma tutkusunu keşfederek gazeteciliğe yönelmiş. İlk romanı The Rabbi / Haham ile başarılı bir çıkış yapmış. Daha sonra, Cole ailesinin kurgusal tıp hanedanı hakkındaki romanları (The Physician, The Shaman, Matters of Choice) şöhretini pekiştirerek onu çoksatanlar listesine taşımış. Kitaplarında tıp tarihini ve etiğini işleyen Gordon’ın, son eserlerinde daha çok engizisyonla ve Yahudi kültür tarihiyle ilgilendiğini görüyoruz. Edebî açıdan yüksek kanon içinde yer bulamasa da aralarına küçürek mesajlar ve aktüel atıflar serpiştirdiği kültürler arası ilişki ve geçişleri iyi yansıtmış ve geniş bir okur kitlesi edinmiş.

Son yıllarda Özbek yazar Adil Yakubov2 ile Prof. Dr. Gülümser Heper3 tarafından edebiyata taşınan, hem yaşadığı dönemde hem de günümüzde çeşitli yönleriyle tartışılan, Batılılar tarafından Avicenna adıyla anılan ünlü bilginin künyesi, Ebu Ali el-Hüseyin Bin Abdullah Bin Sînâ. 980’de Buhara’da doğdu. Müslüman Şark’ta Fârâbî ile başlayan Aristotelesçi Meşşâî geleneğin en önemli temsilcisi. Babasının yanı sıra farklı hocalardan çeşitli alanlarda dersler aldı. Sâmânî Hükümdarı Nûh b. Mansûr’un ağır bir hastalığa yakalanması üzerine saraya davet edildi. Saray tabipleriyle yaptığı ortak çalışmalar sonucunda sultanın tedavisi konusunda nispi bir başarı sağladı. Böylece, daha 18 yaşındayken saray hekimliğine getirilen İbn Sînâ, zengin saray kütüphanesinde tıpla ilgili eserleri okuma ve inceleme imkânı buldu. Karışıklıklar nedeniyle Buhara’yı terk etmek zorunda kaldı ve çalışabileceği uygun bir belde arayarak Gürgenç, Nesâ, Bâverd, Tûs, Şakkân, Semnîkân ve Câcerm’e uğradı. Ziyârî Devleti’nin hükümdarı Kâbûs b. Veşmgîr ile görüşmek amacıyla Cürcân’a yöneldi. Cürcân’da muhtemelen iki yıl kalan bilgin, Rey’e giderek Büveyhî Devleti’nin valisi Fahrüddevle’nin eşi Seyyide ve oğlu Mecdüddevle ile buluştu. Burada ilmî otoritesini kabul ettirdi, melankoliye yakalanan Mecdüddevle’nin tedavisini üstlendi. Daha sonra Şemsüddevle’nin Karmîsîn’e bir sefer düzenlemesi üzerine onun yanında savaşa katıldı. Savaş yenilgiyle sonuçlanınca Şemsüddevle ile Hemedan’a döndü. Kendisine vezirlik teklif edilen İbn Sînâ görevi kabul etti fakat o sırada ordu içerisindeki huzursuzluklar nedeniyle büyük bir isyan çıktı. Evini kuşatan isyancılar, onu hapse atıp bütün mallarına el koydular; Şemsüddevle’den de filozofu öldürmesini istediler. Bu isteği kabul etmeyen hükümdar, isyancıları yatıştırmak için onu görevinden uzaklaştırdı. İbn Sînâ, kırk gün boyunca Şeyh Ebû Sa‘d ed-Dahdûk’un evinde saklanmak zorunda kaldı. Sonraki vezirlik tekliflerini kabul etmedi. Büveyhîlerle de arası açıldı. 1023’te Ferdecân Kalesi’ne hapsedildi. Kalede, aralarında ‘Hay b. Yakzân’ın da yer aldığı çok sayıda eser kaleme aldı. Bir yıl sonra İsfahan’a gitmek üzere Hemedan’dan ayrıldı. İsfahan’da kaldığı yıllar boyunca nispeten sakin bir hayat süren İbn Sînâ, Gazneli hükümdarı Sultan Mesud’un şehri almasından sonra evinin ve kütüphanesinin yağmalanması üzerine büyük bir sarsıntı geçirdi. Bu dönemde sağlığı da bozuldu; devrinde yaygın olan kulunç hastalığına yakalandı. Kendini tedavi etmeye çalıştı, bir ara tekrar sağlığına kavuşur gibi olduysa da tam iyileşemedi. Devlet erkânıyla sefere çıkarıldığı sırada yolda tekrar hastalandı ve Hemedan’a ulaştıklarında vefat etti. Kabri bu şehirde. En kıymetli eserleri, geniş kapsamlı bir felsefe ve bilim ansiklopedisi olan Kitâbü’ş-Şifâ ile tıp konusunda asırlar boyu Doğu’da ve Batı’da tek başvuru kaynağı kabul edilen el-Kanûn fi’t-Tıb.4

Bilginin Yolculuğu mu Temsilin İnşası mı?

Noah Gordon’ın 1986’da yayımlanan Hekim romanı, Amerika’daki macerası biraz tutuk başlamışsa da İspanya ve Almanya gibi ülkelerde geniş bir okur kitlesine ulaşmış, tarihî romanın en bilinen örneklerinden biri hâline gelmiştir. Ortaçağ dünyasında geçen bir öğrenme ve dönüşüm hikâyesine yoğunlaşan eser, özellikle Doğu ile Batı arasındaki bilgi dolaşımını konu edinmesi bakımından dikkat çeker. Roman; temsil, bakış ve kurgu açısından tartışmalı bir zemin de üretir. Zira Doğu, çoğu zaman kendi iç sesiyle değil, keşfeden ve tanımlayan bir dış gözün perspektifiyle var olur.

Hekim, XI. yüzyıl başlarında, tıp eğitimi için İngiltere’den İsfahan’a giden Rob Cole adlı gencin; tehlike ve sürprizlerle dolu macerasını anlatır. Küçük yaşta ailesini kaybeden Cole, kendisini yanına alan berber cerrahla ülkeyi dolaşırken şifacılık eğiliminin ve bazı insanların ölümünü önceden sezmesini sağlayan mistik yeteneğinin farkına varır. Avrupa’daki ilmî birikimin kendisini tatmin etmeyeceğini düşünerek -katarakt ameliyatı yapabilen Yahudilerin de tavsiyesiyle- dönemin en büyük hekimini bulmak için yollara düşer. Müslümanların Hristiyanlara sıcak bakmadığını öğrenerek İstanbul’da Yahudi kılığına girer. Bir grup Yahudi tüccarla doğuya doğru ilerlerken, onların hayat tarzlarını da elinden geldiğince öğrenir. Bu arada, babasıyla birlikte üstün nitelikli Türk koyunları aramak için seyahat eden Mary Margaret Cullen adında genç bir kadınla tanışır; hatta ikili arasında bir aşk da filizlenir. Bir yılı aşan zorlu fakat öğretici yolculuğun ardından, şehrin yöneticisinin de yardımıyla, İsfahan’da İbn Sînâ’nın talebesi olmayı başarır. Bilimin ve şifanın peşinde koşarken dinî ve kültürel engelleri de aşmaya çalışır. Cerrahi ihtisas benzeri bir eğitimden geçen Rob Cole, tıp bilgisini uygulamak için savaşın ve salgının harap ettiği beldelere gider. Şah’ın ordularıyla yaptığı yolculuklar onu Hindistan’a kadar götürür; burada fillerle, baharatlarla ve Wootz çeliğiyle karşılaşır. Müslüman öğrencilerle arkadaşlıklar kurar. Dönüşünde, babasını kaybettiğini öğrendiği Mary ile yolları tekrar kesişir. Gidecek yeri olmadığı ve sevgisi yeniden yeşerdiği için bu kızla gizlice evlenir. Mary, kızıl saçları nedeniyle dışlandığı yeni şehre pek alışamaz. Tüm bunlara rağmen, Rob, hekimlik yapıp ilk kez bir cesedin kalbine dokunurken Mary hamile kalır ve doğurur. Eski Pers ülkesinin her tarafında karışıklık vardır. Kısa süre sonra İbn Sînâ ölür ve İsfahan rakip bir hükümdar tarafından fethedilir. Rob, karısı ve çocuklarıyla tecavüzden ve yağmadan kaçar, zahmetli bir yolculukla İngiltere’ye geri döner. Kayıp kardeşlerini bulmakta ve Londra’nın son derece cahil doktorları arasında kendine yer edinmekte zorlanır. Umutsuzluğa kapılan Rob, ailesiyle İskoçya’ya gider ve burada yüksek dağlarda yaşayan insanlara hekimlik yapar. Cole ailesinin serüveni, serinin diğer romanlarıyla devam eder.

Romanın ana temaları arasında “bilgiye ulaşma çabası, dinler arası diyalog, tıp tarihi, bağnazlıkla mücadele ve insan hayatına duyulan saygı” gibi unsurlar bulunur. Yalnızca coğrafyalar arasında değil; dinler, kültürler ve kimlikler arasındaki geçişler de gözler önüne serilir.

Seküler kodlarla yetişen, Batılı okuru etkilemeyi ve kitabının çok satmasını isteyen bir yazarın, oryantalist etkilerden azade olması neredeyse imkânsızdır. Hekim, Doğu’yu doğrudan aşağılayan bir metin değildir, evet; aksine zaman zaman ona hayranlık duyan bir anlatıya dönüşür. Lakin dikkatli bir bakış, romanın örtük ve estetize edilmiş bir oryantalist bakışla ilerlediğini fark eder. Biraz da bu sayede ciddi bir okur kitlesine ulaşmış, birçok dile çevrilmiş ve tarihî roman alanında kalıcı bir yer edinmiştir. Yüzeyde, bir yolculuk romanı gibi görünse de sokulduğu mekânları yalnızca fiziksel bir alan olarak değil, medeniyetler arası zihniyet farkının ve yeniden inşanın sahanlığı olarak kurgular.

Noah Gordon’ın dili açık, akıcı ve yönlendiricidir. Ancak bu tercih; anlatımın derinliğini sınırlar, imgesel yoğunluğu azaltır, psikolojik çözümlemeleri mecalsiz bırakır. Aynı zamanda, formu yenilemekten ziyade anlatı güvenliği üzerine kuruludur.

Romanın başlangıç noktası olan Ortaçağ İngiltere’si, karanlık, ilkel ve kötürüm bir dünya olarak resmedilir. Buna karşılık İsfahan, ilk bakışta, neredeyse bir bilim ve akıl ütopyası gibi sunulur. Gordon’ın Doğu tasviri, bazı kısımlarda, idealize edilmiş ve homojenleştirilmiş bir görünüm sergiler. İbn Sînâ etrafında şekillenen bilim dünyası, tarihî gerçekliğin karmaşıklığından epeyce arındırılmış, daha çok, Batılı okurun beklentilerine uygun esrarengiz bir belde imgesine evrilmiştir. Ancak, dip iletiler de daima yeniliklere, yanılgılara, yönlendirmelere gebedir.

Batılı Bakışla Doğu’yu Yeniden Kurmak

Yeri geldiğinde her kesime mavi boncuk dağıtma telaşındaki romanın en güçlü yanlarından biri olan atmosfer kurma becerisi ile en tartışmalı yönlerinden biri olan perdahlanmış oryantalist bakış arasında bir çekişme vardır. Hikâyenin merkezindeki Rob Cole, klasik bir “arayış kahramanı”dır. Fakirlik ve şaşkınlığı üzerinden silkeleyerek ilme, tecrübeye hatta aşka ulaşan bu karakter, görünüşte evrensel bir öğrenme tutkusunu ete kemiğe büründürür ancak daha yakından bakıldığında delikanlının temsili yalnızca şahsî bir çabayla açıklanamaz. Rob’un hikâyesi şu katmanlar eşliğinde serpilir:

 Aydınlanma öncüsü birey: Akla, gözleme ve deneyime yönelir.

 Sınırları zorlayan özne: Din, coğrafya ve kültür engellerini aşar.

 Batılı aktörün yükselişi: Doğu’dan öğrenir ama nihayetinde bilgiyi “taşıyan” ve “ilerleten” gerçek kahramana dönüşür.

Burada kritik bir gerilim ortaya çıkar: Rob, bilgiyi Müslüman Şark’tan alır; fakat anlatı, bu bilgiyi nihai olarak Batı’ya etiketleyen bir “seçilmiş kişi” modeline evrilir. Bu tutum, romanın alt metninde medeniyet aktarımının yönünü Batı lehine yeniden yazan müdahaleci bir yaklaşımla örtüşür.

İbn Sînâ, tarihteki yeri ve ağırlığı son derece büyük bir şahsiyettir. Ancak romandaki temsili, bu yükseltinin az bir kısmını yansıtır. Sürükleyici ve yön tayin edici bir karakter olmaktan çok, bir “işlev”e indirgenir. İç çatışmaları sınırlıdır zaten, tarihî bağlamı sadeleştirilmiştir, felsefî derinliği dramatik yapı içinde daraltılmıştır. Bu tasarruf, yüceltirken bile onu tek boyutlu bir biyografiye sıkıştırır, eşikten ötesine geçemeyen bir tutukluğa hapseder. Böylece Doğu’nun en büyük düşünürlerinden biri, Batılı bir anlatının içinde didaktik bir figür, yolu başkaları için üryan eden bir fener nöbetçisi hâline gelir.

Yan karakterler derinleşmez. Batıdakiler daha çok Rob’un “neden gitmesi gerektiğini” gerekçelendiren bir arka plan oluşturur. Doğulular ise hem göz kamaştırıcı hem kaotik hem bilge hem de kan dökücü ve bağnaz bir medeniyetin sembolik yüzleri olarak görünür. Bazı bölümleri gereksiz uzatılan romanda, derinlik ve doğruluk da zaman zaman buharlaşır. Doğu’yu onca badire arasında yükselten, sıçratan, ışıklandıran arka plana, inanç ve değer sistemine, entelektüel canlılığa temas bile edilmez.

Romanın önemli bir katmanı olan din meselesi de farklı sosyal kompartımanlarda söz alan karakterler üzerinden işlenir: Yahudiler, başlangıçta, bilgiye erişim için gerekli bir “geçiş kimliği”ne can verirken, sonlarda medeniyeti ve ilmî tecrübeyi koruyan aydınlanma savaşçılarına dönüşür. Müslümanlar; buluşun ve bilimsel ilerlemenin hazırlayıcıları olmanın yanında, aralarındaki kıymet bilmez zorbaların ve bağnaz zümrelerin tasallutu altındadır. Başlangıçta geri kalmışlıkla ilişkilendirilen Hristiyanlar ise sahneye, yeni bir şafağı mayalama misyonuyla iteklenir. Bu dağılım, anlatının ideolojik kodlarını açık eder. Yeri geldiğinde bilgelik arayışlarını ve yüceliş hamlelerini gösterse de karanlık ile karmaşayı Hristiyanlara ve Müslümanlara üleştiren Gordon; dindaşı Yahudilere toz kondurmaz.

Romandan Beyaz Perdeye

Alman yönetmen Philipp Stölzl’ün, bazı ekleme ve çıkarmalar yaparak, akışa hemencecik fark edilmeyecek sinsi çarpıtmalar yerleştirerek, Batılı izleyiciyi avlamaya dönük egzotik çıkma ve oryantalist sekmelerle süsleyerek 2013’te Gordon’ın romanını sinemaya uyarladığını biliyoruz. Değer biçmede iki ileri bir geri taktiğiyle kotarılan filmin bazı bölümlerinin etkili bir sunuma sahip olduğu bir gerçek. Gandhi’deki performansıyla Oscar kazanan Ben Kingsley’in Doğulu büyük bilgeyi canlandırdığı filmin merkezindeki “Hekim”, İbn Sînâ değil elbette; İsfahan’a tıp tahsili için giden, cesedini bilime bağışlayan aydın bir Zerdüşt’ün kadavrasını gizlice kesip inceleyerek insan anatomisinde hocasının bile görüp kavrayamadığı gerçekleri keşfeden Rob Cole. Talebe hırslı ve kabiliyetli bir Avrupalı, perspektif de Batı merkezci olunca boynuz kulağı geçecek tabiî ki!

Evet, İngiliz delikanlı, çok geçmeden, hocası İbn Sînâ’yı bile gölgede bırakıyor nitekim; okumuş vatandaşlarının, adını anarken toprağı öptüğü o büyük bilgeye iş öğretiyor, ders veriyor, yol gösteriyor. Bilimin değer görmediği, engizisyonun kadınları yaktığı, hijyenin dikkate alınmadığı, salgınların şehirleri yuttuğu bir bölgeden gelmesine rağmen, hızlandırılmış bir tahsil ve aydınlanma eşliğinde, aklın ve ilerlemenin temsilcisi gibi konumlandırılıyor uyarlamada. Yahudilerin nüfusunun, gücünün ve bilim tutkusunun abartıldığı da aşikâr. Tıp tarihi açısından da bir anakronizm söz konusu. Bazı teşhis ve tedavi yaklaşımlarının o döneme göre fazla gelişmiş gösterildiğini belirtmek gerekiyor. Egzotizm az değil; Doğu toplumları hem karmaşık ve geri hem de mistik ve büyüleyici. Herkes her dilde konuşabiliyor zaten, tercümana ihtiyaç duyan yok.

İyi tarafları da olmakla birlikte tahrif ve tahrip yönünden romanı yaya bırakan filmde İbn Sînâ’nın inancına dair bir işaret, ibadet ritüeli, cami ya da dua sahnesi göremiyoruz. Ünlü bilginin Müslümanlığı perdeleniyor âdeta. Hiç olmayacak bir coğrafyada hasbelkader ortaya çıkmış, hudayinabit bir bilgi ağacı İbn Sînâ. Felsefî sohbetlerde ve teorik derslerde de varsa yoksa Aristo! Doğu’nun dâhisi, bütün birikimini Aristo’dan devralmış gibi bir dip ileti var. Diğer taraftan, zamana da birkaç takla attırıyor, yönetmen ve senarist Stölzl. 1040’tan sonra öne çıktığını bildiğimiz Selçuklular, düşmanlaştırılarak biraz daha geri bir tarihe çekiliyor. İbn Sînâ’nın dönemindeki Gazneliler yerine onlar devreye sokuluyor zorla. Herkesin geçmişinde eksik ve gedik var, hata ve günah var, tartışmalı hususlar var lakin dünyanın ilk ve en görkemli üniversitelerinden Nizâmiye Medreselerini kuran devletin mensupları, bütünüyle ilim düşmanı barbarlar şeklinde gösteriliyor. İbn Sînâ’yı ve medresesini himaye eden Şah Alâüddevle Muhammed Bin Rüstem’e savaş açan, ilim yuvalarını ve bimaristanı yakıp yıkarak yüzlerce eseri yok eden bu “medeniyet düşmanlarına” içeriden en büyük desteği verenler de fanatik mollalar! Türkler ve Şah’ın devrilmesinin ardından kurulan yeni rejimin temsilcisi İranlılar yere çalınıyor böylelikle. Rob’un aralarına girdiği uygar ve ileri İsfahan Yahudileri ise hem mollalara hem de istilacı Selçuklulara karşı mücadele veriyor ki bunların günümüze değgin mesajlar içerdiği açık. Gerçekte hasta yatağında vefat eden İbn Sînâ da intiharı andıran bir finalle alevlere bırakıyor kendini. Philipp Stölzl, filmin başkahramanı olmayı, silueti XI. yüzyıl ve sonrasındaki dünyanın hem doğusunu hem de batısını kaplayan o büyük bilgine değil de mirasyedi bir çömeze yakıştırıyor; velinimetini, yetiştiği okulu, ekmeğini yediği şehri ateş içinde bırakıp kaçan bir İngiliz’e layık görüyor.

Yazar Gordon da onun vur dediğini öldüren yönetmen Stölzl de şöyle demek istiyorlar sanki: Doğu’da farklı bilgi ve kıymet daireleri, güzellik unsurları, etkileyici medeniyet mirasları vardır; fakat bunlar durağan ve rastlantısaldır, nihayetinde hepsi de daha güçlü hamleleri hazırlayan bir araçtır. Müslümanların ilim, kültür, medeniyet muhafızları; iki üç asır sonra daha enerjik hâle gelecek coğrafyaların beşiğini sallayan bir hizmetkârdan başka bir şey değildir. Tarih, asıl emanetçiye aktarılmayı bekleyen bu müktesebatın kıymetini bilecek Batılı kâşif, mucit ve bilgeleri beklemektedir. Müslüman Şark, sahip olduğu nimeti hak etmekten yavaş yavaş uzaklaşmaktadır; öğrenmeye açık ve dinamik zihinler artık Avrupa’da kuluçkaya yatmaktadır.

Anlatıyı bu bağlamda Batılı merkeze çeken Rob Cole, bu iki dünya arasında köprü vazifesi görüyor ilkin. Bir tür Promete o; ışığı ve ateşi mitolojinin tanrılarından değil de Doğu’nun insanî yükseltilerinden çalıyor fakat kendisinden neşet edecek daha görkemli bir aydınlanmanın da işaret fişeklerini veriyor. Özetle roman, yüceltirken bile Doğu’yu gerçek, vefalı ve hakikatli bir özne gibi göstermiyor; uyuklamaya başlayan bir meczuba, ateşi soğuyan bir kaynağa, hazırlayıcı bir merhaleye yahut ara istasyona benzetiyor. Hikâyeyi de içeriden, yerli seslerle işlemek yerine Batılı bir kahramanın serüveni içinde konumlandırıyor.

Söyleyecek fazla sözümüz de yok doğrusu. Tarihin kimi dönemlerinde olduğu gibi günümüzde de tembellik ve taklitçiliği üzerinden yeterince atamayan Müslüman Şark; araştırıp anlatmak yerine, güzellerinin, güzidelerinin, insan hazinelerinin üzerinde pineklemeyi daha çok seviyor zira.


1- Noah Gordon, İbn Sina’nın Talebesi / Hekim, Çev. Oktay Etiman, Yurt Kitap-Yayın, Ankara, 2010.

2- Adil Yakubov, İbni Sina / Doktorların Doktoru, İleri Yayınları, 2010.

3- Gülümser Heper, Ben İbni Sina, Boyalıkuş Yayınları, 2017.

4- Geniş bir biyografi için bkz. Ömer Mahir Alper, İbn Sînâ, TDV İslâm Ansiklopedisi, C. 20, s. 319-322.

Ali Emre Arşivi